Yeni Sahte KP’nin Kafadar Hafızları Okuyan, Güler Efendiler ve Kürt Sorunu

Yeni Sahte KP’nin Kültür Merkezi Komünistliği Üzerine 7

Yeni Sahte KP’nin Kafadar Hafızları Okuyan, Güler Efendiler ve Kürt Sorunu

 

Bilindiği gibi, Yeni Sahte TKP şefleri kendileri gibi tırışka da olsa cepheler kurmayı pek severler. Hani kendileri “TKP” ya, İşçi Sınıfı partisi olarak öncülük edip cephe kurmak istiyor adamlar. Ne var bunda, diyeceksiniz. Şu var; o cepheyi kurabilmek için önce gerçek anlamda Leninci ilkelerle kurulmuş ve çalışır yani dövüşür bir partinin olması gerekir. Partinin fiziki varlığının olması gerekir. Bu varlığın salonlarla ya da kültür merkezleriyle sınırlı bir addan ibaret olmaması gerekir.

Hani şairimiz de der ya;

“Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular.” (Attila İlhan)

Bu iş şiirde olur, tutar da devrimcilikte fiyasko olur. İşte KP şeflerinin bir türlü öğrenemediği de bu. Adamlar ne kendilerini biliyorlar, ne devrimci teoriyi, ne devrimci pratiği.

İnsan böylelerini görünce Antik Yunan’ın idealist de olsa ünlü düşünürü Sokrates’i anmadan edemiyor.

En önemli iki sözü neydi?

1- “Kendini bil!”

2- “Bir tek şey biliyorum, hiçbir şey bilmediğim.”

Bizim Sahte KP’liler ünlü düşünürün bu iki sözünü de tersten okuyorlar. Bunlar kendilerini hiç bilmiyorlar. Sonra da devrimci anlamda her şeyi bildiklerini sanıyorlar. Öğrenmeye de hiç elverişli değiller. Ne yapalım… Ne yapabiliriz?…

Cephe konusuna gelirsek; bunlar 2005-2010 yılları arasında hatırlanacağı gibi, “Yurtsever Cephe” kurdular. Tabiî varlığı sadece addan ibaret.

Aralık 2013’te bunlar “Sol Cephe” kurdular. Bir iki yıl da bununla avundular. Fakat öbürü gibi bunun da sonu fiyasko olunca bu sefer “Birleşik Haziran Hareketi” kurmaya yeltendiler, yanlarına bazı aydın yazarçizerleri de alarak. Tabiî öbürleri gibi onların bu Birleşik Haziran Hareketi de sonuçsuz kalacaktır. Ayrıca da onların bu son girişimi ahlâksızcadır. Çünkü onların Haziran diye adlandırdığı Gezi İsyanı’mızda Türkiye’nin tüm antiemperyalist ve antifeodal (Ortaçağcı gericilik karşıtı) parti ve grupları yer almıştı. O bakımdan o isyan kolektif katılımcıların ortak eylemidir, bunların ürünüdür. Böyle bir genel isyanı bir iki grubun ve beş on aydının sahiplenmesi bizce devrimci siyasi ahlâka uygun bir davranış değildir.

Ha, biz hep söylediğimiz gibi öyle isyanları ve çok daha büyüklerini yaratmak için durmaksızın mücadele ederiz, ediyoruz da zaten. Fakat, o isyanın adını sahiplenerek, biz işte oyuz, diyerek yapmayız bunu. Biz o isyanı yaratanlardan sadece biriyiz. O bakımdan hakkaniyetli olmak, devrimci ahlâkın en önemli ölçütlerinen biridir.

Sözü toparlarsak, bunlar 2006’da lafta da olsa kurdukları Yurtsever Cephe’nin, “Yurtseverler Kurultayı” (bunların tüm adları ne kadar da cilalı, parlak, kallavi yahu. İnsanın etkilenesi geliyor) adıyla bir kapalı salon toplantısı düzenliyorlar. İşte o toplantıda “Cephe’nin esas oğlanı” konumuyla Okuyan Efendi nutuklar sergiliyor. İşte bunlardan birinde de Kürt Meselesi’ne değiniyor. Parti ve cephelerinin bu konudaki görüşünü belirtiyor. İzleyelim:

