12 Eylül öncesinde olsaydı; bu canavarlara öğretmenleri, bilim insanlarını, sanatçıları, gazetecileri ve devrimci gençleri öldürtürlerdi. Maraş’taki gibi katliamlar yaptırtırlardı…

12.03.2021
117
A+
A-

Bazen insan olmaktan utandığım, keşke insan değil de güçlü yaban hayvanlarından biri olarak var olsaydım, dediğim zamanlar olur… Hiç değilse kalleş, zalim bir avcının hayın pususuna düşünceye veya yaşlanma sebebiyle dirhem dirhem eriyen kaslarımın güç kaybetmesinden dolayı, gençken uçarcasına sıçrayıp geçtiğim yarlardan birine takılıp, yüzlerce metrelik uçuruma yuvarlanıp parçalanıncaya kadar özgür ve mutlu yaşardım, diye düşündüğüm zamanlar olur…

Zaten kendimiz için mi yaşadık?

Özel hayatımız mı oldu?

Üniversiteye adım atıp Bilimsel Sosyalizmle tanıştığımız günden itibaren kendi hayatımızı-özelimizi paranteze aldık… İnsanlığın dertlerini, halkımızın ve ülkemizin dertlerini hep en öncelikli görevimiz edindik. Bütünüyle insanlığın çektiği acılara, bunun nedenlerine ve sebeplerine odaklandık. Halkımızın mutluluğundan ve ülkemizin bağımsızlığından daha önemli işimiz olamaz, dedik ve hayatımızın her alanını buna göre, bu göreve uygun düşecek tarzda planladık. Ve o plan dışına bir kez bile çıkmayı düşünmedik…

Mutlu mu yaşadık?

Ne gezer…

Ülkemizde ve dünyanın dört bir yanında bunca vahşet, bunca kan, bunca zulüm acı, gözyaşı; acı çekenlerin, insan sayılmayanların, yük hayvanı yerine konulanların, yerlerde sürüklenenlerin, taciz ve tecavüzlere uğrayanların çığlıkları, feryatları kulaklarımızda uğuldarken insan nasıl mutlu olabilir?..

Nasıl içtenlikle gülebilir?..

Yüzümüze en geniş yayılan gülüşlerimiz bile bir acı tebessümden öte gitmez.

Kavgaya yöneldik, bu zalimlikler, kötülükler dünyasını insancıl bir dünya yapmak için…

Mutluluğu orada aradık. Çünkü Gerçek İnsan olduğumuzun kanıtını somutça orada gördük, bulduk. İnsan olmanın bize yüklediği sorumluluğu yerine getirmek için kavgaya girmiş olmamız boylu boyunca, bize bir ruh dinginliği, iç huzuru sağladı.

Neden mi söz ettim bunlardan?

Geçen hafta yaşanan iki trajik olaydan dolayı. Beni mahveden, kahreden bu olaylarda cellat rolünde yer alan yaratıklarla aynı canlı türünden olmam hasebiyle beni utançtan yerin dibine geçiren iki olaydan dolayı…

Bunlardan en trajik olanı, Aydın’ın bir kenar mahallesindeki yerleşim yerinde yaşandı. 92 yaşındaki eli öpülesi sevimli bir halk kadını, yalnız yaşayan kimsesiz bir büyükanne; 23 yaşındaki yani torununun torunu olabilecek yaştaki komşusu, canavarlaşmış, insanlıktan bütünüyle çıkmış Aytu Çetin tarafından tecavüz edilip boğularak öldürülüyor. Nineciğimizin kefen ve diğer cenaze giderleri için sakladığı parası da çalınıyor canavar tarafından…

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında benzer olaylar anlatan haberleri okuyunca gazetelerde, kuvvetli bir Tanrı inancına sahip olmakla birlikte, kendimi tutamaz isyan ederdim. Ey Allah’ım neden yarattın böyle canileri, derdim…

“İmtihan için yaratılmış olma” öğretisi filan bir anda çöküp enkaz oluverirdi anlayışımda. Sorardım aynı anda: Peki diyelim ki bu canavarı imtihan ettin, merakını giderdin onun kötü olduğunu öğrendin; bu mazlum, masum -bu olaydan hareket edersek- sevimli nineciğimizi neyle imtihan ettin?

