Bir hukuk garabeti ya da “şer” içindeki “hayır”: >>> 18.01.2013

20.01.2013
203
A+
A-

Tayyip Erdoğan hakkında Wikileaks Belgelerindeki ihbar niteliğinde bulgular sebebiyle yaptığımız suç duyurusunda “kovuşturmaya yer olmadığına” kararı verilmesi ve sonuçları

Wikileaks isimli internet sitesinin, ABD Dışişleri Bakanlığı’na ait “diplomatik” belgeleri yayınlamasıyla başladı her şey… Bu belgelerde Türkiye’yi yakından ilgilendiren, savcının deyimiyle “dedikodular” da vardı. ABD Emperyalizminin Ankara Büyükelçisi konumundaki Eric Edelman tarafından, 30 Aralık 2004 tarihinde Ankara’dan ABD’ye geçilen notta şunlar söylenmişti:

“AKP’lilerin anlatımlarına göre, partinin ulusal, bölgesel ve yerel seviyesindeki ve bakanların aile üyeleri arasında çıkar çatışmaları ve ciddi yolsuzluklar var. İKİ AYRI KAYNAKTAN EDİNDİĞİMİZ BİLGİYE GÖRE, ERDOĞAN’IN İSVİÇRE BANKALARINDA SEKİZ AYRI HESABI VAR… Erdoğan’ın zenginliğinin İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemdeki rüşvetlerden kaynaklandığına dair suçlamalar hiçbir zaman kanıtlanamamıştı ama artık gittikçe artan bir şekilde, içerideki kaynaklarımızdan Erdoğan’ın yakın danışmanlarından özel kalemi Hikmet Balduk, Mücahit Aslan ve Cüneyt Zapsu’nun komisyonculuk yaptıklarını duyuyoruz. X (şahıs), Erdoğan ve kendisinin Tüpraş’ın bir Rus ortaklığa özelleştirilmesinden doğrudan fayda sağladıklarını söyledi.”

Bu söylem, ne sıradan bir vatandaşa, ne bir gazeteciye, ne de dar siyasi çıkar peşinde koşan bir burjuva politikacısına ait. Sözlerin sahibi, özel eğitim ve donanıma sahip, sömürgeci misyonunun tüm gerekleriyle yetiştirilmiş, istihbarat teknikleri, olanakları ve elemanlarıyla desteklenmiş, “elçi”liğin çok önemli politik bir kurum olarak yapılandırıldığı ABD gibi bir Emperyalist gücün Türkiye’deki en hassas adamının, kısacası Türkiye’deki ABD’nin sözleri.

Peki ABD Büyükelçisi, bu sözleri Türkiye’nin iç kamuoyuna, iç politikasına dönük bir dezenformasyon ya da bir manipülasyon amacıyla, Türkçesi “ortalığı karıştırmak”  için mi söylüyor? Hayır! Kendi merkezine, kendi adamı hakkında bilgi iletiyor, rapor veriyor… Bizce geleceğe ilişkin “hatırlatma” da içeriyor bu not: “adamımızın Ruslarla da (rakiplerle) ilişkisi var, bunu da bilelim, gerekirse hizaya getirelim” denmek isteniyor.

Sonuç olarak, Emperyalist bir ülkenin ajanı için yapılması gereken bir görev layıkıyla yerine getirilmiş oluyor, ajan topladığı istihbaratı merkeze taşıyor. Bu istihbarat, Wikileaks isimli sitede deşifre oluyor, kamuoyunun ve bizlerin de böylece bilgisi oluyor.

Bitmedi… Anılan notlarda, “yolsuzluklar sebebiyle istifa eden bir bakan”dan da söz ediliyor. Biz suç ihbarında bulunduktan kısa bir süre sonra Abdullatif Şener, belgelerde adı geçen bakanın kendisi olduğunu söylüyor ve devam ediyor: “Wikileaks belgeleri diplomatik dedikodu diye hafife alınamaz (demek ki savcı da bu kavramı bizim aktardığımız bu beyandan alıntılamış), doğru dürüst bir hukuk devletinde savcıların tezkere yazıp meclise göndermeleri gerektirecek ihbarlardır, iktidar özelleştirmelerle ilgili suçları ortadan kaldıran örtülü af düzenlemeleri yapmıştır, iktidar zenginlerinin varlıkları yasalaştığı ve servetleri açığa çıktığı zaman TÜSİAD üyeleri onların yanında orta sınıfa dönecektir. Bu servetler ortaya çıkmadı. Orada burada saklanan var. Başka ülkelerde yatırımlar var…”

O Abdüllatif Şener ki, bir dönem Tayyip’le birlikte parti kurdu, hükümet kurdu, bakanlık yaptı. Yani bir dönem en yakınındaki 30 kişiden biriydi. Kim bilir kursağında ne bilgiler vardı?