“Bugün emperyalizmin politikaları da dikkate alındığında sınırların değişmezliğini savunmanın hayati olduğunu belirten Okuyan “bugün ayrı bir Kürt devleti Kürt halkının çıkarlarını taşıyamaz, Kürtlerin olmadığı bir Türk devleti söz konusu bile olamaz. Daha güzel bir yaşam kuracağımız bir Türkiye’de ortak mücadeleyi bu nedenle istiyoruz” dedi. Okuyan’ın bu sözleri salondan yoğun alkış aldı. (http://arsiv.sol.org.tr/index.php?style=print&yazino=1299)

Hafız’ımız siyasi olmak kaydıyla her ağzını açışta inciler saçıyor ortalığa. Ama ne yazık ki bunları yakından inceleyince okul öncesi bebelerin zevkle boğazlarına, bileklerine taktıkları incikli boncuklu kolyelerden, bileziklerden bile daha değersiz olduklarını anlıyoruz. Tıpkı bebeciklerin incik boncukları gibi göz alıcı cümleler; parlak ama aynı oranda da içi boş, kof. İşçi Sınıfı Bilimiyle zerrece ilgisi de yok.

Bakalım yakından. Ne diyor Okuyan?

“Bugün ayrı bir Kürt devleti Kürt halkının çıkarlarını taşıyamaz”. Cümlesinin girişi böyle.

Yahu ayrı bir Kürt devleti, Kürt Halkının çıkarlarını neden taşıyamasın? Kürt Halkının çıkarlarını taşıması için Kürtlerin ille de başka bir devletle birleşik ya da o devletin çatısı altında olması mı gerekir?

Böyle zırva bir görüş olabilir mi?

Bu anlayış apaçık bir şekilde Leninci Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı prensibinin reddidir.

Kürt Halkının böyle bir tercih yapma hakkı yok mu?

Devrimcilere göre muhakkak ki var, tartışılmaz bir kesinlikle var, her halkın olduğu gibi.

Ee, ayrılırsa çıkarlarını kayıp mı edecek?

Hafız’a göre öyle.

Bak Hafız, zor da olsa anlamaya, öğrenmeye çalış. Devrimciler meseleyi şöyle koyar:

Her mesele sonuçta bir sınıfın öncülüğünde ve o sınıfın çıkarlarına uygun biçimde, o doğrultuda çözümlenir.

Modern Kapitalist Toplumda iki modern temel sınıf vardır. Bunların temel oluşu, ekonomide dolaysızca rol oynamalarından gelir.

Burjuvazi ve Proletarya…

Bir mesele ele alındığı zaman bu meseleyi ele alan hangi sınıf diye bakarız önce biz. Ya da hangi sınıfın temsilcileri, önderleri bu meselenin çözümünü önlerine koymuşlardır, deriz.

Eğer Proletarya Kürt Meselesi’ni eline almış ve Uluslararası Proletarya Hareketinin çıkarları doğrultusunda çözmek için bir program, strateji belirlemiş ve o uğurda bir mücadele yürütüyor ise o kavga devrimci bir kavgadır ve bütün gerçek Marksist-Leninistler o kavgayı benimser. Ona destek verir, omuz verir ya da birlikte mücadele eder yan yana.

Tabiî Proletaryanın bu mücadelesi şu üç ilkeyi önde tutacaktır:

1- Antiemperyalist olacaktır. Yani Uluslararası Emperyalistler Cephesine-ABD, AB Emperyalistlerine karşı olacaktır.

2- Antifeodal olacaktır. Ortçağcı şeriatçılığa karşı olacaktır. Laikliği savunacaktır kararlılıkla.

3- Antişovenist olacaktır. Milletlerin eşitliğini, halkların kardeşliğini savunacaktır.

Kürt Proletaryasının ve onun gerçek devrimci partisinin (Marksist-Leninist partisinin) bu ilkeler çerçevesinde verdiği mücadele sonucunda Demokratik Halk Devrimi zafere ulaşır ve Demokratik Halk İktidarı kurulursa, ki bu iktidar en uygun momentte Sosyalist Devrime ve Sosyalist İktidara sıçrayacaktır, Kürt Halkının çıkarlarını her hal ve şartta sonuna kadar temsil eder. Okuyan Efendi’nin sözcüğüyle “taşır”.

Bu devrimle belirlenecek olan çatının yani devletin ayrı olması, bağımsız olması Kürt Halkının çıkarlarına asla zarar getirmez.