Yoksa onu sınav malzemesi olsun diye mi yarattın?

Bu mu senin adaletin? Sonra hani sen; olmuş, olacak, gerçekleşecek her şeyi bilirdin?

Senin “İlim Sıfatın” var. Madem her şeyi biliyorsun bu imtihan safsatası nedir?

Sen sınıf ya da ders öğretmeni misin ki, öğrencilerin neyi bilip neyi bilmediklerini öğrenmek için imtihan yapıyorsun?

Sonra senin “Basar” sıfatın var. Her şeyi görürsün. Bu canavarlıklar yapılıyorken de olanları görmen gerekir, değil mi?

E, bir de diyorsun ki “Ben kullarıma şah damarlarından daha yakınım.” Demek ki canavarın da, kurbanın da hemen yanındasın.

Öyleyse niye engellemedin canavarı?

Niye “Dur, yapma!” demedin?

Her şeye de gücün yettiğini söylüyorsun. Seni dinlemiyorsa neden elini kolunu, bilmem nesini felç edip hareketsiz kılmadın?

Kurbanı – buradaki olaydan hareket edersek 92 yaşındaki nineciğimizi – niye çekip almadın o canavarın elinden?

Bak, o cani tam da şah damarından boğmuş ninemizi…

Bir de diyorsun ki “Ben, merhamet edenlerin en büyüğüyüm. Rahman ve Rahimim…”

Yahu sıradan, normal bir insan görse bu yapılan caniliği, kendini tutamaz, harekete geçer kurtarır ninemizi ya…

Sen kollarını kavuşturdun seyrettin, öyle mi, bak bu kötülüğe yönelen kulum imtihanını tamamlasın, imtihanını sonuçlandırsın diye?..

“Olmaz böyle bir şey ya… Kabul edilemez bunlar… Bu ne biçim iştir böyle”, der, isyan dalgalarının arasına atardım kendimi.

Bunlar ve benzeri sorular akın ederdi zihnime…

Sonra Allah’a isyan etmiş olmakla dinden çıkmış olduğumu düşünüp korkardım. Tövbe eder, af dilerdim. İnsan aklının almadığı bazı durumlar var galiba bu işte der, isyan yüklü düşüncelerimi baskılar, ilgimi başka alanlara yöneltirdim…

Sonraları üniversite yıllarıma gelip Kur’an’ın Türkçe mealini okuyunca, Hz. Muhammed’in de bizim gibi bir Devrimci olduğunu anladım. Çağının koşulları içinde, Mekke’yi haraca kesmiş 8 büyük Tefeci-Bezirgân Parababasına karşı bir başkaldırı olduğunu ve bir Tarihsel Devrim gerçekleştirdiğini anladım. O da bizim gibi “Rızıkta Eşitliği” yani maddi geçim araçlarına sahip olmada tüm insanların eşit olmalarını savunuyordu. Hiç kimsenin para pul, mal mülk istiflememesini, küplememesini savunuyordu. Herkesin kendisinin ve bakmakla yükümlü olduklarının ihtiyacına yetecek kadar bir maddi değer ellerinde bulundurmalarını, gerisini toplumun ihtiyaç sahibi kesimlerine dağıtmalarını savunuyordu…

Ve bu anlayışının, çağının geleneklerine uygun bir biçimde Cebrail adlı bir melekle kendisine iletilen Tanrı buyruklarından oluştuğunu söylüyordu. Eğer bunlar benim düşüncelerim, ben böylesi eşitlikçi bir toplum kurmak istiyorum, deseydi; o çağda başarılı olmasına imkân yoktu.

Dolayısıyla da dünyada yani doğada ve toplumda olup bitenlerle hiçbir doğaüstü gücün olumlu ya da olumsuz yönde bir etkisinin olmadığını anladım. Yani dünyada olup bitenlerle Tanrı, Allah vb. adlara sahip kutsal varlıkların hiçbir ilgisinin bulunmadıklarını anladım. Doğa da, toplum da kendi kanunlulukları içinde akıp gidiyorlardı.

