KESK, Kürt Sorunu’nun Emperyalist Çözümünün “Enstrüman”ı mı oluyor?

19.04.2013
210
A+
A-

Türkiye’nin son günlerdeki ana gündemi Kürt Sorunu oldu. Başını AB-D (ABD-AB) Emperyalistlerinin çektiği, İsrail’in de desteklediği emperyalistler Tayyipgiller’in “enstrüman”lığında Ortadoğu’ya yeni şekil verme operasyonuna hız verdi. Hatırlanacağı üzere eski ABD Dışişleri Bakanı Condelezza Rice’ın 07.08.2003 tarihli Washington Post Gazetesinde yayımlanan “Transforming The Middle East–Ortadoğu’yu Dönüştürmek” başlıklı yazısında Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu coğrafyasında, Fas’tan Basra Körfezi’ne kadar 22 devletin rejiminin ve sınırlarının değiştirileceğini yazmıştı. Yine hatırlanacağı gibi bu açıklama AB-D emperyalistlerinin Irak işgalinin hemen arkasından gelmişti.

Bu proje, ayrıntıları daha sonra ortaya çıkan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ya daGenişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP)’tur. Daha sonra bu projenin bir de haritası yayımlandı. Bu haritada Türkiye ilk aşamada üçe bölünüyor, Sivas’tan Trabzon’a kadar olan bölgenin doğusu“Free” (Özgür) Kürdistan olarak gösteriliyordu. Bu “özgür” Kürdistan’ın içine Suriye, Irak ve İran’dan bazı bölgeler de katılarak ikinci bir İsrail planlanıyor. Bu ikinci İsrail’in görevini ise büyük Devrimci Önder Fidel Castro şöyle açıklıyordu: “ABD ve AB destekli Türkiye’deki olayları yakından izliyorum. Umarım ve dilerim ki, sizin oradaki PKK öncülüğünde süren Kürt hareketi,  Yankee (ABD)’nin petrol bekçisi olmaz.” (1994-Esenyurt Belediye Başkanı Gürbüz Çapan’ın Fidel Castro ile görüşmesi) O günlerden bugüne, Barzani ve Talabani Irak’ta kurulan “Free” Kürdistan’da bu görevi layıkıyla yerine getirmektedir.

Süreçte bir “enstrüman” daha eksikti. Derken o “enstrüman” da plandaki yerini aldı. PKK liderlerinden Murat Karayılan, 24  Ekim  2006’da  Barzani’nin  yönetimindeki  “Kürdistan TV”de  şu  açıklamayı  yapmıştı:

“ABD’nin   müttefiki   olabiliriz,   düşmanlarımız    aynı. ABD   bizi   hep  düşmanlarımızın   gözüyle   gördü. Oysa   biz,   dost   olarak   algılanmak   istiyoruz… Türklerin   aksine,   Kürtler   fazlasıyla   ABD   sempatizanıdır. Eğilimleri  Amerikancılık   yönündedir…

“ABD   yönetimi,   Kürtlerin   yaşadığı   tüm  ülkeleri   esas   alan   bir   proje  oluştursun…”

M. Karayılan,  ABD’nin  Büyük  Ortadoğu  Projesi’ni  kastediyor. Yani Barzani’yi, Talabani’yi bırak; beni al, ben daha “Amerikancı”yım demek istiyordu.

Ortadoğu ile ilgili bu genel siyasi tespitleri yaptıktan sonra gelelim Türkiye’deki Kürt Sorunu’nun “çözüm” sürecine.

“Sürecin ne olduğunu tam olarak görmek için bunun özneleri kimlerdir, yani bu süreci yaşayanlar ve yaşatanlar kimlerdir, onlara bakmak gerekir. Bu sürecin sahiplerini ya da yönetenlerini Beşir Atalay geçen günlerde netçe itiraf etti:

“Ana hedef silahsızlaştırma. Bunun içinde çok enstrüman var. Bu enstrümanların her birinin sorunun çözümünde rolü ve değeri var. Hedef terörü bitirmek. Hükümet bu konuda son derece kararlı. Alınabilecek risklerin hepsini alıyoruz. Burada elinizde uygun enstrüman var da kullanmıyorsanız, bu da sorundur. Yani elinizde olan enstrümanları en iyi şekilde değerlendirmek. Ondan sonra uluslararası enstrümanlar var. Komşularınız var, başka ülkeler var; Kuzey Irak’tan Amerika’sına uzanan. İçeride siyasi boyutu var. Diyelim ki BDP.

