Tuğrul Türkeş’in yaptığı siyasi ahlâksızlık, Bahçeli’nin 13 yıldır yaptıklarının yanında çerez sayılır

31.08.2015
210
A+
A-

Tabiî aralarında şöyle bir fark var: Tuğrul Türkeş, partisinin kararını hiçe sayarak Tayyipgiller safına geçmekle açık ve net bir kaypaklık yaptı. Bahçeli’yse aynı işin hem de çok daha ağırını 13 yıldan beri yapmaktadır. Fakat böyle açık değil, çok sinsice…

Zaten Bahçeli’nin genel karakteri de odur. Latin Amerika faşist diktatörleri gibi karanlık, sessiz, münzevi ve sinsi… Öyle göz önünde bulunmayı sevmez.

Mecbur kaldığı zamanlarda da danışmanlarının hazırlayıp eline verdikleri ya da prompter’a yükledikleri metinleri okur sadece, yeknesak üslup ve tavırlarıyla.

Belleklerde canlılığını koruduğu için sonuncusundan başlayalım:

7 Haziran akşamı Tayyip, 13 yıldan bu yana sürdürdüğü saltanatını yitirdiğini görmüş ve çaresiz kabullenmişti. Yaptığı demoralize konuşmada sakin görünmeye çalışarak artık tek parti iktidarları döneminin sona erdiğini milletin siyasetten koalisyon beklediğini ifade etmişti.

Sanırız şöyle düşünmüş ve bir teselli vermişti kendisine: Ne olacak? Nasıl olsa açık ara en büyük parti yine bizimki. Kurulacak bir koalisyonda başbakanlık, bakanların çoğunluğu ve özellikle de Adalet, İçişleri, Dışişleri, Milli Eğitim ve Ekonomi gibi bakanlıklar yine bizden olur. Koalisyon pazarlıklarında da bizim yolsuzlukların üzerinin örtülmesini sağladık mı durumu kurtarmış oluruz. Gerisini de zamanla bir hal yoluna koymaya çalışırız.

İşte tam o düşünce ve psikoloji içindeyken eski ve gizli kadim dostu, kendisinin 13 yıldır bir Ortaçağ despotu gibi devran sürmesini sağlayan en önemli yerli siyasi figür olan Deniz Baykal’la görüşmeyi ve ondan akıl almayı düşündü. Ne acıdır ki, Amerikancılıkta ve halka ihanette kendisiyle yarışan Baykal, bu davete koşarak gitti. Baykal’ın bu gidişi, Tayyip’e bir anlamda siyasi meşruiyet kazandırdı. Ona iade-i itibar sağladı.

Ardından Bahçeli’nin meşrebine uygun, sinsi, arkadan dolaşan ihaneti geldi. Meclis Başkanlığını Tayyipgiller’e altın tepsi içinde sunuverdi.

Bu iki kazanım, Tayyip’in yitirdiği cesaretini ve moralini yeniden toparlamasına ve hatta kazanmasına sebep oldu. Tayyip baktı ki, yüzde 60’lık bir oy çoğunluğuna ve onun karşılığı olan Meclis çoğunluğuna sahip olan üç parti de donunu bağlamaktan bile aciz. Ulan, dedi biz bunları yeniden eğer büker bir kalıba sokarız.

Ne yapmak lazım?

Öncelikle yeniden bir yolunu bulup Meclis çoğunluğunu sağlamak lazım. Bunun uygun görülen yolu da yeni bir seçimdir. Bu seçimde oylarımızı artırmalıyız.

Bunu nasıl yapacağız?

İki-üç yıldan bu yana “Açılım Süreci” diyorduk, “biz her türlü milliyetçiliği ayaklar altına almış bir partiyiz” diyorduk, “iki ayyaş” diyerek giydiriyorduk Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’ye. Fakat gelinen süreçte görüldü ki bunlar artık bize oy getirmediği gibi, oy kaybettirir olmuş.

