27 Mayıs Kuvayimilliye’nin, 12 Mart-12 Eylül Mandacılığın Devamıdır

28.05.2021
102
A+
A-

Halk Düşmanlığı ortak paydasında buluşan envai çeşit Amerikan Uşaklarının “Darbe” nitelemesi yaptığı 27 Mayıs Politik Devrimi’nin 61’inci Yıldönümünde, 27 Mayıs Politik Devrimi’nin gerçek niteliğini bir kez daha ortaya koymak için HKP Genel Başkanı Nurullah Ankut’un Partimizin kurulduğu 2005 yılının Haziran ayında kaleme aldığı, Kurtuluş Yolu Gazetesi’nin ilk sayısında yayımlanan “27 Mayıs Kuvayimilliye’nin, 12 Mart-12 Eylül Mandacılığın Devamıdır”  başlıklı değerlendirmeyi bir kez daha yayınlıyoruz.

27 Mayıs Kuvayimilliye’nin, 12 Mart-12 Eylül Mandacılığın Devamıdır

27 Mayıs Politik Devrimi’nin Karakteri

Kırk beş yıl önce, 27 Mayıs 1960’ta, 37 Genç Subay, yerli-yabancı Parababalarının hizmetinde ve emrindeki satılmış Demokrat Parti İktidarını bir gecede alaşağı etti. Başlarına, asker geleneklerine uygun olarak, kendilerine sempatiyle yaklaşan bir Orgenerali, Cemal Gürsel’i getirdiler. Ve 38 kişiden oluşan Milli  Birlik Komitesi adıyla yönetimi ele aldılar.

Bu Genç Subaylar, DP İktidarının, ulusal onur ve değerlerden yoksun, yabancı Parababalarının uşağı olmuş yerli Finans-Kapitalistler ve Tefeci-Bezirgânlardan oluştuğunu, yapacağı her uygulamayı, çıkartacağı her kanunu ABD’ye danışarak, onun direktifleri doğrultusunda yaptığını görmüşler ve bu yüzden de iğrenmişlerdi ondan… Yabancı Parababalarının bu denli emrine giren her hükümet gibi, DP’nin de Halk düşmanı bir ekonomik politika izlediğini de görmüşlerdi bu Genç Subaylar… Anlamışlardı ki, bu iktidar Halka ve Vatana ihanet içindedir, devrilmesi yurtseverlik gereğidir…

Tanzimat’ta, Meşrutiyet’te ve Birinci Milli Kurtuluş’ta da Ordu Gençliği aynı şekilde davranmıştı. Halktan yana, ilericilikten yana tavır koymuştu. Yirminci yüzyılın büyük devrimcisi, Ekim Devrimi’nin Önderi Lenin, Meşrutiyet’i, “Ordu içindeki devrimci hareket başarı sağladı. Fakat bu yarım bir devrimdir. Çünkü bu devrime halk katılmamıştır.” diye değerlendiriyordu.

Bizim Birinci Milli Kurtuluş Savaşımızı da Lenin yine çok doğru bir biçimde şöyle değerlendiriyordu, Türkiye Büyük Millet Meclisini ilk tanıyan Sovyetler Birliği’nin Ankara’ya atadığı Büyükelçisi Aralof’a, Türkiye’ye hareket etmeden önce söylediği şu sözlerle:

“Mustafa Kemal Paşa, tabiî ki sosyalist değildir. Ama görülüyor ki iyi bir teşkilatçı… Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare ediyor. İlerici, akılı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılâbımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya’ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla beraber silip süpüreceğine inanıyorum. (…) Ona yani Türk Halkına yardım etmemiz gerekiyor. İşte sizin işiniz budur.”

Ordu Gençliği’nin sivil-öğrenci gençlikle el ele vererek yaptığı 27 Mayıs Devriminiyse Lenin sonrasının en büyük devrim Ustası H. Kıvılcımlı “Politik bir devrim” olarak değerlendiriyor ve selamlıyordu.