“(…)

 “İmralı’ya Güven: Göreceğiz

“İmralı ile yaşanan süreçte güven sorunun ne durumda olduğuna ise Atalay, şimdiden bu anlamda bir şey ifade etmek istemediğini, kurumların görüşmelerinin devam ettiğini belirtti. Atalay, kendilerinin kararlı olduğunu ve belli bir stratejilerinin olduğunu da vurgulayarak, İmralı’ya güven noktasında ‘göreceğiz’ ifadesini kullandı.”(www.haberler.com)

“Görüldüğü gibi Beşir Atalay, çok açık biçimde süreci yöneten güçleri itiraf ediyor.

“Kimmiş bunlar?

“Kuzey Irak’tan Amerika’sına uzanan” güçlermiş…

“Burada iki güç sayılıyor:

“1) Amerika’ymış.

“2) Kuzey Irak’mış.

“Diğer güçler kimlermiş?

“3) “BDP, İmralı”ymış.

“4) Hükümet’miş, yani AKP İktidarıymış.

“Tabiî Beşir Atalay yukarıdaki anlatımında bir demagojiye başvuruyor. Süreci yönetenin hükümet olduğunu, diğerlerinin ise sürece hizmet edecek “enstrümanlar” olduğunu iddia ediyor. Tabiî o öyle söylemeye mecbur. Bu işi biz götürüyoruz, demek zorunda. Oysa biz biliyoruz ki sürecin esas efendisi ya da öznesi ABD’dir. Diğer parçalarsa ABD’nin kullandığı Beşir Atalay’ın deyişiyle “enstrümanlar”dır.(Kurtuluş Yolu, Sayı 64, Başyazı.)

Yukarıda bu sürecin arka planı ve “enstrümanlar”ını açıkladık. Tüm bu açıklamalardan sonraKESK Başkanı Lami Özgen’in bu sürecin bir parçası olan “akil adamlar” heyetinde yer alması KESK’i ve onun başkanını bir “enstrümana” dönüştürmüyor muydu?

KESK Başkanı, “akil adam”lığa seçilmesini ve gerekçesini Vatan Gazetesinden Mustafa Mutlu’ya açıklamış, aktaralım:

“-Lami Bey, merhaba. “Akil adam” olmuşsunuz, hayırlı olsun.

“-Teşekkür ederim Mustafa Bey…

“-Siz muhalif bir isim olarak biliniyorsunuz; davet nasıl gerçekleşti ve neden kabul ettiniz?

“-Geçen pazar günü Devlet Bakanı Beşir Atalay aradı ve teklifi iletti. Doğrusu ben de şaşırdım ve bunu kendisine de söyledim. Ayrıca KCK Davası’nda yargılandığımı da hatırlattım. O ise KESK Başkanı olarak takındığım tavrın ve yargılandığım davanın, böyle bir görev için engel olmayacağını belirtti.

“-İyi de onlar sizi ‘diyalog sürecinin başlamasını sağlamak’ için davet etmediler ki… Çünkü sözünü ettiğiniz diyaloğun yıllardır sürdüğü ortaya çıktı. Neyse; sonrası nasıl gelişti?

“-Sonra Çarşamba günü arayıp toplantıya davet ettiler, Perşembe de Başbakan’la buluştuk. Ama hemen belirteyim; ben o listeye kurumsal kimliğimle değil, Lami Özgen olarak girdim.

“-Öyle söyleseniz de isminizin başına her defasında KESK Genel Başkanı yazıyor. Yani ister istemez orada KESK’i yani 200 binin üzerindeki üyenizi temsil etmiş oluyorsunuz.

“-Benim o komisyonda yapacağım çalışmalar sadece beni bağlar.

“-Ben öyle düşünmüyorum. Peki; göreviniz ne? Başbakan, “akil adamlar” olarak size ne gibi bir görev verdi.