O zaman ne yapmak gerek?

Yaptığımızın tersini… Yani “sonuna kadar savaş”, “ya silahlarını gömecekler, gelip teslim olacaklar, gömdükleri yeri de bize söyleyecekler ya da sonuçlarına razı olacaklar. Ordumuz terör belasının kökünü kazıyacak, bu sağlanıncaya kadar durmak yok.”, diye nutuklar atacağız, böylece de en keskin milliyetçiyi oynayacağız. Bu sayede MHP’ye kaçan oylarımızı geri döndürür, CHP’nin ulusalcı kanadından da oy koparırsak amacımıza ulaşırız.

Tayyip’in bugün oynadığı “Milliyetçilik” oyununun ya da içine girdiği bu kalıbın temel gerekçesi budur. Onu böyle oynatan da Baykal ve Bahçeli’nin ona verdiği iki can suyudur. Eğer bu iki kişinin ihaneti olmasaydı büyük olasılıkla Tayyip’in böyle bir kurtuluş umudu da olmayacaktı.

Yine hatırlanacaktır: Bahçeli’nin, Tayyipgiller’e ilk büyük desteği ve aynı anlamda da halka bu vesileyle yaptığı ihaneti, Bülent Ecevit Başbakanlığındaki koalisyon hükümetinin yıkılmasına sebep olan erken seçim kararı alması ve bunu açıklaması olmuştur. Bahçeli, ABD’den aldığı bir emir üzerine anında ortağı olduğu hükümeti yıkmış ve Tayyipgiller’in tek başına iktidar olmasının yolunu açmıştır. Üstelik de kendi partisinin baraj altına düşmesi ve Meclis dışında kalması pahasına… Tayyipgiller’e verilen bu destek, Bahçeli’nin Washington, Pentagon ve CIA yönlendirmesiyle siyaset yaptığının en kesin delillerinden biridir.

İkinci önemli ihaneti ya da yamulması daha açık ifadesiyle Tayyipgillerciliği ise Abdullah Gül’ün “Cumhurbaşkanı” seçilmesi olayında olmuştur. MHP Grubu o seçim sürecinde Meclis’e girmemiş olsaydı CHP gibi, A. Gül seçilememiş olacaktı. Tayyipgiller de devletin en tepesindeki bu kurumu ellerine geçirememiş olacaktı. Tabiî Bahçeli’nin o günkü tutumu da ilkinde olduğu gibi yine CIA yönlendirmesiyle olmuştur.

Bahçeli ve MHP’nin ihaneti o kadar çok ki, hangi birini sayalım…

Eğitimin tamamen bilimsellikten koparılıp dincileşmesini hedefleyen ve kamuoyunda “4+4+4” diye bilinen sözümona yasal düzenlemeler sürecinde de Tayyipgiller’le açık bir ittifaka girmiştir, Bahçeli’nin MHP’si.

Suriye’ye yönelik savaş tezkeresinin çıkarılması süreçlerinde de Bahçeli MHP’si hep Tayyipgiller’le birlikte hareket etmiştir.

Tayyipgiller’in diktatörlüğünü korumak amacıyla çıkardıkları “iç güvenlik yasaları”nın çıkarılması süreçlerinde de hep yan yana olmuştur Tayyipgiller’le, Bahçeli MHP’si.

Özetçe dersek:

Tıpkı Tayyipgiller gibi, Bahçeli MHP’sini de CIA oynatmaktadır. Yine hatırlanacaktır; Ecevit’in Başbakanlığındaki Koalisyon sürecinde de namuslu ve yurtsever tutum almaya, özelleştirmelere karşı çıkıp emperyalist örgütlerden bağımsız bir icraat yapmaya çalışan Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz ve Tarım ve Köy İşleri Bakanı Hüsnü Ziya Gökalp’i harcamakla kalmamış; adamların siyasi hayatlarını da bitirmiştir.