Gerçekten de 27 Mayıs Devrimi, Türkiye insanına sınırlı da olsa bir demokrasi ve özgürlük getirmiştir. Toplumda sömürünün derecesini ölçen bir termometre olan Sosyalizmi serbest bırakmıştır. İşçi Sınıfımıza gerçek anlamda Sendikalaşma ve Toplusözleşme yapma hakkını getirmiştir. Bir ölçüde de olsa insan haklarına saygıyı getirmiştir. Nitekim bu devrimin getirdiği sınırlı özgürlük ortamında sosyalizm, halk kitleleri içinde hızla yayılmış, sayısı yüz binleri bulan sosyalistler ve sosyalist bir kültür oluşmuştur. Bu Sosyalist Hareket sağlıklı bir biçimde yönlendirilebilseydi iktidarı ele alması bile mümkündü. Ne yazık ki bu yapılamadı. Sosyalistler dağınıklık hastalığından kurtulamadılar. Bir türlü gerçek bir devrimci parti örgütleyemediler. Ve böyle bir parti çatısı altında bir araya gelemediler. Bu yüzden de yenilgiden kurtulamadılar.

Hem Ordu Gençliğinde hem de Sivil Gençlikte bulunan bu devrimci gelenek, bize ilk Osmanlı atalarımızdan gelmiştir. Osmanlı’yı kuran Oğuzların Kayı Boyu’nun Gazi savaşçıları, kişicil çıkar nedir bilmeyen, İlkel Sosyalist Toplum insanlarıydılar. Onlar için toplumun çıkarı ve mutluluğu her şeyden önce gelirdi. Kendileriyse zaten o eşitlikçi toplumun bir parçasıydılar. Kendilerini toplumdan ayrı düşünmezlerdi. Onun için toplumun çıkarı neredeyse o yönde ileri atılırlar, ölüme bile gerektiğinde duraksamadan giderlerdi. Toplumu tehlikede gördükleri anda hemen harekete geçerler, yiğitçe savaşarak o tehlikeyi ortadan kaldırırlardı. İşte bu toplumcu, dolayısıyla da, ilerici-devrimci gelenek; bize bu ilk Osmanlı (Osmanlı’yı kuran) atalarımızdan miras olarak gelmiştir. Gelenekler, yüz yıllarca yaşar, bildiğimiz gibi.

İşte bütün bu devrimlerde Asker ve Sivil Gençliğin en önde yer almasının sebebi budur.

Bu devrimlere, bugün yerli yabancı Parababalarının, onların emrindeki siyasilerin ve dönek hainler ordusunun köşe başlarını tuttuğu Medyanın satılmış yazar-çizerlerin dışında hiçbir namuslu aydın ve kara halktan üretmen bir insanımız karşı çıkmıyor. Bunlar olmasaydı demiyor…

12 Mart ve 12 Eylül Neden Yaratıldı?

Gelelim 12 Mart ve 12 Eylül Faşist Darbelerine… Bunların CIA tarafından planlandığını ve yaptırıldığını da yine bugün namuslu her aydın bilmektedir, söylemektedir.

Sermayenin has adamlarından, Morrison Süleyman’ın ünlü Dışişleri Bakanı, Senato Başkanı ve Cumhurbaşkanı Vekili İhsan Sabri Çağlayangil bile 1976’da İsmail Cem’le yaptığı bir söyleşide,

“CIA 12 Mart’ta vardır. Büyük ölçüde vardır. CIA Gizikis’te vardır. (ABD’nin 1967’de Yunanistan’da yaptırdığı “Albaylar Cuntası”nın faşist darbesi kastediliyor. Kurtuluş Yolu) CIA’nın nasıl hareket edeceği tahmin edilemez. (…) Şimdi nasıl yapıyor CIA? CIA yapar. (…) Benim istihbarat şefim, kendisi farkında bile olmadan CIA benim altımı oyar. Elinde imkân var (yabancı) adamın. Girmiş enfiltre benim içimde. Onun için hiç şaşmam, aramam da, bulamam ki. Nasıl yaptı bulamam.” (Çağlayangil 12 Mart’ı Açıklıyor, Politika, 12 Mart 1976)