“-Akan kanın durması için diyalog yöntemi önemli bir yöntemdir. Başbakan bize hiçbir şeyi dayatmayacağının garantisini verdi ve sadece bu barış ve diyalog sürecini toplumun bütün kesimlerine anlatmamızı ve toplumun önerilerini, eleştirilerini ve düşüncelerini raporlaştırmamızı istedi.

“İçeriği bilmiyoruz!

“-Peki; neyi anlatacaksınız? İmralı’da süren görüşmelerin… Hadi; daha açık söyleyeyim, yapılan pazarlıkların içeriği hakkında bilgi verildi mi size?

“-Hayır. İçerik konusunda hiçbir bilgi verilmedi. Biz sadece halka gidip, akan kanın durmasını ve diyalog sürecinin başlamasının ne kadar gerekli olduğunu anlatacağız.

“-Süren pazarlığın, karşılıklı olarak verilen ödünlerin detayını bilmeden yapacağınız bu iş, sizin sırtınıza da büyük bir sorumluluk yüklemiyor mu? Yani; yarın öbür gün asla savunamayacağınız ödünlerin verildiği ortaya çıkarsa, faturanın iktidar kadar size de kesileceğini biliyor musunuz?

“-İçeriği bilmememiz büyük eksiklik tabii. Bunu ben de Başbakan’a söyledim. Ama bizden istenen, bu barış projesine genel bir destek sağlamak.

“-Ya ne olduğunu bilmeden satacağınız mal ayıplı çıkarsa? Müşteri üreteni değil, satanı; yani sizi sorumlu tutmayacak mı?

“-Ayıplı bir şey çıkarsa; ben de itiraz ederim zaten… İçeriği belli olmayan bu görüşmelerden kamuoyunun kabul edemeyeceği ödünler verildiği ortaya çıkarsa, elbette destek vermem…

“-Ancak sizin işiniz iki ayda bitecek. Yani malı zaten satmış olacaksınız. Ondan sonra itiraz etmenizin kime ne faydası olacak? Ya da şöyle sorayım: Birileri bu uygulamada, sizin desteğinizi almış gibi görünüp, gerisini önemsemiyor olabilir mi?

“-Orasını bilemem…”( Mustafa Mutlu, Vatan, 06.04.2013)

Yukarıdaki açıklamada da görüleceği gibi KESK Başkanı, Yönetim Kurulu kararıyla katılmamış; birey olarak katıldığını söylüyor “Akil adamlar”a. Aradan yaklaşık 10 gün geçti, bugüne kadar KESK Yönetiminden Lami Özgen’in “akil adam” olması ile ilgili net bir açıklama gelmedi. Sadece, ABD Emperyalistlerinin BOP Projesi’nin bir devamı olan “barış süreci”ni övdüğü 17 Nisan tarihli açıklamasında; “KESK bu süreçte; Akil İnsanlar komisyonuna yönelik bütünlüklü bir değerlendirme yapamamıştır.” gibi tatmin edicilikten uzak bir açıklama yaptı.    Biz de susuş ikrardan gelir, diye eleştirimizin merkezine KESK’i aldık. Bu konuyla ilgili doyurucu bir açıklama yapılana kadar da bu tavrımız devam edecektir.

Aslında KESK, Türk Solunun büyük bir kısmının Sevrci Sahte ve Soytarı Solluğa geçtiği yıllardan beri benzer tavırlar gösteriyor. Yani gerçekte KESK’in tavrı yeni değil. 12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa ile ilgili Referandumda KESK, güya üyelerini tarafsız bıraktığını açıklamıştı. Ancak Genel Başkanı “yetmez ama evet”çi olarak, DTP’liler ve Sevrci Sahte Sol ise Anayasa Referandumunu “boykot” ederek Tayyipgiller’e destek olmuşlardı.