Hal böyle olunca, insanlığı da, doğayı da tüm kötülüklerden arındırıp eşitlikçi-kardeşçe bir düzen kurmak, yine biz insanlara kalıyordu. Bizim gibi kendini insanlığa adamış Gerçek Devrimcilere kalıyordu…

Öyleyse insanlığımızın, yani insan olarak yaratılmış olmanın sorumluluğunu yüklenip davranışa geçmeliydik.

Geçtik… Ve bu yaşımıza kadar da durmaksızın aynı davranışı devam ettiriyoruz. Zalimlere yerli-yabancı Parababalarına, vurgunculara karşı kavgamızı sürdürüyoruz. Eninde sonunda da bu kavgamız zaferle sonuçlanacak…

Tabiî böyle olunca Hz. Muhammed’in de gerçek anlamda meşru takipçisi ve savunucusu biz Devrimciler oluyoruz. Onun, çağı içinde gerçekleştirmeye gücünün yetmediği ideallerini, bugün biz savunuyoruz ve biz gerçekleştireceğiz.

İkinci olay da Samsun’da yaşandı. Yine insanlıktan çıkmış bir yaratık, beş yaşındaki kızının önünde, iki yıl önce ayrıldığı eşini tekme yumruk öldüresiye dövdü. Yere düşen kadıncağızın başına ve bedenine tekmelerle vurmayı sürdürdü. Olayı görüp yetişen halk kalabalığı, kadını caninin elinden kurtarıyor polise teslim ediyor… Bu olayda da canavar 27 yaşında…

Her iki olayda da caniler hiçbir pişmanlık belirtisi göstermiyorlar…

Bu tür canavarların ya da seri katillerin tamamında olduğu gibi bunlarda da empati yapma özelliği yok. Bu cinayetlerinden yıllar sonra bile, işlemiş oldukları insanlık dışı suçları, bir futbol maçı anlatır gibi gülerek, eğlenerek soğukkanlılıkla anlatırlar…

Kavgalarda, korku nedir bilmeyen, asla tereddüde düşmeyen ben; böylesi trajik durumlar karşısında yıkılırım, kimyam bozulur. Gecelerim kâbus, gündüzlerim zindan olur. Vanlı 4 yaşındaki Leyla’nın ve Ordulu 7 yaşındaki İkranur’un melek yüzleri, gözleri hâlâ bütün canlılığıyla zihnimde, belleğimde kazınmış olarak duruyor… Tabiî daha binlerce kurbanın da öyle…

Ve böyle canavara dönüşmüş insanlar toplumda bulunmasın; başka türlü dersek;  toplum, insanlarını böyleleri gibi insanlıktan çıkarmasın diye de Sosyalistim. İnsanlar, insan doğdukları gibi, ölürken de tabiî yaşarken de, hep insan kalsınlar diye Sosyalistim.

İnsanlar birbirlerine de hayvanlara da acı çektirmesinler, doğaya zarar vermesinler, doğayla ilişkilerinde kutsal bir varlıkla ilişkideymişler gibi hassas davransınlar, ölçülü, dengeli, saygılı olsunlar diye Sosyalistim.

Özetçe; insanlara da, hayvanlara da, doğaya da insan kaynaklı hiçbir zarar verilmesin, hiçbir kötülük yapılmasın diye de Sosyalistim. Tüm Sosyal eşitsizlikler yok olsun- yok edilsinler diye de Sosyalistim.

Yani öyle bir dünya yaratalım ki orada mutlu olsun tüm canlılar; tertemiz, pırıl pırıl kalsın ormanlar, dağlar, ovalar, nehirler, göller, denizler… Özetçe, dünyayı cennet kılalım…

Tabiî bu da Sosyal Sınıfların ortadan kalkmasını gerekli kılar.