Biz de bu açıklamaları hemen tevsii tahkikat (soruşturmanın genişletilmesi) dayanağı yaparak soruşturma dosyasına sunduk. Abdüllatif Şener’in tanık sıfatıyla dinlenmesini, İsviçre makamlarından Tayyip’e ya da birinci dereceden yakınlarına ait banka hesabı bulunup bulunmadığının sorulmasını, ayrıca konuyla ilgili ses kayıtları ortaya çıkan Remzi Gür’den de İsviçre’de banka hesabı bulunup bulunmadığının sorulmasını istedik.

Sonuç olarak, yukarıdaki bilgi ve bulgular, “Rüşvet”, “Suçtan Kaynaklanan Mal Varlığını Aklama”, “Gerçeğe Aykırı Mal Beyanında Bulunma” suçlarının ve Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 4., 12., 13. maddelerine muhalefet suçlarından soruşturma yürütülmesi için yeterliydi. Ayrıca, süreç içerisinde Edelman dahil hiçbir ABD yetkilisinden bu beyanlar için yalanlama da gelmedi.

Ancak görevli savcı, kelimenin “lafzı”na uygun bir yorumla yürüterek sonuçlandırdı soruşturmayı: SORUŞTUR-MA!

Savcı Hangi Gerekçelerle “Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar” Verdi?

Takipsizlik kararı kesinleşti, Şimdilik! İleride, savcının da belirttiği gibi “müşteki başkaca bir delil sunmamıştır” gerekçesini ortadan kaldıran yeni deliller elbet ortaya çıkacaktır.

Bu aşamada söylenecek olan şudur ki, “takipsizlik” (şimdilik) kesinleştiğinden, soruşturma teamüllerince hem gizlilik süreci bitmiş, hem de yargı görevi yapanı etkileme şansı kalmadığından, karar dış dünyada eleştirilebilir, tartışılabilir hale gelmiştir.

Soruştur-ma savcısı, kararını üç bölüm halinde vermiştir:

1- “İddiaların birincisi, şikayet edilenin başbakanlığı sırasında faaliyetleri neticesinde kamu gücünü kullanarak yolsuzluk yaptığı iddiaları ile ilgili olduğu görülmektedir” denilerek Tayyip’in başbakanlığı dönemindeki eylemlerini soruşturma yetkisinin Anayasanın 100. maddesi gereği TBMM’de olduğu ifade edilmiş ve bu kısma ilişkin esasa girilemeyeceği söylenmiştir.

Doğru… Anayasanın 100. Maddesi böyle “buyurmuş”… Ama bakın, aynı Anayasa’nın 83. maddesi ne demiş: “Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz.”

Peki “özel” yetkili F tipi hâkimler nasıl tutuklu tutmaya ve yargılamaya devam etmiş, AKP dışındaki partilerden milletvekillerini? Anayasa’nın 14. maddesine gönderme yaparak… bu maddede ne buyrulmuş: “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.”

Peki, hangi Anayasa hükmü, başbakanın, başbakan olmanın verdiği güçle, “laik” ve “demokratik” cumhuriyetin sınırları içinde, devlet malını Rus Parababalarına yeyim ettirerek rüşvet almaya olanak verir? Hem Tayyip değil miydi, “laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline gelen” AKP’nin bir numaralı kapatma davası sebebi? “Demokrasi bir tramvaydır. Gideceğiniz yere kadar gider orada inersiniz” diyen kimdi sahi? Tayyip söz konusu olunca neden kimsenin (biz hariç) aklına Anayasa’nın 14. maddesi gelmez?

 Ama zavallı Mustafa Balbay, “Genç Subaylar Rahatsız” diye haber yapınca, 14. maddeye aykırı, “ağır cezayı gerektiren suçüstü hali” (83. maddenin yollamasıyla, 14. Madde uygulanarak milletvekili hakkında yargılama yapılabilmesinin bir diğer koşuludur) haline girer. Milletvekili de seçilse dört yıl hapis tutulur.

