Kaçak Saray’ın acınası avanesinden bir kesit…

24.05.2022
53
A+
A-

Birincisi; kör cahil, su içer, nefes alır gibi yalan söyler… Saraylara da doymaz, dolar, Avro, altın dolu küpler edinmeye de… Devşiricisi ve yapımcısı ABD Emperyalist Haydudunun bir dediğini de iki etmez.

İkincisi; ansiklopedilerle çalışan, araştırmacı gazeteci fakat cesaret ve ahlâk yetersizliğinden dolayı Kaçak Saraylı Hafız’ın yancısı…

Üçüncüsü; ne idüğü belirsiz, keser kaçığı, Kaçak Saray’da istihdam edilen Tosuncuk…

Dördüncüsü; doğa kurbanı, acınası bir kaset tutsağı ve de Kaçak Saray’ın Arka Bahçeli’si…

Şimdi bakalım bu vatandaşların serüvenlerine…

 

1- Birkaç gün önce ne dedi Kaçak Saraylı Hafız, Adana’ya kandırmacayla topladığı gençlerin karşısına çıkıp?

Şunu:

“Abdülhamid Han’ın hayatı boyunca, devrinin emperyalistleriyle ve onların içerideki maşalarıyla mücadele etmiş bir medeniyet ve millet sevdalısı olduğunu dile getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları kaydetti: ‘Varsın birileri Gezi olaylarını Abdülhamid Han’ın devrilişine benzeterek emperyalistlere selam dursun, biz ecdadın izinden yürümeyi sürdüreceğiz. Tabiî burada altılı masanın etrafında buluşanlara tek tek, Abdülhamid nezdinde yapılan bu ecdat, tarih ve değer düşmanlığına katılıp katılmadıklarını sormak da hakkımızdır. Öyle ya gençlerimizin, kimin kim olduğunu, hangi müşterekler etrafında buluştuğunu bilmeye hakkı var. Siz, işte bu emperyalist ağızlılara hak ettikleri cevabı verecek gençliksiniz. Gençler, Sultan Abdülhamid’e laf atan, dil uzatan hanımefendiye şunu sormak lazım, 33 yıl ‘hasta dev’ diye takdim edilen Osmanlı’yı bir karış toprak kaybetmeden yöneten Sultan Abdülhamid’e hakaret, haddini aşmaktır ve bu haddini aşanlara bu millet inanıyorum ki 2023 seçimlerinde haddini bildirecektir. Meral Hanım sen kim, Sultan Abdülhamid’e saygısızlık kim. Ve o altılı masada olanlardan, isim vermeyeceğim, üç tanesi var ki bunlar Sultan Abdülhamid’e bugüne kadar laf söyletmemişlerdi, şimdi ne oldu bunlara da sus pus oldular. Ne oldu bunlara da aynı masanın etrafında oturdukları hâlde Sultan Abdülhamid cennet mekân, ona laf atanlara haddini bildiremediler. 33 yıl dile kolay. Bu millet, ecdadına hakaret edenlere haddini bildirecektir. Bu akşam buradan ben ilk sinyali veriyorum.” (https://tccb.gov.tr/haberler/410/137999/-tum-hayallerimizi-genclerimizle-birlikte-kuruyoruz-tum-hedeflerimizi-genclerimizle-birlikte-belirliyoruz-)

Ne diyor, saraylara ve kamu malı aşırmaya doymayan Tayyip nam Hafız?

Abdülhamid Han’ı 33 yıllık saltanatı süresince bir karış toprak kaybetmemiş…

Acaba öyle mi?

 

2- Şimdi gelelim, 10 yıla yaklaşan bir süredir hem “Sol” oynayıp hem de Tayyip’in iki numaralı yancılığını yapan (birincisi; bunun yetiştiricisi, hocası, Bin Kalıplı Doğu Perinçek’tir) Soner Yalçın’ın 13 Ocak 2015’te II. Abdülhamid’e ilişkin yazdıklarına:

***

II. Abdülhamit hayranları önceleri “II. Abdülhamit hiç toprak kaybetmedi” yalanına sarıldı. Olmadı… Çünkü…

Neleri kaybetmedik ki; Mısır, Girit, Tunus, Sudan, Teselya, Niş, Habeşistan, Kıbrıs, Romanya, Karadağ, Bulgaristan, Bosna Hersek, Artvin, Kars, Ardahan, Van’ın bir bölümü…

Sadece toprak kaybı değil…

II. Abdülhamit, özellikle Kafkasya ve Balkanlar’da uygulanan sistemli yok etme politikası karşısında, buralardaki halkını koruyamadı ve göç taleplerini kabul etmek zorunda kaldı. Osmanlı Devleti muhacir resmi belgelerine göre, bu dönemde katliam, açlık ve hastalıktan yaklaşık 500 bin kişi hayatını kaybederken, kurtulan yaklaşık 2 milyonu aşkın kişi göç etmek zorunda kaldı.

Örneğin… 93 Harbi sonucunda, resmi istatistiklere göre, Rumeli’den 767.339; Batum ve Kars havalisinden yaklaşık 300 bin kişi Anadolu’ya göç etti.

Fakat…

Üzerinde durulmayan önemli bir kayıp daha var:

Osmanlı’yı yarı sömürge ülke haline getiren ekonomik anlaşmaların altında da II. Abdülhamit’in imzası var!

Bizim resmi tarihimiz, “toprak alma”- “toprak kaybetme” üzerine inşa edilmiştir.

Meselelerimizi hiç ekonomik temelli tartışmıyoruz. Bu da gerçekleri görmemizi engelliyor.

II. Abdülhamit’in siyasetinin ekonomisine bakmak gerekiyor ki, gerçekler tam olarak anlaşılabilsin…

Gözden kaçırılan o hakikat şu…

AYNI YOLUN YOLCUSU

Borç istemenin onur kırıcı olduğunu düşünen Osmanlı, Kırım Savaşı’nın getirdiği maliyetin altından kalkamayınca, -zaten bozuk olan maliyesini düzeltebilmek için- tarihinde ilk kez dış borç almak zorunda kaldı.