Yine bunların yönetimindeki KESK ve Eğitim-Sen, son olarak “serbest kıyafet uygulaması” adı altında 2012 Aralık ayında önce “eşofmanlarımızla geleceğiz” diye açıklama yapmışlar, bu “sulu” eyleme tabandan tepki geldiğinde ise çark ederek “sivil geleceğiz”, diye açıklama yaparak eylemi gerçekleştirmişlerdi. Daha sonra bunların açtığı kapıdan giren Şeriatçı Memur-Sen/Eğitim Bir-Sen Ocak 2013’de bir günlük serbest kıyafetlerle okula gelme eylemi yaptılar. Ardından mazlum milletlerin emperyalistlere karşı ilk zaferi kabul edilen Çanakkale Zaferi’nin yıldönümü olan 18 Mart tarihinden beri de Şeriatın simgesi olan Türban ile başta okullar olmak üzere tüm kamu kurumlarına gelmektedirler. Kontrgerilla’nın özel örgütü MHP uzantılı Türk Kamu-Sen de işyerlerine gönderdiği yazı ile türban eylemine desteğini açıklamıştı.

Biz KESK’in “Yeni KESK”e dönüştürüldüğünü yıllardır söylüyoruz. KESK’in mücadele Tarihinden, Geleneklerinden ve İlkelerinden hızla uzaklaştığını defalarca yazdık. KESK Tarihini, Geleneklerini ve İlkelerini 1968’de yapılan Devrimci Eğitim Şurası’nda TÖS Başkanı Fakir Baykurt şöyle açıklıyordu:

“(…)

“Ezilen uluslara örnek ve önder olan Kurtuluş Savaşı’mızdan sonra, Kurtuluş savaşlarını bütünleyen temel yapı değişikliğini sağlayacak köklü reformları yapmalı; toprakta, maliyede, eğitimde ciddî tedbirler almalı ve ulusumuzu, içerde ileri, borçsuz, bayındır; dışarda ‘tam bağımsız’ duruma getirmeliydik.

“(…)

“1922’de sömürgeci devlet askerlerini topraklarımızdan kovduğumuz zaman Düyun-u Umumiye’nin alacakları bitmemişti. Lozan’da yeni senetlere bağlanan borçların son taksiti 25 Mayıs 1964’te kapandı. Kurtuluş Savaşı günlerinde Amerika bize mandaterlik öneriyordu. Mustafa Kemalciler bunu reddettiler. 1947’de Truman Doktrini ve Marshall Plânı çerçevesi içersinde, dış yardım ve kredi olarak belki daha kötüsünün içine düştük. Alım satımda, askerlikte, eğitimde yeniden bağımlı koşullara girdik.

“(…)

“Yoksul köylü çocuklarının orta kolaylıkta girebileceği okullar imam Hatip okullarıdır. Yoksul köylü çocukları buralarda orta derecede meslekî öğretim görüyorlar. Yüksek öğrenime atlamaları ancak bu okullardan geçmekle mümkün oluyor. Sistem, bir teokratik eğitime girip çıkmadan yüksek öğrenime kavuşmanın yollarını yoksul çoğunluğun çocuklarına kapamıştır.

“(…)

“Devletin ve Eğitimin yöneticileri, bizim tarafsız kalmamızı istiyorlar. Kurtla kuzunun adil olmayan mücadelesinde tarafsız kalmak, güçsüz kuzunun karşısındaki güçlü kurdu kendi gücümüz kadar güçlendirmek demektir. Tarafsızlık, çağdaş aydının, çağdaş eğitimcinin şiarı olamaz.

“(…)

“Kılavuzu Amerika olan Türk eğitimi, gene Amerika’nın kılavuzluk ettiği bozuk ve zayıf bir ekonomik temel üzerinde, bir türlü belini doğrultamamakta ve çıkmazdan kurtulamamaktadır. 20 yıldır Amerikalıların Türk eğitimine sokup uyguladığı proje sayısı, program geliştirmeden Barış Gönüllüsüne ve öğretmen yetiştirmeye kadar 20’yi bulmuştur. Amerikalı uzmanlar AID Türkiye Misyonu yoluyla, eğitimin en nazik alanlarına kadar girmişler, hatta onun plânlamasına kadar sokulmuşlardır.” (Fakir Baykurt,  1968 Devrimci Eğitim Şurası Açış Konuşması)