Biraz daha yakın tarihe gelirsek; Ortadoğu’yu kana bulayan Amerikan askerlerinin savaş gemileriyle Ege liman şehirlerimize doluşarak uçkur meselelerini hallettikleri ve kahraman havasında şehirlerimizi kirlettikleri 2007 yılında, bölgenin yurtsever insanları bu emperyalist saldırganlığa isyan edip eli kanlı Amerikan Conilerini protesto etmişlerdi. Eylemler yapmışlardı. Bu eylemlerde yer alan MHP’nin yerel yöneticilerini Devlet Bahçeli yönetimi anında-duraksamaksızın görevden almıştı. Yine aynı süreçte Ankara civarındaki Amerikan Büyükelçiliği görevlilerinin ziyaret ve görüşme taleplerini reddeden MHP yöneticilerini de Bahçeli ve ekibi yine anında görevden almıştı. Tabiî bu tavırlarıyla Bahçeli MHP’si biz Amerikan işbirlikçisi ve hizmetkârıyız, aramızda Amerikan karşıtlarına yer vermeyiz, mesajını vermişlerdir ABD’li efendilerine.

Artık Türkçe kitapları çıkan Wikileaks belgelerinde de (İngilizce orijinalleri internet ortamında bulunmaktadır) hazin bir şekilde görüleceği gibi ABD Emperyalistleri ve onun sözcüleri, temsilcileri, ajan örgütleri, bizim Meclisi dolduran burjuva partilerinin tamamını da (yani dördünü de), satılmışlar medyasının yazarçizerlerini de ve hatta tüm bunlardan daha acı olmak üzere Türk Silahlı Kuvvetlerinin tepesindeki subaylardan, istihbaratçılardan tutun da asker, polis, MİT velhasıl tüm istihbarat örgütlerini kabak oyar gibi oymuşlar ve oraların yönetimini ellerine geçirmişlerdir. Kendilerine kölece bağımlı ajanlar devşirmişlerdir oralardan.

MHP de işte bunlardan yani devşirilmiş şahsiyetlerden oluşmuş yöneticilerin örgütüdür. Bu belgelere baktığımız zaman Devlet Bahçeli’nin Amerikan Büyükelçiliği görevlileri önünde; “Ben İran’a iki kere gittim ama Amerika’ya 9 kez”, diyerek, onlara nasıl yaltaklandığını, şirin görünmek için çabaladığını iğrenerek ve acı duyarak izlersiniz.

Abdullah Helvacı, Rıza Müftüoğlu, Turgut Altınok, Mehmet Telek, Faruk Bal, Murat Şefkatli, Ümit Özdağ, Rıza Ayhan, Şevket Bülent Yahnici vb. vb. MHP yöneticilerinin Amerikan Büyükelçiliğinde, konsoloslukta yine ABD yöneticileri önünde Amerikancılıklarını kanıtlamak için nasıl küçüldüklerini yine aynı tiksinti ve üzüntüyle izlersiniz.

MHP de Meclisteki diğer burjuva partileri gibi bütünüyle Amerika’nın çizdiği sınırlar içinde, onun belirlediği alanda, onun direktifleri doğrultusunda siyaset yapmaktadır. Bunlar ABD rotasından milim sapamazlar. Bilirler ki, onları var eden (tabiî siyasi anlamda) ve o makamlara getiren ve eğer iyi göze girerler ise gerekli de görülürlerse daha üst makamlara getirecek olan sadece ABD Emperyalistlerdir. Bu sebeple bunların Kâbeleri Washington’dur. Bunların mezhepleri Amerikanofilliktir.

T. Türkeş, hain oğlu haindir

Bir iki günden beri Tuğrul Türkeş’in babasının yolundan saptığı, hatta onun kemiklerini sızlattığı şeklinde de yazıp çizilmekte, söylenip konuşulmaktadır medyada. Bu da doğru değildir. Tam tersine, Tuğrul Türkeş, bu tutumuyla tam da babasına yakışır şekilde davranmıştır.