 

Her İki Cani de MHP’li

Yukarıda sözü edilen trajedilerde rol alan canilerin ikisinin de Kontrgerilla’nın, Süper NATO’nun-Gladio’nun sivil görünümlü paramiliter örgütü olan MHP’li olduğu ortaya çıktı. Tıpkı Batman’da 17 yaşındaki bir kıza tecavüz eden ve intihar etmesine neden olan uzman çavuş M.O. gibi…

CIA’nın Kontrgerilla ideoloğu David Galula, “Ayaklanmalara Karşı Koyma Teori ve Pratik” adlı kitabında, Devrimci ve Antiemperyalist hareketleri, binbir yalan, hile ve namussuzlukla bastırıp yok edebilmek için emperyalizmin kuklası olan devletin resmi güçlerinin yanında, onlarla koordineli biçimde çalışacak “Sivil Parti Örgütlenmesi” görünümü altında paramiliter bir katliam, cinayet ve sabotaj örgütünün de bulunmasını şart koşar.

Bu “Kontragerilla Örgütü”, der David Galula; “Toplumda adı bilinen, önder konumundaki masum insanları tek tek cinayetler işleyerek ya da toplu katliamlar yaparak öldürecektir. Sabotajlar yapacaktır. Ve bunların suçunu düşman hareketin yani Devrimci ve Antiemperyalist Hareketin üzerine atacaktır. Böylelikle de halk kitlelerinin Devrimcilerden uzaklaşması, hatta onlardan nefret etmesi sağlanacaktır. Halktan yalıtılmış, yalnızlaştırılmış harekete yeni katılımlar olmayacaktır. Zaman içinde Devrimci Hareket zayıflatılacak ve ezilmesi de kolaylaşmış olacaktır.”

Masum, suçsuz günahsız insanları-öğretmenleri, bilim insanlarını, sanatçıları, gazetecileri ve hatta Doğan Öz gibi namuslu savcıları, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul gibi namuslu polisleri, DİSK Başkanı Kemal Türkler gibi namuslu sendikacıları, Avukatları öldürmüştür, Kontrgerilla Partisi olan MHP’nin insan sefaleti katil sürüsü…

Cavit Orhan Tütengil, Bedrettin Cömert, Ümit Kaftancıoğlu, Abdi İpekçi gibi bilim insanlarını, sanatçıları, gazetecileri, katletmiştir bu MHP’liler.

Ve toplamda üç bini aşkın devrimci, demokrat, antiemperyalist insanımızın canına kıymış, kanını içmiştir bu caniler…

Bu caniler, tabiî Kontgerilla’nın (o zamanki adı Seferberlik Tetkik Kurulu’ydu) resmi güçleriyle ve Polisle iç içe-omuz omuza çalışmıştır.

Kahramanmaraş Katliamı’nı gerçekleştirmişlerdir…

Burada 111 insan savunmasız, Alevi inanca sahip insanımızı; genç yaşlı, kadın çocuk demeden silahla, baltayla, satırla ve yakarak katletmişlerdir.

Ve burada bir melek kadar masum kadın kardeşimiz eşine; “Beni onların eline bırakma, sen öldür!”, diye yalvarmıştır.

Böylesine insanı acılara boğan bir katliamdır burada yaptıkları…

Yine Çorum, Sivas, Ankara Balgat, Bahçelievler ve İstanbul 16 Mart Katliamlarını gerçekleştirmiştir aynı caniler…

Kanlı Pazar Katliamı’nı yapmışlardır Toplum Polisiyle el ele vererek…

Ve bu alçakça, vahşice, kalleşçe, puştça katliamlardaki sorumluluklarından dolayı en ufak bir pişmanlık belirtisi göstermemiş ve üzüntü duymamıştır, zamanın gerici, Amerikancı parti liderleri ve avaneleri… Yani Türkeş, Demirel ve Erbakan

Tüm bu canavarlıklar yapılırken Kontrgerilla Partisi’nin lideri ve 1950 öncesi Amerika’nın Kontrgerilla eğitiminden geçirdiği Dünyadaki birkaç kişiden biri olan A. Türkeş; “Saldıran taraf komünistlerdir, bizim milliyetçi gençler güvenlik güçlerimize yardımcı oluyorlar ve nefis savunması yapıyorlar”, demiştir.