Konuşma coşkulu ve çok uzun, bu yüzden kısaltarak belirli bölümlerine yer verebildik. Bu konuşmada da görüleceği gibi mücadele tarihimizde tarafsızlık yok, hele hele emperyalistlerin güdümündeki bir plan ve projede yer almak hiç yok. Bu tür davranışlar daha o zamandan ihanet olarak tanımlanıp mahkûm ediliyor. Bugünkü KESK’i bu konuşma temelinde, geçmişimizden günümüze ayna tutarak değerlendirdiğimizde KESK’in köklerinden, Tarihinden ve ilkelerinden koptuğunu çok net olarak ifade edebiliriz. Fakir Baykurt’un konuşması üç temel ilke etrafında şekilleniyor.

Antiemperyalizm

Antifeodalizm

Antisovenizm

KESK bugün üç ilkeden de tamamen uzaklaşmıştır. Kaldı ki KESK Genel Başkanı demokratik kitle örgütlerinde uygulanması gereken en temel ilke olan “demokratik merkeziyetçilik” ilkesini dahi uygulamayarak yok saymıştır. Dolayısıyla KESK Genel Başkanı Kürt Sorunu’nun emperyalist çözümünün bir “enstrümanı” olan  “akil adam”lıktan hemen çekilmeli, üyelerinden ve halklarımızdan özür dilemeli, özeleştiri vermelidir. Ancak o zaman tarihiyle, kökleriyle ve ilkeleriyle bağ kurabilir.

Son söz olarak bir kez daha hatırlatalım; Kürt Sorunun iki çözüm yolu vardır.

1-Emperyalist Çözüm

2-Devrimci Çözüm

Üçüncü bir yol yoktur. Son günlerde siyasi gündemin en ön sırasında yer alan ve adına “çözüm”, “barış” denilen olay; emperyalist çözümdür. Emperyalistlerin güdümünde uydu bir Kürt Devleti kurmaktır amaçları. Çözüm diye yutturmaya çalıştıkları proje, başta Kürt Halkı olmak üzere Bölge Halklarına kandan ve gözyaşından başka bir şey getirmeyecektir. Bu emperyalist çözüm; bin yıldır kardeşçe yaşamış, etle tırnak gibi olmuş, beraber ağlamış beraber gülmüş, Alparslan’ın ordularında derebeyleşmiş Bizans’a karşı birlikte savaşmış, Fatih’in ordularında çağ açmış çağ kapamış, Antiemperyalist Birinci Kurtuluş Savaşı’mızda emperyalist yedi düveli bu topraklardan birlikte kovmuş iki halkın arasına kan davasını sokacaktır. Kısacası emperyalist çözüm, Yugoslavya’da, Irak’ta, Libya’da, Afganistan’da ve bugün Suriye’de olduğu gibi kan ve gözyaşından başka bir şey getirmeyecektir.

Dolayısıyla tarihî bir sorumluluğun yükleri bizim omuzlarımızdadır. Ülkemizi içinde bulunduğumuz bu karanlık dönemden kurtarmak için;

ABD ve AB Emperyalizmine karşı,

Feodalizme, Ortaçağcı Şeriata karşı,

Şovenizme karşı, tüm halk kesimlerini örgütlemeli ve mücadele etmeliyiz.

Ancak bu ilkeler etrafında birleşirsek; alınteriyle geçim sağlayan, çalışan ve ezilen halklarımızı uyandırabilir ve örgütleyebiliriz. İşte o zaman tüm emekçi halklarımızla omuz omuza vererek ABD ve AB emperyalizmini bozguna uğratabiliriz. Türkiye o zaman hiçbir emperyalist gücün, özellikle AB-D’nin asla sarsamayacağı-etkileyemeyeceği sarp bir kale olacaktır.

İşte o zaman bu topraklarda analar ağlamayacak, kuracağımız Türk Kürt Halk Cumhuriyeti’yle  halklar gerçek barışa kavuşacak ve Türkiye bugünkü Türkiye’den bir milyon defa daha sağlam ve güçlü olacaktır.

 

Kahrolsun Emperyalizm!

Yaşasın Sosyalizm!

Yaşasın Halkların Kardeşliği!

Kurtuluş Partili

Eğitim ve Bilim Emekçileri