Tabiî biz komünistler birlikte çözümden yanayız. Fakat bu birlik bugünkü gibi zora dayanan bir birlik değildir. Kürt Halkının özgür irade beyanıyla ortaya koyduğu gönüllü birliktir. Gönlümüz onu ister. Ama buna nihai kararı verecek olan sadece Kürt Halkıdır.

O gün gelinceye kadar biz ezen ulusun yani Türk Ulusunun komünistleri “ayrılma özgürlüğü”ne vurgu yaparız. Eğer bu vurguyu yapmazsak bu meseledeki içtenliğimiz inandırıcı olmaz. Antişovenizmimiz inandırıcı olmaz.

Ezilen ulusun yani Kürt Ulusunun komünistleri ise gönüllü birlik temelinde çözümden yana olduklarını vurgularlar devamlı.

Bu neye benzer?

İki ayrı noktadan yola çıkan insanların ortada bir yerde buluşmalarına benzer. Bu sebeple bir çelişki yoktur burada.

Komünistler genelde Proletaryanın küçük devletler yerine büyük devletlerin çatısı altında bulunmasının sınıf çıkarları açısından daha uygun olduğunu düşünürler, kabul ederler ve savunurlar. Lenin’in deyişiyle ulusların cam fanuslar içinde hapsedilmesini istemezler. Büyük devletlerin içinde bulunmak üretici güçlerin daha hızlı gelişmesine, İşçi Sınıfının hak ve menfaatlerinin daha kolay karşılanmasına yol açar.

İşte bütün bu sebeplerden dolayı biz, ayrı çözümden değil, birlikte çözümden yanayız, gerçek komünistler olarak. Bu sebeple de bu çözümümüzü “Türk-Kürt Halk Cumhuriyeti” olarak formüle ediyoruz. Gerçek anlamda eşitlik, özgürlük ve kardeşlik temelinde oluşturulacak bir federatif yapı, çözüm biçiminde ifadelendiriyoruz.

Fakat başta da belirttiğimiz gibi burada son sözü söyleyecek olan Kürt Halkının bilinçli, özgür iradesi olacaktır.

Anlayışımız bu olduğu için Partimizde Türk ve Kürt komünistler kardeşçe, yoldaşça ilişkiler içinde bulunmakta ve savaşmaktadır. Bütün görüşlerimizde homojeniz. Hem de tam bir homojenlik bu. Bunun sonucu olarak da yönetim kademelerinde de Türk ve Kürt komünistler yan yana yer alırlar. Mesela Genel Başkan Yardımcımız Mustafa Yoldaş Kürttür. İstanbul İl Başkanı’mız Pınar Hanım Kürttür. Ankara İl Başkanı’mız Sait Yoldaş Kürttür. Bursa İl Başkanı’mız Halil Yoldaş Kürttür.

Herkesçe bilindiği gibi biz bugün PKK-HDP merkezli Kürt Hareketine karşıyız.

Neden?

Şundan:

Bu hareket 1991’de Sosyalist Kamp’ın çöküşüyle birlikte dümeni Amerika’ya kırmış ve Miami sahillerine demir atmıştır. Ve ABD Emperyalistleriyle eklemlenmiştir. O tarihten bu yana ABD’nin başıyla düşünüp davranmaktadır. Dolayısıyla da Washington-Pentagon-CIA yönlendirmesiyle mücadele vermektedir.

Bu hareketin başarısıyla gerçekleşecek olan çözüm kuşkusuz Amerikancı bir çözüm olacaktır. Yani ABD Emperyalistlerinin Ortadoğu’daki çıkarlarına hizmet eden bir çözüm olacaktır. Daha açığı Fidel Castro’nun deyişiyle; “ABD’nin Ortadoğu’da yeni bir petrol bekçisi” rolünü oynayacak olan bir Kürt devletinin ortaya çıkması olacaktır. Başka türlü dersek; İkinci bir İsrail olacaktır, “Müslüman bir İsrail” olacaktır.

Tabiî bu işlevi yerine getirebilmesi için de PKK önderliği tam bir dönüşüm geçirmiş, küçükburjuva çizgiden burjuva çizgiye kaymıştır.

Dengir Mir Mehmet Fırat, Ahmet Türk, Altan Tan vb. burjuva ve feodal unsurlarla yönetimini takviye etmiş, zenginleştirmiştir. Yani bugünkü Kürt Hareketi net tanımıyla “Burjuva Amerikancı Kürt Hareketi”dir.