Özetle, yürürlükteki hukuk (pozitif hukuk) bakımından 100. madde bir tek Tayyipgillere doğrudur! Bu nedenle, alternatif bir 14. madde yorumu yapan savcı ve hâkimlerimize, bu yorumu da yapabilmelerini salık veririz.

2- Soruştur-ma savcısı, gerekçesinin ikinci bölümünü şöyle tasnif etmiştir:

“Müştekilerin iddialarının ikincisi şikayet edilenin başbakan olmadan önceki döneme ait edindiği servetin hukuka uygun edinilmediği iddiası ile ilgili olduğu görülmektedir.

“Bu nedenle, aşağıda şikayet edilenin başbakanlık dönemi dışındaki dönem ile ilgili olarak delil araştırması yapılarak soruşturmaya ve kovuşturmaya değer delil bulunması halinde fezleke düzenlenip düzenlenmeyeceğinin belirlenmesi için hukuki irdeleme yapılması gerektiği kanaatine varılmıştır.

“İkinci bölümde şikayet edilenin incelenen belgeler ve yapılan işlemler bölümünde izah edildiği üzere 10.09.2001 tarihi suç tarihi kabul edilerek hakkında kamu davası açıldığı ve yargılama neticesinde beraatine karar verilerek kesinleşen mahkeme kararı içeriğine göre iddianame suç tarihi olarak gösterilen 10.09.2001 tarihi ve öncesi hakkında Ankara 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 21.01.2003 tarih, 2002/793 esas ve 2003/28 sayılı kararının içeriğine göre kesinleşmiş mahkeme kararı bulunduğundan CMK’nun 223/7 maddesi dikkate alınarak soruşturma işlemi yapılmamıştır.”

Peki sayın savcı, CMK 223/7 ne diyor?

Aynı fiil nedeniyle, aynı sanık için önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava varsa davanın reddine karar verilir.”

Biz ne diyoruz?

Yeni fiiller var, yeni iddialar var, yeni belgeler var.

O beraat kararı zamanında Wikileaks belgeleri mi vardı sayın savcı? Edelman o notları ne zaman geçmişti merkeze?

30 Aralık 2004 tarihinde…

Yani sizin sarıldığınız 21.01.2003 tarihli beraat kararından sonra.

Buna hukukta ne denir sayın savcı?

Yeni delil denir. Bahsedilen fiiller de yeni fiillerdir hem. O dosyada Tüpraş’ın Ruslara satılmasından lüplenen rüşvet yoktur mesela… Ama olsun, Tayyip babanın canı sağolsun! Geçmişte bir kere beraat etmiş, şimdi her gün rüşvet yese ne olur, bu suç tipinden muaf olsun hatta Tayyip! TCK’ya madde konulsun, Tayyip rüşvet suçundan bağışıktır yazılsın!

Ama bir madde daha var aynı CMK’da, “SANIK VEYA HÜKÜMLÜNÜN ALEYHİNE YARGILAMANIN YENİLENMESİni düzenleyen 314. Madde.

Bu madde aklınıza gelmedi mi savcı bey? Yoksa kanundaki yerini mi bulamadınız?

 

3- Soruştur-ma savcısı, gerekçesinin üçüncü bölümünü şöyle tasnif etmiştir:

“10.09.2001 tarihi ile şikayet edilenin başbakan olarak atandığı 15.03.2003 tarihleri arasında kalan süreler yönünden ileri sürülen iddialar ile ilgili olarak iddiaların gerçekleştiği söylenen yıllar açısından bir kısmının dava zamanaşımı yönünden irdelenmesi hukuken mümkün olmadığı hususu şikayet edilenin 09.03.2003 tarihinde milletvekili seçilmesi ile zamanaşımının işlemediği ve bu nedenle soruşturmaya konu edinilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.”