T. Türkeş, ne yapmıştır?

Partisine sırtını dönmüş, Tayyipgiller’in safında yer almıştır. Yani en ağır ifadeyle partisini satmıştır, nihayetinde.

Oysa babası Alparslan Türkeş ne yapmıştır?

Silah ve dava arkadaşını, ihtilal arkadaşını satmış, gammazlamış; onun ölüme gönderilmesinde aktif bir rol oynamıştır.

Önce 21 Mayıs 1963 İhtilal girişiminin hazırlıkları içinde yer almıştır. Talat Aydemir ve arkadaşlarıyla birlikte ihtilal komitesinin içindedir yani. Ve o hazırlıklarda yer almıştır. Fakat sonradan sanırız CIA’dan aldığı bir sinyal ya da bir emir doğrultusunda hareket ederek komiteden çekilmiş ve ihtilalci arkadaşlarının hazırlıklarını bizzat o dönem orduyla en sıkı bağları olan siyasetçi CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye anlatmıştır, bütün ayrıntılarıyla. Yani resmen ihtilalci arkadaşlarına ihanet etmiş, onları satmış ve onları gammazlamıştır-ihbar etmiştir. Ve işin ilginci bu ihanetini de Talat Aydemir ve Arkadaşlarının yargılandığı, onları ölüme gönderen Ali Elverdi başkanlığındaki Askeri Mahkeme Önünde itiraf etmiştir. Bu küçülme ve iğrençleşme karşısında Mustafa Kemal’in devrimci geleneğini benimseyip sürdürmeye çalışan ve o uğurda yiğitçe hayatını veren Talat Aydemir, acımıştır A. Türkeş’e. Anılarında; “Ona acıdım.”, der Talat Aydemir. “Böylesine alçalan bir adam, bundan sonra eski silah arkadaşlarının yüzüne nasıl bakacak; insan içine nasıl çıkacak, diye üzüldüm onun adına”, der.

Görüldüğü gibi, oğul Türkeş’in bugün yaptığı satış ve ihanet yine baba Türkeş’in yaptığının yanında çerez kalır…

Ali Elverdi, hatırlanacağı gibi, Denizler’i de idama gönderen Sıkıyönetim Mahkemesinin Başkanıdır.

21 Mayıs 1963 İhtilal girişimi sırasında, 20 Mayıs gecesi saat 23.00 dolayında ihtilalciler Ankara Radyosunu ele geçirir ve İhtilal Bildirisi’ni okurlar. Türkiye’ye duyururlar. Tabiî özellikle de örgütlü asker arkadaşlarına… Onlar da bu duyum üzerine komuta ettikleri birlikleri ihtilalciler safında hareketlendirecektir.

Fakat ihtilalciler çocuk saflıklarından kaynaklanan vahim hatalar yaparlar. Radyonun güvenliğini sağlamazlar. İnönü ve devletin diğer ileri gelenleri, 28 Tümen Kurmay Başkanı Yarbay Ali Elverdi komutasında bir birliği Radyoya gönderirler ve oradaki devrimcileri enterne ederek radyodan karşı bildiriyi okurlar. Okuyan Ali Elverdi’dir. Bunun üzerine devrimci karargâh yeniden Radyoya bir birlik gönderir ve Ali Elverdi komutasındaki karşıdevrim güçlerini esir alarak Harbiye’ye getirirler. Radyodaysa yeniden devrimci yayınlar devam eder.

Ali Elverdi Harbiye’de Talat Aydemir’in karşısına çıkarılır. Köpekleşir. Yılanlar gibi kıvranarak yalvarır Aydemir’e. “Talat, ben ettim sen etme. Yaptım bir hata bağışla beni.”, der. Talat Aydemir, yüce duygulu adamdır. Bir kötülük etmez bu alçağa. “Götürüp atın şu şerefsizi koğuşa.”, der Harbiyeli gençlere.