Bu hareketin oluşturacağı bir devlet tabiî ki Kürt Halkının çıkarlarını temsil etmeyecektir. O, Kürt burjuvalarının ve Kürt feodallerinin-ağalarının-Ortaçağcılarının çıkarlarıyla uyumlu bir şekilde ABD Emperyalistlerinin çıkarlarını temsil edecektir sadece. Böyle bir devlet içindeki Kürt Halkı ezilen ve sömürülen bir halk konumunda olacaktır.

İşte biz bundan karşıyız bu Amerikancı Harekete.

Bu hareket Sosyalist Kamp’ın varlığında küçükburjuva bir ulusal kurtuluş hareketi çizgisindeyken biz buna karşı değildik. Çünkü o zamanlar Amerika’yla bir bağları yoktu. Özünde küçükburjuva bir hat da olsa kendilerince ilerici, sosyalist bir hat izliyorlardı.

1986’da yazdığımız Uğur Mumcu eleştirimizde bu meseleye de değinmiş ve şöyle demiştik:

“PKK Hareketi ise, Ulusal Kurtuluş Savaşı vermeye çalışan bir küçükburjuva harekettir. Marksist bir hareket değildir. Şoven bir harekettir. Ancak, PKK’nin şovenizmi, bir ezilen ulus şovenizmidir. Bu nedenden, her ezilen ulus şovenizminde olduğu gibi, PKK’nin şovenizminde de demokratik bir muhteva vardır. Biz Marksist-Leninistler işte bu demokratik muhtevayı, dolayısıyla da PKK Hareketini desteklemek zorundayız. Eğer desteklemezsek, kendi burjuvazisini ve onun emperyalist çıkarlarını her şeyin üzerinde tutan bayağı bir sosyal şoven durumuna düşeriz.” (Atma U. Mumcu Din Kardeşiyiz, Derleniş Yayınları, Şubat 1986, s. 98)

Açıkça görüldüğü gibi, küçükburjuva ve şoven yapısını görmemize rağmen bu harekete desteğimiz netti, teoride ve pratikte.

Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi, Sosyalist Kamp’ın yıkılışıyla birlikte bunlar tümüyle kalıp değiştirdiler, çizgi değiştirdiler, görüş değiştirdiler, taraf değiştirdiler ve bugün geldikleri yer itibarıyla da Washington’daki İblis’in yani Obama’nın deyişiyle: “bölgedeki yerel gücü” olmuşlardır ya da “yerel ortağı” olmuşlardır ABD Emperyalistlerinin. Zaten bunu kendileri de her düzeyde itiraf etmektedir. Salih Müslim’den, Karayılan’dan, Cemil Bayık’tan Demirtaş’a kadar bütün temsilciler ABD ile ilişki içinde olduklarını, bu ilişkinin artarak sürmesinden yana olduklarını kesin bir dille belirtmektedirler. Dolayısıyla da artık bu hareket uluslararası emperyalistler cephesinin bir bileşeni ve gücü olmuştur. Kürt Halkına da bölge halklarına da dünya halklarına da efendileri olan ABD Emperyalistleri kadar karşıdırlar.

Öyle görülüyor ki, bu hareket sonunda başarıya ulaşacak ve Amerikancı Burjuva Kürt Devleti oluşturulacaktır.

Rusya’nın ortalama 6 ay kadar önce sahaya inmesiyle bölge denkleminde tabiî ki önemli değişiklikler olmuştur. Şimdi artık emperyalist bir devlet niteliğine giren Rusya da bu Kürt Hareketini kendi safına çekmek için büyük çaba sarf etmektedir. Tabiî o da artık Ortadoğu’da alan hakimiyeti oluşturmak, böylece o pazarları ele geçirmek, o ülkelerin doğal kaynaklarını sömürmek, halkların yarattığı değeri gasp etmek istemektedir, her emperyalist devlet gibi. Bakalım sonuçta kim galip gelecek? Şimdilik görünen, ABD’nin daha önde olduğudur. Kürt Hareketi de ikili oynamaktadır şu anda. Hem Amerika’yı hem Rusya’yı idare etme tutmu izlemektedir.