Müttefikleri İngiltere ve Fransa da dış borçlanmayı teşvik etti.

Bunun üzerine Osmanlı, Londra’da Palmer, Paris’te Goldschmidt kurumlarından 24 Ağustos 1854’te, (Mısır’dan gelecek vergi karşılık gösterilerek) 3 milyon İngiliz lirası borç aldı. (Kaçak Ak Saray gibi, borcun bir bölümü Dolmabahçe Sarayı’nın yapımına harcandı!)

Bu ilk borçtan sonra alınan borçların ardı arkası kesilmedi…

Osmanlı; 1854-1875 döneminde 15 sözleşmeyle toplam borcu, 239 milyon lira oldu. Borçların verimli kullanılamaması sonucu, değil borçlar, faizleri bile ödenemez hale geldi. 1874’te devlet mali iflasın eşiğine geldi; çünkü dış borç anapara ve faiz ödemeleri bütçe gelirinin yüzde 73’üne ulaştı. Osmanlı, 1876’da morotoryum ilan etti. Osmanlı sarrafları, bankerleri ayaklandı ve Avrupalı alacaklılar Londra ve Paris’te miting yaptı.

Abdülaziz askeri darbeyle tahtan indirildi…

  1. Murat’tan sonra tahta oturan II. Abdülhamit, önce iç borç alınan finans kurumlarıyla anlaştı; 10 Kasım 1879’da “rüsumu sitte” sözleşmesi yaptı. 10 yıllık süreyle; tuz, ispirto, tütün tekeli, damga resmi, alkol vergisi, bazı belirli bölgelerdeki balıkçılık vergisi ve ipek böceği kozasından alınan dört ayrı dolaylı vergi gelirlerini alacaklı Galata bankerleri ile İngiliz-Fransız ortaklı Osmanlı Bankası eline verdi.
  2. Abdülhamit, dış alacaklılar Avrupalılarla da anlaştı; ve 20 Aralık 1881’de Muharrem Kararnamesi ile Osmanlı maliyesini uluslararası mali denetime açtı. Yani, ilk kez devletin iktisadi faaliyetlerinin yönetimi yabancıların kontrolüne verildi.

Böylece… İç alacaklılara Osmanlı tahvilatı verildi. (Ki, bunlar “Avrupa sermayesi gelsin ve tahvillerimizin değeri artsın” diye seslerini çıkarmadı.)

Yani, tuz, ipek, tütün, alkol, balık, gümrük, gelir, damga resmi vergileri Avrupalı alacaklılara verildi. Bununla beraber Avrupa sermayesinin etkinliği artırdı; yabancı şirketlere çok büyük imtiyazlar verildi.

II. Abdülhamit’in marifetleri bitmedi…

Osmanlı’nın borç ödemelerini güvence altına almak; vergilerini toplamak ve mali denetimini yapmak amacıyla, İngiliz ve Fransızların himayesinde Düyun-u Umumiye kurulmasını onayladı.

Osmanlı battıkça battı…

II. Abdülhamit borç almayı sürdürdü; 1886, 1888, 1890, 1891, 1893, 1894,1896, 1902, 1903, 1904, 1905’te borç anlaşmaları imzaladı.

II. Abdülhamit’in bu borçlarını Atatürk Cumhuriyet’i ödedi! (https://odatv4.com/guncel/erdogan-in-tarih-bilgisi-hurafeye-dayaniyor-kaybedilen-yerleri-tek-tek-yazalim-239365)

***

Görüldüğü gibi S. Yalçın, deneyimli bir araştırmacı gazeteci olduğu için hep ansiklopedilerle, kitaplarla vb. yayınlarla çalışır.

Fakat, yukarıda da belirttiğimiz gibi, gazeteciliğin sınırlarını aşıp siyasi fetvalar da vermeye başladı mı, sistematik bir düşünceye, diyalektik bir mantık ve metoda ve de yeterli cesaret ve ahlâka sahip olmadığı için savrulur gider. Tayyip’in bile antiemperyalist, NATO karşıtı olduğunu iddia edecek kadar zırvalar, dağıtır. Tayyip’in yaptığı bütün soygun, vurgun, talan ve ihanetleri ve Amerikan piyonluklarını yok sayarak hep onu masumlaştırmaya çalışır. “Erdoğan’ı yakın çevresi yanıltıyor. Erdoğan bunu bilmiyor”, gibisinden onun kasıtlı, bilinçli ihanetlerini, Kuvayimilliye, Mustafa Kemal ve Laik Cumhuriyet düşmanı oluşunu, vatan satıcı oluşunu yok sayar…

 

3- Bu da kaşar gerici, keser kaçığı, ne idüğü belirsiz bir saray beslemesidir, saray Tosuncuğudur. Murat Bardakçı nam bu vatandaş, 08.10.2018 tarihinde Kaçak Saray’ın “Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu” üyeliğine atanmıştır. Tayyip’in imzasıyla tabiî.

Daha önce de söz ettiğimiz gibi, bu ve Kaçak Saray’daki diğer kurullar, aslında gerçek bakanlıklardır. Diğerleri ise binaları, çalışanları ve bakanlarıyla birlikte sanaldır. Kaçak Saray’daki bu kurulların getir götür işlerini yapan zavallıcıklardır, oraların mensupları.

Murat Bardakçı da o tarihlerde Ortaçağcı Tarihçi Erhan Afyoncu’yla birlikte Haber Türk Televizyonunda “Tarihin Arka Odası” adlı programında II. Abdülhamid’e ilişkin şu değerlendirmede bulunmuştu:

***

Sultan Abdülhamid döneminde kaybedilen topraklar:

Tunus: 163.610 kilometrekare,

Mısır: 1 milyon 81 bin 992 kilometrekare, yani bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nden daha büyük. Bugün 776 bin kilometrekare, o zaman 1 milyon 81 bin 992 kilometrekare. Ver Yunus, Çarşaf Belgesini getirttim de yukarıdan…

Efendim, Kıbrıs: 9 bin 251 kilometrekare.