İşte aynı Ali Elverdi, İhtilal başarısız olunca kurulan Askeri Mahkemenin başında Talat Aydemir ve Arkadaşları hakkında ölüm cezaları, müebbet cezalar ve on yılları bulan hapis cezaları verir devrimcilere.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, aynı Ali Elverdi, benzeri Baki Tuğ ve diğer benzerleriyle Denizler hakkında da ölüm cezaları yağdırır.

Hep söylüyoruz ya insanların türleri balıklardan, böceklerden, çiçeklerden daha çoktur diye.

İşte Ali Elverdi’ler, Baki Tuğ’lar, Türkeş’ler, Bahçeliler, Tayyipgiller ve Meclisin diğer burjuva partilerinin Amerikancı yöneticileri bir kategoridir ya da bir türdür. Başka türlü dersek, aynı çamurdan yoğrulmadır.

Denizler, Mahirler, Kıvılcımlı’lar, Talat Aydemir’ler ve bizlerse ayrı bir kategoriyi oluştururuz. İnsan soyunun en yüce temsilcilerinin oluşturduğu bir türü meydana getiririz. İnsanlığın kurtuluşunu ve geleceğini temsil ederiz. En yüce insani, ahlâki değerleri temsil ederiz. Yurtseverliğin ve halkseverliğin en hasını savunur ve hayata geçiririz.

MHP, Kontrgerilla’nın özel partisidir

MHP, hep söylediğimiz gibi, ABD yönetimindeki, CIA yönetimindeki Süper NATO’nun, Gladio’nun, Kontrgerilla’nın özel partisidir.

Devrimci, antiemperyalist, yurtsever hareket yükselişe geçtiğinde CIA’nın ve Pentagon’un yönettiği karşıdevrimci güçlere silahlı sivil destek vermek üzere oluşturulmuş bir sözde siyasi partidir. Gerçekteyse o, bir Kontrgerilla örgütüdür.

12 Mart ve 12 Eylül Faşist Darbelerine zemin oluşturmak için yapılan katliamların paramiliter katilleri, cellatları hep bu partinin üyeleri, temsilcileri içinden seçilmiştir. Bu partinin cellâtları Kahramanmaraş’ta analarının kucağındaki küçücük bebeleri, hamile kadınları, ihtiyar nineleri ve dedeleri ve gencecik fidanları satırlarla, palalarla, kurşunlarla, av tüfekleriyle katletmişlerdir bir gecede. Tümü de Alevi inanca sahip 111 masum insanımız bu cellâtlar elinde can vermiştir.

Ayrıca Sivas’ta, Çorum’da benzer katliamlar yapmıştır, bu partiye mensup Kontrgerillacı katiller.

Ümit Kaftancıoğlu, Bedreddin Cömert, Cavit Orhan Tütengil gibi biliminsanlarımızı, Savcı Doğan Öz’ü, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’i yine Kontrgerilla’dan daha doğrusu onun üst yönetimi olan CIA’dan aldıkları emir doğrultusunda acımasızca katletmişlerdir. Yine Gazeteci Abdi İpekçi’yi de aynı acımasızlıkla öldürmüşlerdir. Ve de daha binlerce masum insanımızın kanına girmiştir, bu faşist cellâtlar, Amerikan uşakları. Yine bu cellâtlar Ankara Bahçelievler’de 7 TİP’li öğrenciyi boğarak; 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin üzerine bomba atarak 6 öğrenciyi kahpece katletmişler, 41 kişiyi de yaralamışlardır. Kısacası katliamları saymakla bitmez bu canilerin.