Fakat bu emperyalizmin bölge jandarması burjuva Kürt devleti kurulmuş olsa da Türk ve Kürt Halklarının kardeşliği bitirilemeyecektir. Biz, Demokratik Halk Devrimini zafere ulaştırıp Halk İktidarımızı kurduğumuzda ve devamında Sosyalist İktidarımızı kurduğumuzda, Kürt Halkının komünistleriyle de yeniden ittifak ve gönüllü birlik arayışına gireceğiz. Öyle umuyoruz ki bu arayışımız karşılıksız kalmayacaktır.

Şimdi gelelim Okuyan Hafız’ın cümlesinin ikinci bölümünde ne okuduğuna:

“Kürtlerin olmadığı bir Türk devleti söz konusu bile olamaz.”

Gördünüz mi incinin büyüklüğünü?

Deve kuşu yumurtası iriliğinde, değil mi?

İnsanın; yahu Hafız etme, yahu Hafız yapma, bu kadarı da yutulmaz yahu, diyesi geliyor. Ama Hafız hiç oralı değil. Belki bize şimdi kızacak. Diyecek ki siz yutmazsanız yutmayın. Bakın bakalım yutanlar var mıymış yok muymuş. Sol.org.tr’nin, Hafız’ın bu incileri üzerine salonda ne tür bir tepki oluştuğunu aktaran cümlesini okuyunca bu son iddiasına biz de hak vermemezlik edemiyoruz. Büyük bir şaşkınlık geçirmiş olsak da hak vermek mecburiyetinde kalıyoruz. Çünkü ne yazık ki durum bu. Ya da gerçek mi diyelim?.. İşte o cümle:

“Okuyan’ın bu sözleri salondan yoğun alkış aldı.”

Ne diyelim yoldaşlar… İşte aydınlarımızın hal-i pür melali ya da hazin durumu. Kıvılcımlı Usta boşuna demiyor; Türkiye’de aydın geçinenler ne yazık ki yarımdan geçtik, çeyrek aydın bile değildir, diye. Bu gariban aydın kalabalık sosyalizmi herhalde sözlüklerden ya da Nazım şiirlerinden filan okuyup öğrenmişler. Bir bilim olarak değil de bir ahlâkî özlem olarak bakıyorlar sosyalizme. Öyle olunca da Okuyan Efendi’nin bu manda tezeği iriliğindeki incilerini kolaylıkla yutuveriyorlar.

Hani kişisel gelişim uzmanları der ya sık sık; “öğrenilmiş cehalet” diye. İşte öyle bir şey Okuyan Efendi’nin okuduklarıyla onu alkışlayanların tutumu.

“Kürtlerin olmadığı bir Türk devleti söz konusu bile olamaz.”

Yahu böyle bir zırvalamaya, bırakalım kahvedeki emekli Mehmet Efendi’yi, Büyük Ada’nın açlıktan ve yorgunluktan kaburgaları sayılan, bitap düşmüş atları bile inanmaz be!.. Onlar bile kafalarını önce sağa sola sallayıp sonra da yukarı kaldırarak hiii, hiii diye karşı çıkarlar buna.

Gelelim Hafız’ın “esas oğlan” rolüyle okuduğu tiradındaki son cümlesine:

“Daha güzel bir yaşam kuracağımız bir Türkiye’de ortak mücadeleyi bu nedenle istiyoruz.”

Hatırlarsak Hafız’ın bundan önceki cümlesini, ne demişti?

“Bugün ayrı bir Kürt devleti Kürt halkının çıkarlarını taşıyamaz, Kürtlerin olmadığı bir Türk devleti söz konusu bile olamaz.”

İşte bunun için istiyormuş Hafız ortak mücadeleyi.

Gördüğümüz gibi yoldaşlar, Hafız’ın düşüncelerinin hiçbirinin iler tutar yanı yoktur. Tabiî böyle olunca İşçi Sınıfı Bilimiyle de bunların uzaktan yakından bir ilişiği, ilgisi bulunmamaktadır.

Biz Hafız’ın bu zırvalamalarının hiçbir ciddiyetinin olmadığını sanırız anlamak isteyen herkesin anlayacağı açıklıta ortaya koyduk.

Tekrarlayalım: Ortak mücadeleyi ve gönüllü birlik çerçevesinde bir çözümü biz de istiyoruz ve netçe savunuyoruz. Fakat biz yukarıda andığımız Marksist-Leninist ilkeler böyle emrettiği için savunuyoruz.

Hafız’ınki ise bir ham hayaldir, bir ütopik dilektir.

Zaten onların bütün düşünceleri, tezleri de böyle değil midir?..

