Ülkemize Suriye felaketini yaşatan bu mücrimler mutlaka hesap vereceklerdir!

27.10.2022
35
A+
A-

Dün, Ankara 5’inci Asliye Ceza Mahkemesinde yine bir duruşmamız vardı…

Konu; “MİT TIR’ları Davası” adıyla hakkımızda açılan ve 1 yıl 2 ay 22 günlük hapis cezasına çarptırılmamızla sonuçlanan bir davaydı bu. Biz, Tayyipgiller daha Suriye bataklığına ülkemizi sürüklemeden, halkımızı, milletimizi bu felaketten sakındırmak için elimizden gelen her türlü çabayı göstermiştik.

Hani bunların MİT Başkanı Hakan Fidan’ının, Dışişleri Bakanı Davidson Ahmet’inin, İçişleri Bakanı Efkan Ala’sının, zamanın Genelkurmay 2. Başkanı Org. Yaşar Güler’inin (bugünün Genelkurmay Başkanıdır) ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’sunun bir gizli toplantısı olmuştu Ankara’da, 2014’ün başlarında. Henüz Suriye bataklığına dalınmamıştı o zamanlar ve bu Hafızlar, patronları Kaçak Saraylı Tayyip nam Hafız’la beraber yanıp tutuşuyorlardı, “o bataklığa Türkiye’yi nasıl sokarız?”, diye.

Bu gizli görüşmenin ses kaydı ve tapesi medyaya düştü, 2014’ün Mart ayında. İşte Amerikan devşirmesi Hafızların her birinin ihanet yüklü düşünceleri, konuşmaları, cümleleri:

***

Ahmet Davutoğlu: Yalnız diğer şeyi yarım kaldı ben tam anlayamadım. Dışişleri’nin yapması gereken ne? Yok şey için söylemiyorum. Bizim yapacağımız başka şeyler var. Eğer buna karar verirsek bizim bugün Birleşmiş Milletler’e, Suriye rejiminin İstanbul Konsolosluğu’na herhangi şey gerekirse bir bildirimde bulunmamız gerekiyor değil mi?

Feridun Sinirlioğlu: Yalnız orada harekâta karar verirsek, sürpriz etkisi olması lazım yani. Böyle bir şey yapacaksak. Ne yapacağımızı bilmiyorum da neye karar verirsek verelim önceden haber verirsek doğru olmaz.

A.D.: Yahu tamam da onun bir hazırlığını yapmak lazım, Uluslararası hukuk açısından açığa düşmemek için, içeride Cumhurbaşkanı’yla konuşurken aklıma geldi, bizim Türk tankı girdiğinde zaten girmiş olmuyor muyuz?

Yaşar Güler: Oluruz.

A.D.: Hayır şimdi uçakla girmekle tankla girmek arasında…

Y.G.: Suriye Başkonsolosluğu’na şu belki söylenebilir, IŞİD (Irak İslam Şam Devleti) şu anda zaten rejim ile beraber çalışıyor, oradaki bir Türk toprağıdır. Oraya kesinlikle…

A.D.: Ama söyledik. Bu konuda daha önce nota verdik.

Y.G.: Suriye’ye.

A.D.: Evet kaç defa nota verdik. Onun için açıkçası ben Genelkurmay Başkanımızın bizim bakanlıktan beklentisini bilmek isterim.

Y.G.: Belki bunu kastediyordur, ben bilmiyorum, Hakan Bey ile görüşmüş.

Hakan Fidan: Yani bu kısmını söyledi de sonra detayına girmedik.

Y.G.: Belki bunu kastediyordur yani Suriye’ye bir nota.

H.F.: Belki de koordine görevi Dışişleri’ndedir.

A.D.: Koordine iç savaş diplomasiyi koordine ederim ama askeri…

F.S.: Ben orada da söyledim. Bir kere durum farklılaştı. Bir kere IŞİD’e dönük harekâtın uluslararası hukuk zemini var. Bunu El-Kaide diye tanımlayacağız, El-Kaide çerçevesinde orada bir sıkıntı yok. Ayrıca hele şimdi iş Süleyman Şah Türbesi’ne gelince zaten ülke toprağını savunma söz konusu.