Buraya kadar güzel… Hiç olmazsa hazretler bir dönem için soruşturulabilecek dedikten hemen sonra, sayın savcı Wikileaks belgelerine itibar etmeyerek burun kıvırmıştır. Hem de şu gerekçelerle:

Wikileaks’den bahsederek“objektif nitelikte diğer bilgi ve belgeler ile doğrulanmadıkça ceza hukukunda ispat açısından delil değeri yok denecek kadar azdır…, … yayınlanan belgelerin hiçbirisi ceza hukukunda delil değeri açısından ISLAK İMZALI BELGE NİTELİĞİNDE BULUNMAMAKTADIR. HERHANGİ BİR KİŞİ TARAFINDAN UYDURULARAK YAZILMA İHTİMALİ DE EN AZ GERÇEKLİĞİ KADAR MÜMKÜNDÜR.”

Bu yoruma hukukçu olarak katılmamak mümkün değil. Şüphesiz objektif nitelikte bilgi ve belgeler ile doğrulanmalıydı iddialar. Buna masumiyet karinesi ya da “şüphenin sanık lehine olması” ilkesi de diyebiliriz. Ceza hukukunun bu temel prensiplerine göre, sanık aleyhine ileri sürülen iddialar objektif nitelikte belgelerle doğrulanmazsa, suçun sanık tarafından işlendiğine dair kesin-maddi kanıtlar yoksa, masumiyetin korunması esastır.

Peki bu iddialar için, sahibinin sesi Mehmet Baransu bir çuval gazete kupürüyle gelse buna objektif belge diyebilir miydik? Balyoz davasında başkaca hangi objektif belgeler vardı? Tuncay Güney denen ahlâksızın “objektif” bilgileriyle başlamadı mı  Ergenekon soruşturması? Binlerce klasör evraktan bir tanesinde ıslak imza var mıydı? Yoksa “birileri tarafından uydurularak yazılma ihtimali” yok muydu?

İşte bu nedenlerle, soruşturma savcısının Tayyip Erdoğan ile ilgili bu yorum ve değerlendirmeleri tümüyle Ergenekon, Balyoz, KCK vb. davalar için emsal niteliktedir diyoruz. Çünkü bu davalar, tümüyle “gizli” tanıkların ifadeleri, isimsiz ihbar mektupları, F tipi basının gazete kupürleriyle yürümüştür ve yürümektedir. Tümü “herhangi bir kişi tarafından uydurularak yazılma ihtimali”nin “gerçekliği” içindedir. Hiçbiri “ceza hukukunda delil değeri açısından ıslak imzalı belge niteliğinde bulunmamaktadır.”

İşte şerdeki hayır buradadır: Bu takipsizlik kararının kesinleşmesiyle, artık Balyoz davası hükmü, MUTLAK BUTLANLA MALÜLDÜR, YOK HÜKMÜNDEDİR. Ergenekon Davası omurgasız, KCK Davası çatısız kalmıştır. Hukuka saygısını yitirmemiş tüm hukukçuların binlerce kez tekrarladıkları hukukun bir prensibi Başsavcı tarafından da karara bağlanmıştır.

Tayyip soruşturmasındaki sorun ise, soruştur-ma savcısının bu objektif-maddi delilleri hiç toplama çabası göstermemesi, konuyla ilgili yerlerden ve kişilerden bilgi almaması ve hiçbir bilgi-belge sormamasıdır. En azından İsviçre Makamlarından Banka hesaplarından konunun sorulması, bizatihi kendi ifadeleri bulunan Abdüllatif Şener’in dinlenmesi zorunluydu. Savcı, bunları yapmadığı gibi, bir de “müştekiler (yani biz, HKP), bu belgelerde yer alan iddialara dayanmaktan öte, karar tarihine kadar Cumhuriyet Başsavcılığımıza somut başka herhangi bir belge ya da bilgi ibraz etmemişlerdir” diyerek, bu bilgi ve belgeleri bulmamızı bizden beklemiştir.

Henüz “Müşteki” ile “İhbarda Bulunan” kavramları arasındaki farkı bilmeme, ya da bilmezden gelmenin sonucudur bu yorum. Biz müşteki değil, ihbar edeniz. Müşteki, suçtan doğrudan zarar gören kişi ya da kişilerdir. Müştekinin olduğu yerde takibi şikayete bağlı suç vardır.

Suç ihbarında ise, suç ile doğrudan ilgisi olmayan, doğrudan zarar görmeyen, suçtan haberdar olanın yetkili makamlara adı üstünde “ihbar”ı söz konusudur. İhbar edenin görevi buradan sonra biter. Zira müşteki gibi davaya ya da soruşturmaya “katılma”ya yetkili değildir ihbar eden. CMK’nın 234. Maddesi 1. Fıkrası b.2 no.lu bendi açıkça katılma hakkını mağdur veya müşteki için tanımıştır.