Dikkat edersek; Okuyan bu saçmalamaları 2006’da yapıyor. O tarihten sonra hatırlayacağımız gibi, PKK bunlara birkaç kez ayar verdi. Ve bunlar da sonunda PKK karşısında diğer ibrikçiler gibi hizaya geçip sadık bir ibrikçi oldular.

PKK, bunlar gibi küçükburjuva sol siyasetlere karşı o ünlü “sopa ve havuç” yöntemini uygular. Dikbaşlılığa yeltenen siyasetleri bu yolla hizaya getirir.

Bu hareketler, PKK’nin şiddetiyle karşılaşmadan önce, “Milliyetçi Kürt Hareketi”, “Faşist Kürt Hareketi” gibi nitelemelerle adlandırıyorlardı. Fakat, verilen ders sonrasında hizaya girince bu nitelemelerini hemen terk edip PKK’yi “Kürt Ulusal Hareketi”, “Kürt Özgürlük Hareketi” gibi olumlu ifadelerle adlandırmaya başladılar MECBUREN.

En sadık, en sevimli ve kendisini en aktif şekilde, hani derler ya kraldan fazla kralcı diye, işte öylece savunan ibrikçilerinden de beğendiği birkaç kişiyi milletvekiliyle ödüllendirir PKK. Yani bu da “havuç” olur ibrikçilere.

Sahte TKP’nin şefleri de “Ulusal Hareket” diyerek adlandırmayı severler PKK’yi. Onu tercih ederler.

İyi de yahu hangi sınıfın öncülük ettiği bir ulusal hareket bu?

Hiç ona girmezler. Oysa her ulusal hareket, o harekete öncülük eden, dolayısıyla da damgasını vuran sınıfın adıyla anılır.

Mesela bizim Antiemperyalist Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız, ona Anadolu Burjuvazisi önderlik ettiği için biz o kurtuluş savaşını Antiemperyalist Burjuva Ulusal Kurtuluş Savaşı olarak adlandırırız.

İşte bu sebepten zafer sonrasında kurulan iktidar bir burjuva iktidarı olmuş, o devrim de kısmi de olsa bir burjuva devrimi olmuştur. Bu hareket ve devrim 20’nci Yüzyılda yani Burjuvazinin dünya ölçeğinde devrimci barutunu tükettiği bir yüzyılda gerçekleştiği için Batı’daki burjuva devrimleri gibi demokratik bir nitelik oluşturamamıştır. Daha doğarken Antika Tefeci-Bezirgân Sermayeyle ittifaka girmiş, İşçi Sınıfı Hareketini ezmiş ve hızla ekonomide Finans-Kapitalistleşme sürecini oluşturmuştur. 1932’de Celal Bayar’ın İktisat Bakanlığını almasıyla ekonomide karşıdevrim iktidara gelmiştir. 1950’nin 14 Mayısı’nda da tam bir Finans-Kapital iktidarı olan Bayar-Menderes çetesinin şefliğindeki Demokrat Parti iktidarını kurarak siyasette de karşıdevrimi tamamlamıştır. Bilindiği gibi artık o yıldan bu yana Türkiye’yi doğrudan ABD yönetir hale gelmiştir. Tabiî tüm kurum ve kuruluşlarıyla. Ekonomisiyle, siyasetiyle, kültürüyle…

Konumuza dönersek; bugünkü egemen Kürt Hareketine de, ona Kürt Burjuvaları ve Kürt Ağaları önderlik ettiği için biz ona “Amerikancı Burjuva Kürt Hareketi” diyoruz.

Sahte TKP’nin böyle sınıfsal, bilimsel tasniflerle hiç işi olmaz. Onunki sade suya tirit misali kof laf kalabalığıdır.

Şimdi de Aydemir Efendi’den Sahte TKP’nin nasıl uysal bir PKK ibrikçisi haline geldiğini görelim. Aydemir, 18 Haziran 2012’de, PKK’ye yakınlığıyla bilinen ANF’ye bir röportaj verir. Oradan bir bölüm:

“KÜRT HAREKETİ İLE MESAFEYİ KAPATMA KARARI ALDIK

12 Haziran’dan sonra TKP’nin Kürt sorunuyla güncel siyaset alanında önceki yıllara göre daha yakın ilişkilendiğini gözlemliyorum. Yanılıyor muyum? Kürt hareketiyle ilişkilenme bakımından bir değişim söz konusu mu partinizde?