“Milliyetçi Cephe” hükümetlerinin Başbakanı Süleyman Demirel ise, Maraş Katliamı konusunda yaptığı basın açıklamasında gazeteci Lütfü Oflaz’ın ısrarlı sorusu üzerine; “Bana sağcılar suç işliyor, cinayet işliyor dedirtemezsin”, diyerek bu katiller sürüsünü açıktan savunmuştur.

16 Mart Katliamı’nda, İstanbul Üniversitesi önünde, okullarından çıkan devrimci öğrencilerin üzerine Kontrgerilla’nın teknik elemanlarınca ellerine verilen bombayı atanlardan biri olan MHP’li Zülküf İsot; olay sonrasında yedi suçsuz masum öğrenciyi parça parça ederek öldürdüklerini öğrenince bunalıma girmiştir. Besbelli ki bu gencin milli duygularını namussuzca sömürerek kandırmış ve ağlarına düşürmüştü MHP. Genç, memleketine, Elazığ’a gidiyor ve bütün perdeleri kapatarak kendini evlerine hapsediyor. Vicdan azabının da iç sızısına uğruyor aynı zamanda…  “Ben bu azaba dayanamayacağım. Polise gidip her şeyi anlatacağım”, diyor ailesine. Ailesi böyle bir girişimin oğullarının da ölümüne yol açacağını, Kontrgerilla’nın böylesi bir dönüşü ve namuslu oluşu asla kabul etmeyeceğini ve sineye çekmeyeceğini bildiği için; “Yapma etme, sonra seni de yaşatmazlar”, diyerek genci durdurmaya çalışıyor.

Bu arada kendisini boş bırakmayıp sık sık ziyaret eden MHP’nin üst düzey elemanları, duruşundan şüphelenip işi araştırmaya girişiyorlar. Ve sonuçta gencin öldürülmesine karar veriyorlar ve genç yine bir ülkücü olan Latif Aktı tarafından öldürülür.

Olayın bu safhasını Zülküf İsot’un Ablası anlatmıştı bir basın mensubuna.

Bütün bu katliamlar neden yapılmıştır ya da yaptırılmıştır?

Devrimci hareketin önünü kesmek ve o hareketi tamamen ezecek ve toplumun gelişim yollarını tıkayacak olan 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Faşist Darbelerine zemin hazırlayabilmek için…

Tabiî suçsuz günahsız masum insanları kalleşçe pusularla katledebilmek, genç yaşlı, çoluk çocuk demeden hatta hamile olanları bile hiç duraksamadan ve kılını kıpırdatmadan katledebilmek normal insanların yapabileceği bir iş değildir. Vicdana, merhamete, acıma duygusuna, adalete, hakkaniyete inanan yani vicdani, ahlâki, insani değerler taşıyan insanlar bu aşağılık işleri yapamaz, yapmaz…

Kim yapar?

Toplumun en tabanındaki, hiçbir vicdani ve insani değer yüklenmemiş, gelişim dönemindeki 3-12 yaş aralığında yer alan kritik eşikleri heba edilmiş, aynı zamanda da cahil bırakılmış insan görünümünde ama insanlıktan hiç eser, iz taşımayan yaratıklar bu işleri yapabilir. Küçücük bir maddi çıkar, küçük bir mevki ve küçük bir unvan karşılığında…

İşte bu zihniyetteki -bu kategorideki- bu çaptaki insanlar büyük bir heveskârlıkla doluşmuştur MHP’ye…. Orada kendilerine yer, mevki edinmişler ve unvanlar almışlardır… Tabiî aynı zamanda da boğaz tokluğuna da olsa beslenmişlerdir. Hatta cinayet ve katliamlardaki başarıları arttıkça cepleri para da görmüştür.