Sırbistan: 77 bin 414 kilometrekare.

Karadağ: 13 bin 812 kilometrekare.

Romanya: 238 bin 391 kilometrekare.

Toplam: 1 milyon 592 bin 896 kilometrekare.

Yani bugünkü Türkiye Cumhuriyeti arazisinin iki katı…

Sayın seyircimiz Serhat Bey bir liste daha eklemişler. Bakın sevgili seyirciler, bunları ne Sultan Hamid’i ne bir başka hükümdarı küçümsemek, Tarihteki değerini azaltmak maksadıyla söylemiyorum. Bunlar, abartmayalım, uçmayalım, uydurmayalım, onun için söylüyorum.

Yani Sultan Hamid 33 yıllık iktidarı boyunca tek karış toprak vermemiştir, diyen yalancılar, maalesef bu ifadeyi kullanmak zorundayım, Sultan Hamid zamanında Osmanlı İmparatorluğu’nun 1 milyon 592 bin 896 kilometrekare toprak kaybettiğini ya bilmeyecek derecede cahil, veyahut bunu gizleyecek derecede sahtekârdırlar.

Efendim, Padişahın eşleri…

Nazikeda Başkadın Efendi, Bedrifelek Başkadın, Kadın Efendi, Safinaz Nur Efsun Kadın Efendi, Bidar Kadın Efendi, Dilpesent Kadın Efendi, Mezide Mestan Kadın Efendi, Emsal-i Nur Kadın Efendi, Müşfika Kadın Efendi, Sazkâr Hanımefendi, Peyveste Hanımefendi, Fatmapesent Hanımefendi, Behice Hanımefendi, Saliha Naciye Hanımefendi. Üç Kadın Efendi, hanımefendi daha var…

Efendim, Beyoğlu Kassam Mahkemesinden çıkan bir veraset ilamı var Sultan Hamid’in. 16 hanım gözüküyor… (https://odatv4.com/guncel/erdogan-bardakci-nin-bu-videosunu-izlemesin-239462)

***

Görüldüğü gibi M. Bardakçı, üç yılı aşkın bir süredir akıldaneliğini yaptığı Tayyip Hafız’a hayranı olduğu II. Abdülhamid’in bile ne yaptığını ve ne olduğunu daha öğretememiştir…

Ha, burada şu da denebilir:

Adam öğretmek istedi de öğrenci öğrenme kabiliyetinden yoksundu, ne yapsın…

Gayrı orasını biz bilemeyiz. Fakat her iki durumda da bu Bardakçı nam saray beslemesi hiçbir iş yapmamış ya da yapamamış Kaçak Saray’da. Bedavadan beslenmiş Saray Mutfağından ve on binler tutarındaki maaşı cebe indirmiş. Eee, Tayyip’in Kaçak Saray Saltanatı da böyle olur işte…

Şimdi soralım Murat Bardakçı’ya:

33 senelik saltanatında II. Abdülhamid bir karış toprak vermemiştir, diyen Tayyip nedir sence?

“Cahil” mi “sahtekâr” mı?

 

4- Şimdi de gelelim, içler acısı vatandaşa…

Malum sebepten dolayı Tayyip ne derse bu vatandaş mecburen tekrarlayacaktır söyleneni. Hem de şeddelendirerek… Şöyle havaya şaplaklar filan savurarak, ağzından köpükler saçarak…

Ne yapsın, zalim kaderi işte onu da böyle oynamaya mahkum etmiş…

Bakın, bu konuda söylediklerine:

“Son günlerde Sultan 2. Abdülhamid Han ile ilgili, aklı ve ahlakıyla imparatorluğu ayakta tutan hünkarımızı istibdat ile bir ananlar milli tarihimize yabancıların gözü ile bakan sefillerdir. Abdülhamid’i kim sevmiyorsa onlara dikkat edeceğiz. Abdülhamid’i kimler sevmiyorsa, tedavi edilmemiş kuyruk acısını hala kimler çekiyorsa onlara dikkat edeceğiz çünkü onlar Batı’nın içimize yuvalanmış etki ajanlarıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nda tahta çıkan hiçbir padişah, asla ve kat’a kendi çıkarını devletinin ve milletinin çıkarı üzerine görmemiştir. 1900’lü yılların başında sahnelenen kahpe oyunların günümüzdeki mültezimleridir.

“Madem tarihi bilmezler gerçeğe neden kara çalarlar. Gafiller tarihimizden ne istiyorlar?

“Abdülhamid’i sevmeyenler bizim de sevmediklerimizdir. Ermeni çetecileri, siyonistler, sömürgeciler, casuslar, Türk ve İslâm düşmanları Abdülhamid’i sevmez. Erdoğan bugünün Abdülhamid’i gibi görülüyorsa bizce bir sorun yoktur, hatta bununla gurur duyarız.” (https://odatv4.com/guncel/devlet-bahceli-abdulhamit-i-savundu-239548)

Bu acıklı vatandaş, kasetinden dolayı tutsak düşmeden önce, Tayyip hakkında bakın neler diyordu:

“Sen eskiden de Milli Görüş gömleği giymiştin. Nasıl oldu, ne zaman çıkardığını sen hatırlamıyorsan, ben sana hatırlatayım. Şimdi giydiğin yeni gömleğin önünde Amerika, arkasında Avrupa Birliği yazıyor. Şimdi de kalkmış aklınca yiğitlik taslıyor. Milletten aldığım güç bir gün gerçekleşirse, seni Yüce Divan’a göndermezsem namerdim. Korkmadığını ispat etmek istiyorsan, topla Meclisi dokunulmazlıkları kaldır, oradaki iki dosyanla nasıl Yüce Divan’a gideceğini göreceksin. O zaman dizinin bağı çözülecek, Yüce Divan yolunda da çökeceksin, aynen Gediktepe’de olduğu gibi. O nedenle bu referanduma ‘hayır’ demek AKP’ye ‘hayır’ demektir, AKP’ye çeki düzen verdirmektir. AKP’liler dahil bu ülkeyi felakete sürüklemeyi önlemektir. Bunun için 12 Eylülde mutlaka sandığa gidin AKP’ye dersini verin.” (8 Ağustos 2010, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/bahceli-seni-yuce-divana-gondermezsem-namerdim-15511815)