H.F.: 2000’e yakın TIR gönderdik biz oraya

Y.G.: Bence orada silaha ihtiyaç yok. Benim şahsi görüşüm. Orada mühimmata ihtiyaç var. Evet efendim. Sayın Bakanım Hakan Bey burada, bir tane general verelim dedik. Hakan Bey burada sağ olsun o başta kendisi istedi. Biz verelim dedik. Generali belirledik. General gitti.

F.S.: Pratik olmak gerekirse savunma bakanımızın derhal bu millet için gerekli imzayı atması lazım. Tekrar Başbakanımızın çok açık bir şekilde bu talimatı vermesi lazım.

A.D.: Esas beni bu gece

Y.G.: Bu gece efendim hiç sorunumuz yok.

F.S.: Bu gece harekât emri verilmiş zaten.

Y.G.: Biz harekât yıldırım mesajı yayınladık. Hakan Bey kendisi biliyordur belki.

A.D: Hakan, tank göndermeye kalksa orada bunun komplikasyonları nedir?

H.F.: Şimdi koordinasyon olmadan, güç dengelerini göze aldığımız zaman…

Y.G.: Zaten biz onun için MİT’in koordinesini istiyoruz sayın bakanım.

‘4 adam gönderirim, 8 füze attırırım’

H.F.: Şimdi bakın bakın komutanım şimdi biz gerekçeyse gerekçeyi, ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım. Problem değil o! Gerekçe üretilir. Olay böyle bir iradenin ortaya konması.

F.S.: Şimdi şunu söyleyeyim, 10 dönümlük arazi. Burada 10 dönümlük bir yurt toprağı uluslararası hukukta çok sağlam bir gerekçe ayrıca meşruiyeti açısından da böyle bir harekâtın IŞİD’e karşı bir harekâtı yapıyor olmak bütün Dünya arkamızda olur. Bin kere onda hiçbir tereddüdünüz olmasın.

Y.G.: Hayır hiçbir tereddüdümüz yok.

F.S.: Hayır ben hepimize söylüyorum. O konuda yani…

Y.G.: Yani biz oradaki kuvvetler 1 senedir hazır bekliyor sayın bakanım. Dün aldığımız bir tedbir değil, 1 yıldır orada adamlar.

*

H.F.: Biz niye illa Süleyman Şah’ı bekliyoruz ben onu anlamadım.

A.D.: Biz şeyi diplomatik olarak yapılabilecek her şeyi yaptık.

F.S.: Gerekçe lazım sağlam gerekçe…

H.F.: Hayır ben gerekçe üretirim ya gerekçe problem değil. Gerekirse oraya da ( Süleyman Şah Türbesi) bir saldırı düzenleriz, oraya da biz saldırtırız önden canım. Şey yaparız yani ben şeyi anlamaya çalışıyorum.

A.D.: Laf aramızda Başbakan telefonda bu (Süleyman Şah Türbesi’ne saldırı) gerektiğinde bir imkan gibi de değerlendirilmeli bu konjonktürde dedi yani.

F.S.: Bunlar yapılır tabiî gerekirse her şeyi yaptırırız da yani,

H.F.: Yani bu kadar şeyi kullanmaya biz hazırsak yerinde ve zamanında amacını biz belirleyerek yapalım biz.

A.D.: Hakan yani dediğin kadar, kastettiğin bir strateji eksikliği dolayısıyla bir gerekçe üretmek şeyiyse doğru haklısın. Yahu şu adamlara karşı…

*

A.D.: Oraya geçeceğiz tamam bak alın geliyorum. Bir daha Amerikan Dışişleri Bakanı’na sert tedbir alalım diyemezsiniz.

H.F.: Şimdi hocam bakın benim dediğim şu…

A.D.: Adam der ki, sen kendi toprağını bile savunmadın, efendim biz çoğu kere dostane görüştük aramızda, çoğu zaman Kerry bana aynen şunu söyledi; “Peki siz kararınızı verdiniz mi”, dedi bu vurma ve şey yapma…

Y.G.: Efendim biz verdik, 100 kere verdik. Amerika’yla..