“Kürt sorununa yaklaşımımız bir yanlış anlama/yanlış anlaşılma sonucu gereksiz bir mesafenin açılmasına neden oldu. Oysa bizim yaklaşımımız doğrudan doğruya böyle bir uzaklaşmaya neden olmamalıydı. Nitekim bugün tutumumuzun özünü sürdürüyoruz ve sağlıklı olduğunu düşünüyoruz… Genel olarak Türkiye solunda ve Kürt solunda kimi yaygın kesimler, ‘Türkiye’de sosyalizm yolunda ilerleyebilmek için Kürt sorununda bir demokratik çözüme ihtiyacımız var’ diyor. Biz TKP olarak bu yaklaşımı benimsemiyoruz. Tam tersinin doğru olduğunu düşünüyoruz. Kürt devrimci hareketi, Türkiye’nin diğer ilerici-devrimci hareketleriyle kol kola sosyalizm yönünde hız kazandığımız takdirde Kürt sorununun çözümü mümkün hale gelecektir. Kürt sorununun çözümünü mevcut kapitalizm koşullarında sosyalist devrimin önüne koymanın gerçekçi olmadığını düşünüyoruz. Ama bunun TKP ile Kürt hareketi arasında lüzumsuz bir mesafe açıklığına neden olmasını yanlış buluyoruz. Geçmişte bizim yaptığımız hatalar olabilir, yanlış anlaşılmış olabiliriz. Karşılıklı olarak arada bu mesafe açıklığını yeterince sorun olarak algılamamış ve zamanında müdahale etmemiş olabiliriz. Geçen yıl Temmuz ayında gerçekleştirdiğimiz konferansta bunu da enine boyuna değerlendirdik, bu açılan mesafeyi iradi olarak kapatmamız gerektiğine karar verdik. Daha sonra attığımız adımlarla dostça, kardeşçe bir yakınlığı sanıyorum tesis ettik.” (http://haber.sol.org.tr/soldakiler/anfden-aydemir-guler-roportaji-haberi-56006)

Gördüğümüz gibi Aydemir Efendi, Ulusal Hareket terimini de aşmış, “Kürt Devrimci Hareketi” diyor artık. Ve bu hareketle birlikte mücadele ederek bir sosyalist devrim yapmaktan söz ediyor.

Aydemir Efendi’nin korkusuyla özlemleri birleşiyor burada. PKK’ye sosyalist bir etiket yapıştırıyor, sonra da birlikte sosyalist devrim yapmaktan dem vuruyor.

Oysa gerçeklikte durum nedir?

PKK’yi, bırakalım devrimciliği, demokrat olarak bile niteleyemeyiz. Çünkü bu hareket yukarıda da belirttiğimiz gibi ABD Emperyalizmiyle kaynaşmış, onun emri altına girmiş. Kürt feodal ağalarıyla da kaynaşık durumdadır, tıpkı Kürt burjuvalarıyla olduğu gibi. Şeyhlerle, mollalarla, dincilerle iç içedir. Tekke ve zaviyelerin yeniden açılmasını savunuyor. Kutlu Doğum haftaları tertipliyor. IŞİD çizgisindeki Şeyh Sait ve Said-i Nursi anmaları yapıyor. Yine bu çizgideki Altan Tan, Hüda Kaya gibi kişileri milletvekilliğine taşıyor.

Bu hareket Avrupa Birliği’yle de içli dışlı, özelleştirmeci ve yönetiminde olduğu Kürt illeri belediyeleri taşeronlarla dolu olan bir burjuva harekettir.

Tabiî Aydemir ve yandaşları da bunu görecek zekaya sahipler. Ama korku… Bunlardaki PKK korkusu Müslümandaki Allah korkusunun yerine geçmiştir. O yüzden PKK karşısında, HDP karşısında, diğer ibrikçiler gibi hep efemine bir duruş sergilerler. Küçükburjuvanın karakteristiği odur: Güce tapıcılık…

Uzatmayalım yazıyı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bunların kürt Meselesi konusundaki görüşlerinin de ne bir dirseği, köşesi var, ne bilimsel bir yanı var, ne de sıradan Aristo mantığına göre bile bir tutarlılığı var. Aslında acınacak haldeler de farkında değiller… 30.12.2015 

Nurullah Ankut

HKP Genel Başkanı