Soruştur-ma savcısı bize katılan olma misyonu yüklemeye çalışmış ve dahası buradan hareketle delil bulmamızı beklemiştir. Tabiî lüplenen kamu malı sebebiyle, hepimiz mağduruz sayın savcı. Bu bakımdan halkımızın bir parçası olarak suçtan zarar göreniz. Keşke böyle bir yoruma da cevaz verebilse hukukunuz!

Biz nasıl bilgi belge bulmak ve sunmakla sorumlu tutulabiliriz?

Üstelik, basındaki yeni haberlere dayanarak tevsii tahkikat da istemişiz, şu delilleri de toplayın demişiz, savcı bunları da toplamamış.

Bilakis, basından bizim temin edebildiğimiz bulgular, savcılığın re’sen (kendiliğinden) soruşturma başlatması için yeterliydi.

Bu konuda CMK’nın 160. Maddesinde şöyle denmektedir: “Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar.” Aynı maddenin 2. Fıkrası şöyle devam eder: “Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür.” Akabindeki 161. Maddenin 1. fıkrasında ise “Cumhuriyet savcısı, doğrudan doğruya veya emrindeki adlî kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabilir; yukarıdaki Maddede yazılı sonuçlara varmak için bütün kamu görevlilerinden her türlü bilgiyi isteyebilir. Cumhuriyet savcısı, adlî görevi gereğince nezdinde görev yaptığı mahkemenin yargı çevresi dışında bir işlem yapmak ihtiyacı ortaya çıkınca, bu hususta o yer Cumhuriyet savcısından söz konusu işlemi yapmasını ister.

Bu yükümlülüklerinizin hangisini yerine getirdiniz sayın savcı?

Hiçbirini! Adeta bizden savcılık yapıp delil bulmamızı beklediniz. Keşke Türk ceza yargılaması sisteminde taraflar ya da vekilleri bahsettiğiniz gibi delil toplama yetkileriyle donatılabilse. Maalesef bu mümkün gözükmüyor savcı Bey.

Mevcut delilleri “ıslak imza değil” vb. gerekçelerle değerlendirmeyen, araştırmayan Savcı, aynı zamanda Yargıçların yetkisini de gasp ediyor. Delillerin “Islak” mı, “nemli” mi olduğu, “ıslak” olmayan delilin ıslağı var mı yok mu araştırmasını yapmadan, kendini yargıç yerine koyarak “ıslak” değil hükmünü veriyor. Ayrıca sanığın beraat veya mahkûmiyetine hükmedilirken gerekçelendirilecek hususu belirleyecek olanın yargıç olması gerekirken yine Savcı Bey kendini hem yargıç yerine koyuyor hem de kovuşturmayı başlatmadan karara bağlıyor.

Neden?

Çünkü AKP+ Cemaat+ CIA öyle istiyor. İşte bundan dolayıdır ki biz yargının AKP’nin hukuk bürolarına dönüştüğünü söylüyoruz.

Açıkçası, savcılık kanunun kendine verdiği görevleri ihmal ederek, bildirilen delillerin hiçbirini toplamayarak ve yürürlükteki ceza mevzuatımıza da aykırı bir yorumla anılan kararı vermiştir. Şüphelisi Tayyip Erdoğan olan bir soruşturmada bundan fazlasını da beklemiyorduk doğrusu. Gerçek yargılama, gerçek soruşturma, demokratik halk mahkemelerinin hâkim, savcı ve avukatlarınca halkın jüriliğinde yapılacaktır. O günler de gelecektir.

Tabii, diyalektiğin yasaları gereği, her olumlulukta bir olumsuzluk, her olumsuzlukta bir olumluluk var. Buna zıtlıkların göreceli birliği diyebiliriz. Bu kararda da hayra yorulacak bir yan var yukarıda söylediğimiz gibi. Tayyip’i koruyan bu yorum, eğer azıcık hukuka uygun davranma iddiası var ise, bu iddiaya sahip tüm soruşturma-kovuşturma makamlarınca uygulanmalıdır. Bu sağlanabilirse, anılan hukuksuz kararın bir hukuksal değeri olabilir.                                                                                                                  18.01.2013

KURTULUŞ PARTİLİ HUKUKÇULAR