ABD ve onun casus örgütü CIA’nın emrine girmiş alçak “Netekim” ve şürekâsı (CIA’nın Ankara İstasyon Şefi “Paul Henze’nin oğlanları”), 12 Mart’ın yarım bıraktığı işi; yani demokrasiyi budama, sosyalistleri işkencelerden geçirip zindanlara doldurma ve halka her türden düşünce açıklama ve örgütlenme yollarını, yani hak arama yollarını tıkamak için 12 Eylül Faşist Darbesini yaptılar. Daha doğrusu CIA’nın kendilerine verdiği rolü başarıyla oynadılar. Ve bu şerefsizce darbeye zemin hazırlayabilmek için de, beş bin masum insanımızı katlettirdiler. Amaç, 27 Mayıs Devrimi’nin sınırlı da olsa getirdiği özgürlük ortamını yok etmek, halkın hak arama yollarını tıkamak, sosyalistlerin ve sosyalist kültürün izini tozunu silmek ve de Türkiye’yi AB’ye sokarak vatanı tümden Batılı emperyalistlere satmaktı.

Halkın sesi kesilmeliydi, sosyalistler yok edilmeliydi bu ihanetlerin yapılabilmesi için… İşte ABD, 12 Mart ve 12 Eylül Faşist Darbelerini bu sebepten yaptırmıştır…

Batılı Emperyalistler 1945’ten Sonra

Türkiye’nin Elini Kolunu Bağlıyor

Birinci Milli Kurtuluşun İkinci Adamı-iki numaralı Komutanı İsmet İnönü de 1964 yılında, üst düzey bir toplantıda devletin başta ABD olmak üzere Batılı büyük emperyalist devletlerce 1945 sonrasında ele geçirilmiş olduğunu şöyle acı acı anlatır:

“Daha bağımsız, kişilikli dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden bahsediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar etraflı çalışmalarını yapacaklar, tekliflerini hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu?.. Hepsinin etrafında uzman denen yabancılar dolu, muvaffak olamazlarsa, işi sürüncemede bıraktırmaya çalışıyorlar. O da olmasa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum. Neticesi bana gelmeden Washington’a gidiyor. Sonucu memurumdan önce sefirden öğreniyorum. Böyle mi teslim ettik biz devleti. Bana şimdiye kadar bunlar tarafından hazırlanmış derdimize deva tek rapor gösteremediler. Hepsi yasak savma kabilinden şeyler. Ne yapıyorsak, kendi elemanlarımızla yapıyoruz. Peki, bu binlerce adam (avara kasnak) gibi mi dolaşıyorlar, elbette kendileri için önemli marifetleri var. İstiklal Harbinden sonra sulh anlaşmasında esas mücadele bu uzmanlar konusunda oldu. Yoksa, hudutlar fiili bir durum idi. Tazminat işini iki devlet aramızda hallederdik. Bütün mücadele idaremize tasallut yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek için büyük tavizlerde bulunmağa hazırdılar.

“Dayattık. Biz onların ne için ısrar ettiklerini biliyorduk. Onlar bizim niçin inatla reddettiğimizi biliyorlardı. Böyledir bu işler. Peygamber edası ile, size dünyaları vaadederler, imzayı attınız mı ertesi günü gelmişlerdir. Ondan sonra sökebilirsen sök… Gitmezler. Ancak bu meselenin üstüne vakit geçirmeden eğilmek lâzım. Yoksa, ne bağımsız dış politika, ne bağımsız iç politika güdemez, havanda su döversiniz. Fakat zannetmeyin ki kolay bir iştir. Savuşturulan iki üç badire (22 Şubat ve 21 Mayıs olayları/notumuz) bunun yanında hiç kalır. Teşebbüs ettiğimizde başınıza neler geleceğini kestiremem. (Aktaran: Emin Değer, CIA Kontrgerilla ve Türkiye, s. 98-99)