F.S.: Şimdi bakın 3 gün önce geçen gün Genelkurmay’dan bir şey olmuş, bu şey geldi kriz koordinasyon toplantısı yapmışlar. İlk defa ben görüyorum onu.

Y.G.: Hayır devamlı yapıyoruz onu!

*

Y.G.: İvedi olarak Hakan Bey’in desteklenip silah ve mühimmatı muhaliflere ulaştırmasını sağlamamız lazım. Sayın bakanla konuşmanız lazım. İçişleri bakanımız, savunma bakanımız. Bunu konuşmanız lazım bir yere getirmeniz lazım sayın Bakanım. Yani ben size katılıyorum. Bir defa yani onu tartışmıyoruz da. Ben Suriye’nin yapabileceği şu anda farklı şeyler var.

A.D.: Sayın Paşam, zaten adamların kapasitesini bildiğimiz için biz girmeyelim diyoruz.

Y.G.: Şimdi bakın efendim. MKE bizim sayın bakanın emrinde değil mi efendim? Efendim yani şu anda parayla Katar mühimmat arıyor. Peşin para üretsin versinler. Sayın bakanın emrinde.

A.D.: İşte burada entegre hareket edemiyoruz, koordine olamıyoruz.

Y.G.: O zaman sayın Genelkurmay başkanı ile sayın bakanı aynı anda çağırsın sayın Başbakanımız. Yanında konuşsun efendim.

A.D.: Onun için Feridun Bey’le biz yalvardık Başbakan’a neredeyse beraber bir toplanalım bu işin gidişi kötü diye.

Y.G.: Bir de kalabalık olmasın sayın Bakanım. Zatıaliniz olsun, sayın savunma bakanı, İçişleri bakanımız bir de Genelkurmay Başkanımız, dördünüz oturun. Bu kadar kimseye ihtiyaç yok. Çünkü oradaki ihtiyaç sayın Bakanım silah ve mühimmat. Silah da değil mühimmat. Biraz önce konuştuk biz şimdi efendim. 1000 kişilik bir ordu kuruyoruz diyelim orada. Biz bunun asgari 6 aylık mühimmatını burada depolamadan bu adamları oradaki muharebeye sokarsak sayın Bakanım iki ay sonra bu adamlar bize döner.

*

‘Politikalarımız pespaye oldu’

F.S.: Küresel ve bölgesel jeopolitikte ciddi kaymalar var. Bugün siz söylediniz, başkaları da destek oldu… Şimdi farklı bir oyuna doğru gidiyoruz. Bunları da görmemiz lazım.

Y.G.: Sayın Bakanım. Biraz önce zatıaliniz içerideyken onu konuştuk. Açık açık. Yani bu silahlı kuvvetler her dönemde sizlere lazım olan bir tool.

A.D.: Tabiî canım. Sizin gıyabınızda da hep Başbakan her yerde konuştuğumuzda ben akademisyen şeyiyle söylüyorum hard power olmadan bu topraklarda durulmaz. Ama hard power olmadan soft power olmaz. (Sert güç olmadan yumuşak güç olmaz.)

F.S.: Ulusal güvenlik politize edildi. Yani Türk tarihinde ben böyle bir şey hatırlamıyorum. İç politika konusu haline geldi. Artık tamamen ülke topraklarını, sınır güvenliğimizi, oradaki egemen toprağımızı falan savunmakla ilgili tamamen ulusal güvenliğimizle ilgili yaptığımız konuşmalar son derece pespaye, bir ucuz iç politika malzemesi haline geldi.

*

 

H.F.: Yahu ben bir şey söylüyorum, şimdi biz bunu vermeye hazırsak, biz şu ana kadar çoktan bu kararı vermiş olmalıydık. Elimizde tehdit ve menfaatlerden dolayı benim anlatmak istediğim bu. Yani devlet olarak acziyet, stratejik kararı…

A.D.: Evet o kararı çok daha küçük ölçekte verseydik bugün bu tercihle karşı karşıya kalmazdık.