“Twitter kapatandan cumhurbaşkanı olmaz, adaletten kaçandan, rüşvetçilere kol kanat gerenden cumhurbaşkanı olmaz, evdeki paralarını sıfırlarken haysiyeti sıfıra düşürenden cumhurbaşkanı olmaz. İki yanlıştan bir doğru çıkmaz, tekeden süt sağılmaz, balda tuz bulunmaz, suda ateş yanmaz, Recep Tayyip Erdoğan’dan da Cumhurbaşkanı olmaz.” (8 Nisan 2014, https://www.haberturk.com/gundem/haber/936945-tekeden-sut-sagilmaz-erdogandan-cumhurbaskani-olmaz)

“Be hey densiz, be hey kanun tanımaz, ahlak bilmez… Sen cumhurbaşkanısın sen devletin başısın. Ne geziyorsun meydan meydan, bizimle ne uğraşıyorsun. Kahramanmaraş sana güvendi oy verdi, bunu zelil etmeye ne hakkın var? Erdoğan oyundur yalandır, aldatmadır, komplodur, tuzaktır, riyadır, ihanettir.” (6 Mart 2015, https://www.yeniakit.com.tr/haber/bahceliden-erdogana-hakaret-ustune-hakaret-72122.html)

Bunları diyen vatandaş şimdi Saray’ın Arka Bahçe’sinde esir edilmiş halde ise, insan bu şahsa acımaz da ne yapar?..

Biz de bir canlı olduğu için acıyoruz sadece, inanın…

İşte burjuva siyasetçilerinin, aydınlarının, tarihçilerinin hazin halleri budur, arkadaşlar…

İsterseniz onları baş başa bırakalım, ne yaparlarsa yapsınlar. Birbirlerine ne derlerse desinler…

Biz de Tayyipgiller’in iki önemli rol modelini, idolünü ele alıp bunların içyüzlerini teşhir etmiştik 16 Haziran 2019’daki Partimizin Dördüncü Kongresinde. Bunlar kimin yolunu izliyorlar, neden bu kişilere hayranlar, anlaşılsın istemiştik.

İşte o Kongrede II. Abdülhamid’e ilişkin söylediklerimiz, değerlendirmemiz:

***

Şimdi bunların idolleri var değil mi, Tayyipgiller’in? Nedir geçmişe dönük en büyük idolleri?

Bir Yoldaş: Abdülhamit.

Nurullah Ankut Yoldaş: Abdülhamit değil mi? Abdülhamit, arkadaşlar.

Şimdi Abdülhamit neymiş, kimmiş, şuradan Naim Babüroğlu diye bir eski asker, Denizci, Tuğgeneral mi olacak? Hatırladığım kadarıyla evet. O aktarmış buraya. Genelde “70’lik Bir Subayın Anıları”ndan aktarıyor. Aktarmalar yapmıştım daha önce bu kitaptan, hatırlarsınız. Rahmi Apak diye.

Av. Sait Kıran Yoldaş: “Ermeni Meselesi Üzerine”.

Nurullah Ankut Yoldaş: Ermeni Meselesi Üzerine. Doğru hatırladın Sait. Yani Balkan Savaşı’ndan, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na, Kurtuluş Savaşı’na katılmış bir subayın anılarından. Anılarını yazmıştı. Türk Tarih Kurumu kitaplarından çıkmıştı da aktarmalar yapmıştım ben.

Şimdi bu da, Babüroğlu da, oradan aktarmalar yapıyor. Yani güzel yerinden koymuş. O yüzden bunun da hakkını yemeyelim, buradan okuyalım, dedim. Abdülhamit ne yapmış, neymiş yani kısaca şuradan…

Diksiyonum düzgün diyen ve sesim de gür diyen bir arkadaş, aday. Kendini öyle tanımlayan bir genç arkadaşımız varsa utanıp sıkılmasın. Ben de biraz çay içerek boğazımı ıslatayım…

Yoldaşlar: Sait okusun.

Nurullah Ankut Yoldaş: Daha genç bir arkadaş lazım Yoldaşlar.

Tabiî ya… Arkadaşların hemen aday olması gerekir.

Tane tane, sakin sakin okuyacaksın. Bir otur Amcam. Ayakta olma, otur. Ayakta olursan belki dalgalanır sesin.

“Osmanlı Devleti’nin Çöküşü ve Çağdaşlaşmaya Engel Olan Cehalet

“Rahmi Apak, İkinci Abdülhamit Dönemi’nde, Balkan ve Kurtuluş Savaşı’nda görev yapan bir subaydır. “70’lik Bir Subayın Anıları” kitabında, Balkan Savaşı sırasında yaşadığı bir olayı şöyle anlatıyordu:

“(…) Bir yerde, küçük bir sırt üstünde yedi sekiz subayın daire şeklinde bir şeyler yaptıklarını gördüm, hayvandan inerek onların yanına sokulduk. Subaylardan birisi, Kur’an’ı ortasından bir iple bağlamış, bu ipe bir anahtar geçirmiş, mukaddes kitabı çeviriyor sonra bırakıyor. Yedi sekiz defa bükülmüş olan ip dolayısıyla bu defa geriye dönen ve sonra sağa sola ufak hareketler yapan Kur’an, nihayet kuzey istikametinde durunca kitabı çeviren subay: ‘İşte kitabın gösterdiği istikamet, bizim için hayırlı olacak istikamet burası, yani Loşna istikameti. Cavit Paşa’nın bulunduğu yer’ dedi. Meğerse bu subaylar yarım saatten beri hangi istikamete gidilmesi gerektiğini tartışmışlar… Loşna’da Cavit Paşa’ya katılacak olurlarsa Sırplara teslim olacaklarını ve Sırpların ise Türk askerine iyi davrandıklarını, hâlbuki Ordu Komutanı’nın emri gereğince Fiyeri’ye gidecek olurlarsa Yunanlıların Türk esirlerini öldürdüklerini tartışıp durmuşlar. Kur’an falına başvurmaya karar verilmiş. Sonuçta bu gruptan beş subay Kur’an falının gösterdiği istikamette (Ordu Komutanı’nın emrinin tersine) yola çıktılar,

Nurullah Ankut Yoldaş: Bir dakika Volkan Yoldaş. Yani bunlar eğitimli güya, subaylar, arkadaşlar. Sıradan er değil yani. Bu Kur’an falıyla istikamet belirleyenler. Yani eğitimin (askeri eğitim ki, en önde gelen eğitim o zamanlar) seviyesi, durumu bu… Evet.