Bunların hesabı sorulmamıştır. İleride halkımız soracaktır bu ihanetlerin ve katliamların hesabını…

MHP Milliyetçiliği sahte Milliyetçiliktir

Alparslan Türkeş, her bakımdan yaratıcısı ve koruyucusu olan ABD’ye kulca bağlıdır. Sadece meşhur “Afyon Yasağı”nın kaldırılmasındaki tutumunu hatırlamak bile bu uşaklığını hiçbir söze yer bırakmayacak biçimde ortaya koyacaktır:

“Türkeş, ABD’nin, 12 Mart Faşist Nihat Erim Hükümetine koydurttuğu afyon ekim yasağını, 1974’te Bülent Ecevit’in kaldırması üzerine; “Bu yasağı kaldırmakla ABD’yi kızdırmış oluruz. Bunu yapmayalım” demiştir. Böylece de Türk köylüsünü-çiftçisini düşünmediğini, ABD’li efendilerini düşündüğünü çok açık olarak itiraf etmiştir.” (Garp Cephesinde yeni bir şey yok…, Kurtuluş Yolu, Sayı 81, 04 Kasım 2014)

Bunca masum insanın kanına giren, bunca katliam yapan ve ABD Emperyalistlerine böylesine hizmette bulunan sözümona bir parti hiç gerçek anlamda milliyetçi olabilir mi?

Asla…

Bunların milliyetçilikleri de, Türkçülükleri de, vatanseverlikleri de tümüyle sahtedir, kandırmacadır, namussuzca bir sahtekârlıktır.

Türk Milliyetçiliğinin ideolojisini oluşturan büyük ve içtenlikli düşünür herkesçe bilindiği gibi, Ziya Gökalp’tir. Ziya Gökalp yıllar süren araştırma ve muhakemeleri sonucunda “gerçek milliyetçiliğin sosyalizm olduğunu” görmüş, kabullenmiş ve bir sosyalist olarak hayata gözlerini yummuştur.

İşte biz de gerçek milliyetçiyiz yani sosyalistiz.

Fakat bilindiği gibi biz kendimizi milliyetçi olarak ifade etmiyoruz yazılarımızda ve bildirgelerimizde. Çünkü sosyalistiz demekle zaten gerçek milliyetçi olduğumuzu ifade etmiş oluyoruz.

Ayrıca da bu milletin binde biri oranındaki hainler de vardır milletin içinde. Emperyalizm yandaşları, ABD ve AB Emperyalizminin hizmetkârları, uşakları vardır. Bunlar yerli Parababalarıdır yani TÜSİAD’cılar, MÜSİAD’cılar ve TOBB Yöneticileridir, Meclisteki dört Amerikancı burjuva partisidir, Amerikancı satılmışlar medyasının CIA tarafından devşirilmiş aydın sıfatındaki yazarçizerleridir.

İşte bu hainler de binde birlik bir sayı oluşturmalarına rağmen millet yapısı içinde yer alırlar. Biz eğer bugün milliyetçiyiz dersek, bu hainleri de benimsemiş ve savunmuş oluruz. Oysa bu binde bir oranındaki hainleri karşımıza alıp; çıkarı ABD Emperyalistlerinin çıkarıyla taban tabana zıt olan binde dokuz yüz doksan dokuzluk kısmı ya da ezici çoğunluğu göz önüne aldığımız zaman ona gerçek sosyal bilimin verdiği ad Halk’tır. İşte bir de bu sebepten dolayı biz, bugün kendimizi halkçı ya da halksever olarak adlandırıyoruz. Tabiî aynı zamanda da vatanseveriz-yurtseveriz.

Türk ve Kürt halkı başta gelmek üzere tüm halkların da dostuyuz aynı zamanda.

Kazanan mutlaka biz olacağız

Biz, tüm hainlerin, Amerikan işbirlikçilerinin oyunlarını bozacağız. Onların iğrenç içyüzlerini açık edeceğiz halkımıza. Böylece de onların kâh masum din duygularını sömürerek, kâh masum milli duygularını sömürerek kandırıp aldattıkları halk yığınlarımızı uyandıracağız. Bunların bizim dostumuz olmadığını, aslında düşmanlarız olduğunu göstereceğiz insanlarımıza.

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!..

29 Ağustos 2015

HKP Genel Merkezi