Bu canilere, Türkiye’nin değişik bölgelerinde kurulan “Komando Kampı” denilen Kontgerilla kamplarında Askerler tarafından askeri eğitim de verilmiştir…  Cinayet, sabotaj ve benzeri konulardaki eğitimler…

Kontgerilla Örgütü MHP’yle, özelliklerini anlattığımız Geriz Fareleri gibi toplumun çöplüklerinde yaşayan kriminal tipler birbirlerini çekmişler ve çark ve dişli gibi uyuşmuşlardır birbirleriyle…

İşte geçen hafta Samsun ve Aydın’da yaşanan kadına yönelik şiddet, tecavüz ve katliamlarda yer alan kriminal tiplerin de MHP’li çıkması rastlantısal değildir… 1960’lı, 1970’li yıllardaki katiller sürüsünün bugünkü benzerleridir bunlar. Tüm kişilik özellikleriyle geçmişteki örnekleriyle birebir aynıdırlar… Aynı ruhiyata ve zihin yapısına sahiptirler.

Eğer bugün de Devrimci Hareket yükselişte olsaydı bunlar kalleş pusular kurup cinayetler işleyecekler, kitlesel katliamlar yapacaklardı. Fakat bugün durum farklı. O yüzden de bunlar kadın dövüyorlar, tecavüzde bulunuyorlar, kadın öldürüyorlar… Aslında geçmişteki ağabeyleri kadar büyük cinayetler potansiyeline sahiptirler de, şartlar o şartlar olmadığı için bunlarla yetinmek durumunda kalıyorlar…

Ha, ara sıra Sabahattin Önkibar gibi, Orhan Uğuroğlu gibi, Levent Gültekin gibi gazetecileri, aydınları dövdürüyorlar bu yeni yetme çömezlere. Hem de Kaçak Saray’ın Arka Bahçelisi’nin yanı başındaki adamlar…

Kadına şiddet ve tecavüz denince Dinci Partiler de MHP’yle yarışırlar…

Ensar’larda, Kırklarî Dergâhlarında, Uşşak Dergâhlarında ve tarikatlarda, cemaatlerde, kurslarda; şiddet ve tecavüz suçlularının tümü Dinci Partilerin taraftarlarıdır.

18 yıllık AKP iktidarında kadın cinayetlerinin yüzde bin dört yüz oranında artması tesadüf değildir. Olamaz da… Bu vahim durum Kadını insan saymayan, erkeğin malı gibi gören bir anlayışın ürünüdür…

AKP’giller’in Kaçak Saraylı Hafız’ı ne diyor?

“Kadın, fıtraten erkeğe eşit değildir.”

Tabiî Tayyipgiller’in tamamının anlayışı budur. Bu, kadın düşmanı, kadını ikinci kategori-ikinci sınıf insan sayan anlayıştır. Daha açığı, Kadını, erkeğin malı olarak gören bakıştır…

Muaviye-Yezid Dini de 1400 yıldan beri aynı anlayışı savunagelmektedir. Bu görüş, o zamanki Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfının Kadını köleleştiren, cariyeleştiren, mal gibi alınıp satılmasını yasa hükmü sayan anlayışın, az biraz değişiklikle, günümüze kadar sürüp gelen anlayışıdır, geleneğidir, göreneğidir, kabulüdür…

Kadın eğer bu statüye başkaldırırsa onu dövmek ve hatta öldürmek de erkeğin hakkıdır bunların zihinlerinin arka planında yatan görüşe, kabule, inanışa göre…

Tayyipgiller iktidarında kadın cinayetlerinin böylesine korkunç boyutlarda artmasının sebebi budur…

Kadın cinayetlerinin suçlularının, tecavüzcülerin, kadına şiddet uygulayanların ideolojik kimliklerine ve siyasi tercihlerine ilişkin sosyo-psikolojik bir araştırma yapılsa, bizim bu görüşümüz sayısal kesinlikte ortaya çıkar…

Özetçe; kadına ve çocuğa şiddet uygulayanların, tecavüzcülerin ve kadın-çocuk katillerinin ezici çoğunluğu gerici-sağ ideolojilere sahiptir ve sağ partilerin taraftarlarıdır. O partilere oy vermektedirler…

Sol ise dünyanın her yerinde olduğu gibi Aydınlanmayı, Aydınlık Düşünmeyi ve insani, vicdani değerleri temsil eder…

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

12 Mart 2021

Nurullah Ankut

HKP Genel Başkanı