“diğer iki subay da ordunun talimatına göre Fiyeri’ye gitmek üzere bize katıldılar… Çok şükür ne Yunanlılar ne de Sırplılar, Türk Ordusu’nun sığındığı bölgeye ilerleyemediler…

“İşte, ordu komutanının emirlerini, savaşta bile yok sayan bu zihniyet, Balkan faciasını ve Osmanlı Devleti’nin sonunu böyle hazırladı. Orduda savaş kuralları ve harp sanatının yerini dini hükümlerin alması sonucu, Balkanlar elden çıkmış ve 600 yıllık Osmanlı Devleti yok olmuştu.”

Nurullah Ankut Yoldaş: Bir dakika Volkan Yoldaş. Demek ki arkadaşlar, Batı kapitalizme geçmiş, modern ekonomiyi ve teknolojiyi yakalamış, ona uygun askeri tekniği oluşturmuş, askeri eğitim vermiş ve ordu oluşturmuş. Şimdi onun karşısında şu ordunun başarılı olmasına imkân var mı? Evet yoldaş.

“Rahmi Apak, aynı kitapta şöyle diyordu:

“(…) 1905 yılında Balkanlar’da siyasi gerginliğin artması ve Bulgar komutacılarının da işi azıtmaları üzerine, Harp Okulu’nun bizim önümüzdeki son sınıfının acele sınavlar yapılarak, öğrenciler üç ay önce subay yapılmıştı… Bu yeni subaylar, zorla camiye gitmeyi ve zorla namaz kılmayı kabul etmediklerinden, biri tarafından padişaha ayaklanma diye jurnal edilmişti. Okullar Bakanı ve Tophane Mareşali ünlü Zeki Paşa koşarak okula geldi. Kısa bir sorgulamadan sonra subay olmuş üç öğrenciyi, üç bin arkadaşının önünde, kendi eliyle üniformalarını söküp subaylıktan atıldıklarını söyleyerek şöyle devam etti: ‘Efendiler, siz hepiniz adi ve fakir ailelerin evlatlarısınız. Padişahımız Efendimizin ekmeğini yiyerek burada okudunuz, subay oldunuz. Buna şükretmeyerek üstlerinize itaatsizlik etmişsiniz. Bunu padişahımız haber almış. Beni gönderdi ve size şu sözleri söylememi irade buyurdu: Efendimizin size hiç ihtiyacı yoktur. Sizin gibi binlercesini, vapurlara doldurarak denizin dibine dökebilir. Efendimize ancak sadık kullar gerekir, bunu böyle bilesiniz. Padişahım çok yaşa’ dedi, döndü, gitti.”

Nurullah Ankut Yoldaş: Bir dakika Volkan Yoldaş. İşte Abdülhamit’in uygulaması. Subayları böyle yetiştiriyor işte. Namaz kılacak, camiye gidecek, padişahım çok yaşa, diyecek. Yoksa aynı kafa… Savaş sanatını öğretme diye bir şey yok. O konuda bir çaba, bir eğitim, bir sınav yok. Sadece ölçüt bu. E, şimdi bundan ordu olur mu, arkadaşlar? Olmaz. İşte Tayyip de aynen bunu oluşturuyor şimdi. Askeri okulları kapattı. Askeri hastaneleri kapattı. Harbiye’yi kapattı. Ne yaptı? Ortaçağcı…

Av. Doğan Erkan Yoldaş: Türbanı serbest bıraktı.

Nurullah Ankut Yoldaş: Türbanı serbest bıraktı. Ondan sonra…

Bir Yoldaş: 6 aya indirdi.

Nurullah Ankut Yoldaş: Evet, altı aya indiriyor, arkadaşlar.

Bir akademi kurdu. Onun da başına Ortaçağcı birini getirdi. Evet, arkadaşlar.

“İşte, despotluğun mareşali, kendi zorba efendisinden, (Sultan II. Abdülhamid) aldığı emri böyle yerine getirdi.”

“Rahmi Apak’ın, Osmanlı Dönemi’ni yansıtan diğer bir anısı:

“Biz öğrenim gördüğümüz yıllarda, Padişah İkinci Sultan Hamit memlekette tam bir diktatör durumunda idi. Daha önce Sultan Abdülaziz’in tahttan indiği saltanat darbesinde, Harp Okulu da rol aldığından, Abdülhamit Harp Okulu’nu sıkı kontrol altında bulundururdu. Mesela; öğrencilerin ellerine verilen silahlar, mekanizmaları (atış yapacak parçalar) sökülmüş ve süngüsüz Martin Hanri tüfekleridir. Hâlbuki o zaman, Türk Ordusu Almanya’dan satın alınmış mavzer silahları ile donatılmıştı. Öğrenciler, tüfeklerin, cephanenin yüzünü bile görmezler. Tek bir mermi atmazlar, atış eğitimleri yapılmaz ve böylece bir tüfeğin nasıl patladığını hiç işitmeden, kıtalara askerleri yetiştirmek ve gerektiğinde düşmanla savaşmak için gönderilirler…”

Nurullah Ankut Yoldaş: İşte ordunun yetiştirilmesi bu, arkadaşlar. Bu… Yani orduda o an kullanılmakta olan mavzer silahını vermiyor. Eski demode silahı veriyor. Onun da mekanizmasını sökerek veriyor. Tek bir ateş ettirmeden, tek bir mermi patlattırmadan cepheye gönderiyor.