İ. İnönü, “teşebbüs ettiğimizde başımıza neler geleceğini kestiremem” derken çok haklıydı. Bırakalım “teşebbüs etmeyi” bu sözleri söylediğinden bir süre sonra iktidardan alaşağı edildi ve bir daha da iktidar yüzü göremedi. Bir CIA görevlisi Ankara’ya geldi ve İnönü’nün deyişiyle “bir başka başbakan aradı”. Ve ABD’nin Morrison şirketinin hizmetkârı, ABD’de “vaftizden geçirilmiş”, Süleyman Demirel’i buldu. S. Demirel, 1954’te kurulan Dwight D. Eisenhower Vakfı’nın ilk burs verdiği öğrencidir. Tabiî ABD’de…

İ. İnönü 19 Ocak 1966 tarihli CHP Parti Meclisi Toplantısında, bu ABD oyununu şöyle dile getirmiştir:

“Üçüncü Koalisyon Hükümeti (kendi Hükümeti. KY) düştüğü zaman, Meclis kordiplomatik locasında oturan Amerikan Büyükelçiliği Mensuplarının aşırı sevinç gösterilerinde bulunduklarını istihbar ettik.” (agy., s. 99)

Bu konuda bir aktarma da yurtsever yazar Metin Aydoğan’dan yapalım:

İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde ABD ile 27 Aralık 1949’da “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması hakkında Anlaşma” imzalandı. Bu anlaşmadan sonra ABD’ne davet edilen ilk gazeteci Bülent Ecevit oldu. Ecevit, Ankara’daki Amerikan Haberler Merkezi’nin “Eğitim Mübadele Programı” çerçevesinde yaptığı daveti kabul etti ve 1954 Ekim ayında Amerika’ya gitti. Ecevit, Kuzey Carolina’daki tütün kenti Winston-Salem’de yayın yapan ve kentin adını taşıyan Winston-Salem Journal’da staj gördü. Üç aylık çalışmadan sonra 30 gün süreyle Amerika Birleşik Devletleri’nin değişik yörelerini dolaştı ve Boston’da 20 gün kalarak, ünlü Harvard Üniversitesi’nin Ortadoğu Enstitüsü’nde Ortadoğu’nun bölgesel sorunlarını inceledi ve yurda döndü.

Bülent Ecevit, Mayıs 1957’de bir yıllık süre için bir kez daha Amerika’ya gitti. Bu kez bursu veren, ABD Başkanı Eisenhower’a Türkiye için “oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur” diye mektup yazan ve ulusal bağımsızlık hareketlerine karşıtlığıyla tanınan Nelson Aldrich Rockefeller’ın kurduğu Rockfeller Vakfı’ydı. Ecevit, Harvard Üniversitesi’nde “Osmanlı Siyasi Tarihi” konusunda incelemeler yapacak ve Uluslararası Basın Enstitüsü’nün New York’ta düzenlediği seminere katılacaktı. Ecevit, çalışmalarını 6 ay sürdürdü. Ancak burs süresi dolmadan 27 Ekim 1957’de seçimlere katılmak için Türkiye’ye çağrıldı.

“Özel eğitim burslarından yararlanan bir diğer devlet büyüğümüz de, Süleyman Demirel’dir.Demirel, 1954 yılında kurulan Dwight D. Eisenhower Vakfı’nın burs verdiği ilk yabancıdır.

“Binlerce Türk ABD’ne “eğitilmek-etkilenmek” için gitti, yüzlerce Amerikalı da Türkiye’ye “eğitmek-etkilemek” için geldi. Amerika’ya gönderilen Türklerin tamamı Türkiye’ye döndüklerinde üst düzey görevlere getirildi. ABD’de eğitim gören insanların büyük bir bölümü Amerikan yanlısı bir tutum izlediler ve yetkilerini, Atatürkçü yurtsever kadroları etkisizleştirerek tasfiye etme yönünde kullandılar. ABD’nde eğitim görmek bürokrasi, siyaset ya da medyada yükselmenin ayrıcalığı haline geldi.” (Metin Aydoğan, Bitmeyen Oyun, ATO internet sayfalarından: Kitap Tanıtımları.)