Y.G.: Hayır bir dakika, biz bu kararı verdik.

H.F.: Uygulanmadı…

Y.G.: Kararı uygulayamıyoruz, yani çeşitli nedenlerle felç olmuş vaziyetteyiz yani sıkıntımız o anlamda sayın Bakanım. Devletin enstrümanları çalışmıyor şu anda.

A.D.: Peki biz bundan cayacak mıyız yani?

Y.G.: Hayır caymayacağız sayın Bakanım caymayacağız.

A.D.: Neyse peki öbür tarafa geçelim. (https://www.halkinhabercisi.com/4-adam-yollarim-8-fuze-attiririm)

***

Biz, bu Amerikan devşirmesi Hafızların niyetini anlayınca hemen suç duyurusunda bulunduk, Ankara Adliyesinde. Fakat Kaçak Saray erbabınca ele geçirilmiş, korkutulmuş, sindirilmiş, hukukla, Anayasayla, TCK’yle hiçbir bağı kalmamış olan Yargıdan tabiî ki istediğimiz doğrultuda olumlu bir karar çıkmadı. Her zaman olduğu gibi, Kaçak Saray’ın hukuk bürosuna dönüştürülmüş Yargı, onların işlediği suçlara dair; “Kovuşturmaya gerek görülmemiştir”, diyerek başvurumuza ret kararı verdi.

Biz, ülkemizin nasıl büyük bir felaketin ve çıkmazın içine düşürülmek istendiğini kesince görmüştük. “Ne yapabiliriz bundan başka acaba?”, diye düşündük ve Tayyipgiller’in Birleşmiş Milletler’e üye egemen bir devlete karşı, onun egemenliğine karşı ve toprak bütünlüğüne karşı ve içişlerine yönelik bir saldırı hazırlığında olduğunu bildiğimiz için, bir de UCM’ye yani Uluslararası Ceza Mahkemesine başvuralım, dedik. Çünkü Tayyipgiller’in yapmayı planladığı, apaçık bir şekilde Uluslararası Hukuka göre “Savaş Suçu” oluşturmaktaydı.

UCM, başvurumuzu incelemeye aldı. Fakat aradan 8 yıl geçmiş olmasına rağmen, herhangi bir ilerlemede bulunulmadı, başvurumuzla ilgili olarak. Çünkü o da ABD ve AB Emperyalist Haydutlarının emri altındaydı. Onların çıkarlarına aykırı bir karar veremezdi herhangi bir konuda.

Bu Emperyalist Haydutlar ne istiyordu?

Suriye’yi de Irak gibi, Libya gibi, Yugoslavya gibi parçalara ayırmak ve her bir parçasını da sıkıca kendilerine bağlamak. Bu sebeple de Türkiye’nin, aslında Türkiye’nin değil de Tayyipgiller’in, Suriye’ye Türk Ordusu’nu sokması ve oranın meşru hükümetine karşı savaştırması işlerine geliyordu bu Emperyalist Çakalların. UCM de bu sebeple, bizim başvuru dosyamızı bir köşeye atıp geçti.

Biz bu başvurumuzu da (tabiî gizli saklı işimiz olmadığı için, halkımıza karşı hep “açık diplomasi” tutumu içinde olduğumuz için) yayımladık yayın organlarımızda. Tayyipgiller hemen bize; “Vay sen misin bize bunu yapan. Bizi nasıl UCM’ye şikayet edersin?”, diyerek saldırı başlattılar ve kendilerine hakaret ettiğimiz savıyla dava açtırdılar aleyhimize, Ankara 5’inci Asliye Ceza Mahkemesinde.

Şu içler acısı durumu düşünebiliyor musunuz arkadaşlar?