Böyle subay olur mu? Böyle eğitim olur mu? Şimdi bunun neresi örnek alınacak bir dönem? Neresi örnek alınacak bir padişah? Nesini örnek alacağız bu adamın? Ama bu neyi örnek alıyor? Ortaçağcılığını, din alıp satışını örnek alıyor. Evet yoldaş.

“Her gün beş vakit namaz kılmak zorunlu olduğundan, namaz kılmak için abdest almak da gerektiğinden, birçok öğrenci abdestsiz olarak camide yatıp kalkardı. Her akşam yoklama yapılır, borazanın bir ti… işareti ile üç bin kişi bir ağızdan ‘Padişahım çok yaşaaa’ diye bağırsa da bazıları ‘Padişahım başaşaaa’ diye haykırmayı ihmal etmezlerdi (Tabiî bu zorbalığa isyan eden de var. Namuslu insanlar da var. Yeter, diyor yani. Evet. – N. Ankut Yoldaş.) ve fazla gürültü arasında bu türlü bağırış belli olmazdı. Ders programında manevi destek verecek bir şey yoktu. Hatta Harp Tarihi bile okutulmazdı. Vatan, millet sözlerini söylemek yasaktı. Herkes Müslüman idi, Türklük bile dile getirilmezdi. Okul idaresinin dağıttığı Fransızca-Türkçe sözlükte, ‘patrie’ sözcüğünün karşılığı olan ‘vatan’ sözünün yazılmış olduğu saraya jurnal edilmiş ve bu sözlük toplatılarak kaldırılmıştı.”

Nurullah Ankut Yoldaş: Görüyor musunuz, arkadaşlar. Yani toplumu ümmetçilik konağında tutmak için ulusal her türlü kavramı ve değeri yasak kılıyor.

“Padişahtan söz edilirken, ‘Tanrının yeryüzündeki gölgesi, Müslümanların Emiri ve Halifesi, Osmanlıların Padişahı’ denirdi.

“Türk polisi, bir yabancı vapura karasularımızda bile giremezdi. İstanbul’dan kaçmak isteyenler, bir cani bile olsa, bir yabancı vapura kapağı attığında hükümet bunu vapurdan alamazdı… Beyoğlu’nda dükkân ve mağazaların tabelaları Fransızca idi… Demiryollarında resmi dil Fransızca idi. İşte, kendi öz yurdumuzda gördüğümüz bu aşağılık manzara yüreğimizi yakıyordu… Hayret edilmesin, Sultan Abdülhamit devletin başında kaldığı sürece elektriği ve otomobili (günah diye) memlekete sokmadı… Telefonu da sokmadı, uzaklardan iç düşmanları birbirleriyle gizlice konuşup da ona kumpas kurmasınlar diye.

“Rahmi Apak, kitabının başka bir bölümünde şunları yazmıştı:

“İslam dininin önderleri olan ulema sınıfı ki, bunlara hoca denilirdi, medrese denilen ve camilerin bir köşesine eklenmiş olan taş, havasız, bakımsız okullardan yetişirdi. Bunların genel bilgileri hiç yoktu. Din ilmini Arap dili ile öğrenmeye çalışırlardı. 20 yıl medresede Arapça okudukları halde bir kelime Arapça konuşamazlardı. Bunlar askerlik ödevinden kaçmak için medreseye giderlerdi. Softalar askerlik yapmazdı… Halk, Bayram fitre paralarını bunlara verirdi.”

Nurullah Ankut Yoldaş: Bir dakika Yoldaş. Mustafa Kemal Konya Sırçalı Medrese’yi ziyaret ediyor, Konya’ya geldiğinde. Konuşuyor öğrencilerle. Diyor ki:

“Ne yapıyorsunuz, nasıl yaşıyorsunuz? Askere gidip geldiniz…”

“Biz asker gitmeyiz.”, diyorlar.

“E, ne yapıyorsunuz burada diyor. Bakın gencecik, küçücük çocuklar cepheye koşuyor. Yaşlılar cepheye koşuyor. Siz burada yiyip içip beslenmişsiniz, erişkin insanlarsınız. Nasıl olur da gitmezsiniz…”

“E, efendim bizi…”

“Hadi bakalım hepiniz cepheye!”, diyor

Hepsini cepheye gönderiyor. İşte durum bu. Yani askerden kaçmak için. Miskinler tekkesi; ye, iç, yat… Göt göbek büyüt, affedersiniz. Başka bir şey yok. Bir de uçkur peşinde koş. İşte din eğitiminin de durumu bu arkadaşlar. Evet Yoldaş.

“1907 yılında, İstanbul’dan Selanik’e gidecek olan bir vapurda 300 kadar softa ile tatil nedeniyle memleketlerine giden 150 kadar Harp Okulu öğrencisi vardı… Askeri öğrencilerin bazıları ile softalar arasında kavga olur… Gemi kaptanı, Dedeağaç’a gelince yardım ister. Olay, telgrafla padişaha bildirilir. Padişahtan emir gelir, asıl suçlu olan softalara dokunulmaz, fakat kavgaya giren girmeyen tüm Harp Okulu öğrencileri vapurdan çıkarılıp Dedeağaç’ta gözaltına alınırlar… Bu softalar, İstiklal Savaşı’nda kötü rol oynadı. Çünkü softalar çok geri ve pozitif bilim düşmanıydı…”

“Bu dönemde medrese Harp Okulu’na üstün kılınmıştı. Medresenin, Harp Okulu’ndan, üniversitelerden, akıl ve bilimden üstün tutulduğu bu dönem Osmanlı Devleti’nin sonunu hazırlıyordu.

“Rahmi Apak, aynı kitapta anılarının başka bir bölümünde: “Bizim tümen, ilkbahara kadar (1915) ordu ihtiyatı olarak Pasinler Ovası’nda kaldı… Bir gün, bulunduğum köyün sokağında oturan 15 yaşlarında bir köylü çocuğu gördüm. Biraz sohbet edeyim dedim:

“- Bana bak oğlum senin adın ne?

“- Ahmet.