Emperyalistlerin burslarıyla ABD’de Amerikanofilleştirilen bu kişiler, Türkiye’de, ABD çıkarlarını korumak için politika yapmışlar, devlette etkin görevlerde bulunmuşlardır.

Tabiî bu ABD uşaklarının tümü de emperyalist vakıfların burslarıyla avlanmamışlardır. Bir de emperyalistlerin kolejleri vardır Türkiye’de. Bu okulların temel görevi de ait oldukları Batılı devletin emperyalist kültürüyle,  öğrencilerini doktrine etmektir. Yani öğrencilerin kafalarını sömürgeleştirmektir.

Hatırlanacağı gibi Türkiye politikasında özellikle de 1980 öncesinde çok etkin rol oynayan MHP’nin lideri A. Türkeş de, 1945 sonrasında ABD’de Kontrgerilla eğitiminden geçirilerek, Amerikanlaştırılmış, halk düşmanı haline getirilmiştir. Yine bildiğimiz gibi MHP, Kontrgerillanın özel partisidir. O, CIA ideologu David Galula’nın kendine verdiği görevi yapmıştır 12 Eylül öncesinde. Devrimcilere, yurtseverlere, demokratlara karşı Kontrgerillanın resmi güçleriyle el ele vererek savaşmıştır. 12 Eylül Faşizmi için uygun ortamın hazırlanmasında en önemli görevlerden birini üstlenmiştir.

Türkiye Ekonomisi ve Siyaseti

Bataklığa Sürükleniyor

Türkiye, bugünkü yürekler acısı durumuna bir anda getirilmemiştir. 1945’ten beri Batılı emperyalistler (tabiî onların en önde geleni de ABD’dir) ve onlarla ortaklığa girmiş yerli Finans-Kapitalistler, onların emrindeki siyasiler ve satılmış medyanın dönekler ordusundan oluşan yazar-çizerleri tarafından adım adım kuşatılarak getirilmiştir bu bataklığa…

Bugün ekonomisi ABD, AB Emperyalistleri ve onların ekonomik örgütleri olan IMF, Dünya Bankası, OECD tarafından yönlendirilmektedir. Ve borç batağına saplanmıştır. Gelir dağılımı en bozuk 25 ülke arasında yer almaktadır. Kişi başına düşen ulusal geliri 1993 yılınınkiyle (3004 dolardır bu miktar) aynıdır. Yani Türkiye ekonomik açıdan 12 yıldan beri yerinde saymaktadır. Kaldı ki iç ve dış borçları o yıllarınkiyle aynı kalmamış çığ gibi artmıştır.

En büyük ve en kârlı sanayi kuruluşları yerli-yabancı Parababalarına peşkeş çekilmektedir. Çalışma yaşındaki 50 milyon nüfusun ancak 20 milyonu iş bulup çalışabilmektedir. Yani yüzde 60’ı işsiz durumdadır. Çalışanlarına verilen asgari ücretse 250 dolardır. İnsanlarımızın yarısı yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.

Siyaseti bütünüyle ABD ve AB’nin ellerine geçmiştir. Ordusunun başı NATO’yla bağlanmış, üstelik de o Ordu, başına çuval geçirilerek aşağılanmış, onuru ayaklar altına alınmıştır insanlığın başdüşmanı, kanlı zalim ABD tarafından. Ne yazık ki Ordu’nun başındaki komutanlar, ABD alçağına hak ettiği cevabın verilmesine cesaret edememişlerdir.

Yirminci Yüzyılın, emperyalizme karşı zafer kazanmış en büyük komutanlarından Mustafa Kemal’in Başkomutanı olduğu bu Ordu, 53 yıllık NATO’culukla kerte kerte özgüveni yitirtilerek bugün bu hallere düşürülmüştür.