“- Sen hangi millettensin? (Ermeni olmasından şüphe ediyordum.)

“- Osmanliyem.

“- Osmanlı ne demek, sen Türk değil misin?

“- Hayır, ben Türk değilem, Osmanliyem.

“- Peki, sen hangi dilden konuşursun, Ermenice mi yoksa Türkçe mi?

“- Türkçe konuşurem.

“- Mademki Türkçe konuşuyorsun, o halde sen Türk’sün.

“- Hayır, efendim, ben Türk değilem.

“- Ulen, sen de Türk’sün, ben de Türküm.

“- Efendi sen Türk’sen Türk ol. Bana ne? Ben Türk değilem.

“- Ulen padişah dahi Türk’tür.

“- Efendi, günaha girme. Padişah Türk olamaz.

“Meğerse bütün Azeri Türkleri Kars, Ardahan ve Tiflis Türkleri Şii mezhebinden oldukları için Sünni olanlara Osmanlı denirmiş.”

“İşte mezhep ayrımcılığı ve Osmanlı’da Türklerin ikinci sınıf sayılması.”

Nurullah Ankut Yoldaş: Bir dakika Yoldaş. Tüm Alevi yoldaşlara da o zamanlar Türk deniyor sadece. Türk denince, sadece Alevi halkımız akla geliyor. Sünni mezhebinden olanlar Osmanlı oluyor. Yani Türk, bir milleti işaret etmiyor. Bir mezhebi işaret ediyor. Yavuz’dan bu yana Osmanlı’da Türk düşmanlığı böylesine işlemiş, yerleşmiş. O bakımdan Türk’e düşman. Türklere düşman Osmanlı. Evet Yoldaş.

“Osmanlı döneminde, Abdülhamit devrinde doğmadan üsteğmen olunurdu. Apak bu konuda şöyle yazmıştı:

Harp Okulu’na bağlı bir de soylular sınıfı vardı. Bunlar büyük paşaların oğulları olup hemen hepsinin rütbeleri vardı. Daha anasının karnında kendilerine üsteğmen, sünnet oldukları zaman yüzbaşı ve Harp Okulu’na girince de binbaşılık rütbesi verilmişti… Ramazan günlerinde camilerde verilen vaazlarda… ‘Cennet kılıçların gölgesi altındadır. Allah yolunda kavga ediniz” gibi sözler hepimizin ezberinde idi… Cehennemden kendimizi kurtarmak için savaş meydanlarında can vermekten başka çare yoktu. Bu sayede, günahlı analarımızı ve babalarımızı, sevdiklerimizden 70 kişiyi de cennete sokma imtiyazını kazanmış olacaktık.”

“İkinci Abdülhamit:

“Arapça güzel lisandır. Keşke vaktiyle resmi dil Arapça olsaydı. Hayreddin Paşa’nın başbakanlığı zamanında (1878-1879) Arapçanın resmi dil olmasını ben teklif ettim. O zaman Said Paşa başkâtip idi. O itiraz etti, sonra Türklük kalmaz dedi. O da boş idi. Neden kalmasın? Tersine, Araplarla daha sıkı bağ olurdu” diyerek Türkçe yerine Arapça’yı tercih etmişti.

“İşte, Osmanlı’nın Türk’e bakış açısını, mezhep ayrımcılığını, softaları el üstünde tutma politikasını ve Türkçe yerine Arapça’ya verdiği değeri tüm çıplaklığı ile yansıtan örnekler. Bu siyasetin sonucu olarak Osmanlı Devleti’nde yaşayan Türklere, zaman zaman aşağılayıcı nitelikte “Etrak-ı Bi İdrak” ‘Düşüncesiz Türkler) denmiştir. Türk’ü, devlet yönetimi dışında tutma yaklaşımı nedeniyle Osmanlı Devleti’nin 622 yıllık tarihinde, Sadrazamlık (başbakanlık) yapan 288 kişiden, yaklaşık sadece 70’i kendi halkından, 210’dan fazlası ise Yahudi ve Hıristiyan kökenliydi. (Sinan Meydan, Akl-ı Kemal, 1. Cilt, İnkılap Yayınevi, İstanbul 2014)

“İzmir, 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar tarafından işgal edilir. Rahmi Apak, işgal günleriyle ilgili anılarında şunları yazar:

“Örneğin, Tire’deki durum ağlanacak derecededir. Oradaki Askerlik Şubesi Başkanı, Aydın’daki tümen komutanına çektiği telgrafta, İzmir’den çekilen bazı subaylarla erlerin daha geriye gitmeyerek, Tire’de kalmaları memleket halkını telaşlandırmakta olduğundan, bunlara yapılacak işlemin bildirilmesini soruyor. Aynı günde Tire Belediye Başkanı, 18 Mayıs 1919’da çektiği telgrafta İzmir çevresinden geri çekilmiş 25 subay ve 50 kadar erin Tire’de kalarak ayrılmadığını ve mücadele etmek istediklerini, bunlar hakkında ne işlem yapılacağının bildirilmesini istiyor. Biz, Yunanlıların Balıkesir ve Bursa bölgelerini işgal ettikleri zaman yerlerinden kıpırdamayan insanları, şehir ve köylerine sığınmak isteyen kendi yurttaşlarını ve askerlerini istemeyen, kovalayan belediye başkanını ve askerlik şube başkanlarını da gördük. Daha sonra Sakarya’ya doğru yapılan çekilmede perişan durumdaki subay ve memur ailelerini bir gececik olsun, kendi köylerinde yatmalarına izin vermekten çekinen bazı köyler bile gördük. Daha fenalarını da gördük. Çekilen kıtaların subay ve erlerini soyan, vuran ve öldürenlerin de gördük.”

“Özetle; Mustafa Kemal’in başlattığı Milli Mücadele karşıtı olanlar, Anadolu’nun işgaline karşı canını verenlerin yanında değil, Yunanlıların tarafında yerini aldılar; topraklarını ve namuslarını savunan askere su bile vermediler. Bunlar, Damat Ferit Paşa zihniyeti sevdalısı, Türk düşmanı Arap aşığı zihniyetti. Bunlar, kendilerini düşman işgalinden kurtaran, insan gibi yaşama özgürlüğünü veren Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Türk’ü sevmez.