Türkiye 1950’den beri bir de İmam Hatiplerle, tarikatlarla, Kur’an Kurslarıyla içerden, ümmetçi, Ortaçağcı, ulusal değerlerden yoksun şeriatçı güçler tarafından kuşatılmış, bir anlamda çökertilmiştir. Tabiî bu bela da ABD ve onunla el ele veren yerli Finans-Kapital, Tefeci-Bezirgân Sermaye tarafından sarılmıştır Türkiye’nin başına. ABD ve diğer Batılı emperyalistler, halkımızın sosyalizme geçişini engellemek ve Türkiye’yi Ortaçağ karanlıklarına götürmek için yapmışlardır bunu. Ve şu anda güya, yani görünüşte Türkiye’yi yöneten Hükümetin Başbakanı, siyasi kariyerini, Birinci Kuvayimilliye’nin önderi Mustafa Kemal’e, “Ölmüş inek” diyerek ve benzeri aşağılık hakaretler yağdırarak yapmıştır. Tabiî aynı zamanda Laikliğe de küfürler etmiştir Tayyip. Bu saldırıların yer aldığı kasetler televizyon ekranlarında yayımlanmış, milyonlarca insanımız buna tanık olmuştur. Yine ne acıdır ki şu anki Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök de, Tayyip’le ve hükümetiyle “şiir gibi anlaşıyoruz” diyerek Mustafa Kemal’e ve laikliğe yapılan bu iğrenç saldırılardan hiç de rahatsız olmadığını ortaya koymuştur.

Bu hükümet ümmetçi olduğu için ulusal değer taşımamaktadır. Bu yüzden de iktidarda kalabilmek ve küplerini doldurabilmek için ABD ve AB’nin her istediğini vermekten çekinmemektedir.

Kıbrıs, yarı yarıya ABD-AB ve Yunanistan’a verilmiş durumdadır. Böylece Türkiye’nin güneyden kuşatılması tamamlanmak üzeredir. Sermaye partilerinin başka bir yol tutması beklenmemelidir. Ordu da, 50 yıl, NATO’ya dolayısıyla ABD ve AB’ye hizmetten dolayı özgüvenini yitirmiş, bu yüzden bu satışa dur diyememektedir. Tabiî Ordu’nun tepesindeki NATO tezgahından geçmiş generaller yitirmiştir özgüvenini… Ordu Gençliği’mizse sağlamdır. Onlar da bu durumdan son derece rahatsızdır. Bunu biliyoruz…

Tabiî Kıbrıs’la yetinmeyecektir emperyalistler… Ardından Ege’nin alınması, Türkiye’nin denizlerle çevrili bir ülke olmaktan çıkarılması gelecektir. Ermenistan’ın maddi tazminat ve toprak talebi gelecektir. Hep söylediğimiz gibi, Batılı emperyalistlerin gönlünde yatan Sevr’dir. Türkiye’yi AB’cilik ve benzeri alçakça planlarla yavaş yavaş, alıştıra alıştıra o noktaya götürüyorlar…

Yalnız Emperyalistler ve yerli satılmışlar güruhu bir şeyi unutuyorlar… Bu halk bir gün elbet uyanacak ve Birinci Kuvayimilliye’de olduğu gibi onların heveslerini kursaklarında bırakacaktır. Halkımızın en bilinçli kesimi olan biz devrimciler, İşçi Sınıfımız, köylülüğümüz, esnafımız, namuslu aydınlarımız ve bu halkın çocuklarından oluşan, dolayısıyla da onun bir parçası olan Ordu Gençliği’mizle omuz omuza vererek İkinci Kurtuluş Savaşımızı da zafere ulaştıracağız. Bundan kuşkumuz olmasın. Emperyalistler hüsrana uğrayacaklar, onlara uşaklık edecek kadar alçalmış dönek Ali Kemal’ler ihanetlerinin hesabını vereceklerdir…

Halkın Kurtuluş Partisi bunun için kuruluyor…