“Atatürk, Osmanlı’dan kalan en büyük mirasın, çağdaşlaşmaya engel olan cehalet olduğunu anlar. Saltanatın kaldırılması kararının verildiği gün, 1 Kasım 1922’de Mecliste yaptığı konuşmada: “Osmanoğulları, zorla Türk Milletinin hâkimiyet ve saltanatına el koymuşlardır. Bu zorbalıklarını altı yüz yıldan beri sürdürmüşlerdir. Şimdi de Türk Milleti bu saldırganlara isyan ederek ve artık dur diyerek, hâkimiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış bulunuyor” demişti. Atatürk, Müslüman ülkeler içinde ‘kul’ yerine ‘birey’i, ‘ümmet’ yerine ‘millet’i oluşturmuş tek çağdaş liderdir.

“Osmanlı özentisi ile milleti öldürüp yerini tanımlanmamış bir Osmanlı ümmeti koyma gayreti, yukarıda örneklerde belirtildiği gibi sadece cehalet ve geri kalmışlığı getirir. “Öngörüsüz sözde aydınların” desteği ile Türkiye şimdi bir yol ayrımına getirilmiş durumda. Atatürk’ü, kendi kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde saf dışı bırakan ümmetçi, mezhepçi yaklaşım Türkiye’yi barut fıçısının içine attı. “Öngörüsüz sözde aydınların” işbirliği ile ulusun çöküşü çıplak gözle seyredilirken, Amerikalı düşünür Noam Chomsky’nin: “Halkın geneli, neler olup bittiğini bilmez. Hatta neyi bilmediğini de bilmez.” sözleri daha da anlam kazandı…

“Ya Atatürk’ü kendi kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde saf dışı bırakacak ümmetçi, mezhepçi yaklaşım sürdürülerek ulusun çöküşü seyredilecek, ya da Türk toplumu tekrar modern dünyada yerini alma fırsatına, geç de olsa geriden başlayarak tekrar kavuşacak.” (Naim Babüroğlu, Bir Devletin Çöküşü, / Stratejik Derinlikten Bozguna, Asi Kitap, s. 101-107)

Nurullah Ankut Yoldaş: Tamam Amcam. Yeter artık. Teşekkürler.

Evet, arkadaşlar işte bunların Haydarpaşa GATA’yı lağvederek onun yerine; “II. Abdülhamit Han Araştırma ve Uygulama Hastanesi”, adıyla yeni bir hastane oluşturmaları neden kaynaklanıyor?

Burada açıklandı. II. Abdülhamit Han dediklerinin kim olduğu artık ayan beyan meydanda.

Peki, bunlar neden sahip çıkıyorlar II. Abdülhamit’e?

Çünkü bunların da iç dünyası; “Keşke Yunan kazansaydı.”, diyor, değil mi. Geçenlerde Antep’teki bir imam da aynı şeyi söyledi.

Metin Bayyar Yoldaş: Şahinbey.

Nurullah Ankut Yoldaş: Evet, Şahinbey kazasında. Evet…

Bunlarının genelinin düşüncesi bu. Ordu valisi ne diyor, öğretmenleri toplayıp onlara yaptığı bir konuşmasında?

Her 10 yılda bir Atatürk çıkar, diyor. Bırakın, boş verin bunları, diyor.

Evet arkadaşlar. Demek ki, ihanet potansiyelleri o kadar yüksek ki, gidip Osmanlı’daki bu kızıl sultana sarılıyorlar. Hani Abdülhamit’in bir ünlü sözü daha vardı. Ne diyordu?

“Beni, demokrasiye muhalif sananlar yanılıyorlar. Çünkü kullanmasını bilmeyen bir halka demokrasi ve özgürlük vermek, kullanmasını bilmeyen birine silah vermeye benzer. Eline alır, o silahla anasını babasını öldürür. Sonra da döner kendisini vurur.”

Yani demokrasiyle silahı eşitliyor. Mantık bu…

İşte Osmanlı’daki en büyük idollerinin kişiliği, uygulaması ve ülkeye, vatana yaptığı kötülükler bunlar, arkadaşlar.

Ondan sonraki idolleri kim Cumhuriyet döneminde?

Bir Yoldaş: Necip Fazıl.

Nurullah Ankut Yoldaş: Necip Fazıl değil mi? Necip Fazıl… (Nurullah Ankut, Hüzün Kongreleri, Derleniş Yayınları, Temmuz 2019, s. 30-41)

***

Evet, Yoldaşlar;

Ne yazık ki Türkiye işte bunların elinde. Hem de 20 yıldan bu yana…

Ve hâlâ Kaçak Saray’da oturan Amerikan devşirmesi ve yapımı zat ve onun partisi yüzde 30 oranındaki oyuyla Türkiye’nin birinci siyasi sermaye partisi konumunda.

Tayyip öyle de muhalefet rolünü oynayan Meclisteki Amerikancı, en sağcısından en solcusuna kadar sarı-sahte partiler ne durumda?

Onlar da aynı. Onların da halkımıza verebileceği bir dirhem olsun iyilik, ekmek, aş, demokrasi, özgürlük var mı?

Yok…

Onlar da Amerika ne derse “emrin olur” deyip öyle oynamakta.

Ne demiştik, 2015 Haziran Seçimleri ile ilgili TRT Konuşmamızda?

“Katil Amerika Ortadoğu’dan defol diyemeyen her siyasi ya gafildir ya hain!”

Bunlar artık iyice kaşar oldukları için haindirler, gafil değil. O yüzden işte bu lanet düzen, halkımız için cehennemcil kan, ateş, gözyaşı, açlık, yokluk, sefalet demek olan bu sömürü ve vurgun düzeni bunlar yüzünden sürüp gidiyor. Ve bunları, yukarıda da söylediğimiz gibi, hepsini birden Amerika oynatıyor…

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

24 Mayıs 2022

Nurullah Ankut

HKP Genel Başkanı