Biz bir mahkemeye; “Yahu bu adamlar savaş suçu işlemeyi planlıyorlar. Ve hatta işlemişler de. MİT Başkanı Hakan Fidan diyor ki; 2 bin TIR dolusu mühimmat gönderdik, ‘rejime karşı savaşan muhaliflere.’ Demek ki dünyanın dört bir tarafından devşirilip, toplanılıp getirilmiş, Türkiye’de “Eğit-Donat” projesi adı verilen bir projeyle eğitilmiş, silahlandırılmış, sonra da meşru hükümete karşı savaştırılmak üzere Suriye’ye gönderilmiş bu Ortaçağcı meczuplaştırılmış ruh hastalarına 2 bin TIR dolusu askeri mühimmat da gönderilmiş ilaveten Türkiye’den”, diyoruz. “Bu apaçık bir biçimde savaş suçu oluşturur. Bu suça karşı bir işlemde bulunun. En azından durdurun suçun işlenmesini”, diye başvuruda bulunuyoruz.

Bunlar yani Tayyipgiller ne diyorlar?

“Vay sen bize hakaret ettin, biz böyle bir şey yapmadık. İftira ettin ve hakaret ettin”, iddiasıyla mahkemeye başvuruyorlar; mahkeme de hemen, hiç vakit kaybetmeksizin aleyhimize davayı açıyor.

Yani mahkemeye ne görev verilmiş oluyor, buradan çıkan örnekte de bir kez daha görüldüğü gibi, arkadaşlar?

Şu:

Tayyipgiller, suç kapsamına giren her türlü işi yapmakta serbesttir. Onlara karşı hiçbir suç isnadında bulunulamaz; ne yaparlarsa yapsınlar… Yargı, Kaçak Saray’ın elinde bir silah olmuştur artık.

Fakat Tayyipgiller’in işlediği bu suçların birini konu edip söyleyen, yazan ve bu suçlarla ilgili başka bir işlemde bulunan kişi ve kurumlar en ağır suçu işlemiş sayılmaktadırlar, görüldüğü gibi. Onlara karşı hemen saldırıya geçilmekte ve bu işi yapanlara cezalar yağdırılmaktadır…

Yani Yargı artık Kaçak Saray’ın bir hukuk bürosudur ve görevi Kaçak Saray’ın her türlü hak, hukuk, adalet ve ahlâk dışı işini korumaya almaktır…

Evet, arkadaşlar; işte Yargı bizi güya yargıladı. Tabiî gerçekte kendi mahkemelerinde, kendi avukatları, savcıları ve yargıçları huzurunda biz onları yargıladık ve mahkûm ettik. Fakat güç onlarda olduğu için, yukarıda da belitmiş olduğumuz gibi bize 1 yıl 2 ay 22 gün ceza kestiler, 2015 yılında. Efkan Ala da hakkımızda, kendisine hakaret ettiğimiz iddiasıyla 50 bin liralık manevi tazminat davası açtı. Sürüyor o dava da…

O duruşmalarda yaptığımız konuşmalar ve Tayyipgiller’e yönelik bizim tarafımızdan yapılan yargılamalar bir eksiksiz, virgülüne bile dokunulmadan, “MİT TIR’ları Davası” adlı kitabımızda görülebilir, okunabilir. (https://derlenisyayinlari.org/2016/05/01/mit-tirlari-davasi-hkp-genel-baskani-nurullah-ankut-savas-suclularini-yargiladi/)

Hepimizin bildiği gibi Tayyipgiller sonunda o bataklığa soktular ülkemizi. Ve bunun sonucunda Türkiye, 600’ü aşkın evladını kaybetti. Ülkemize 13 milyon civarında kaçkın, ki bunun 10 milyon kadarı Suriyelidir, sınır diye bir şey bırakılmadığı için gelip sessiz işgalde bulundu. Yani şu an sadece 1914-1922 arasında vermiş olduğumuz 3 milyon şehidin kanıyla sulanmış olan bu aziz vatanın toprakları; şehirleri, kasaba ve köyleri, bu 13 milyon civarındaki kaçkınlar tarafından işgale uğratılmıştır bugün.

Ve Türkiye, bu felaket sebebiyle 250 milyar dolar civarında bir maddi kayba uğratılmıştır.

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda, Alman Emperyalistleri o zamanlar Başkumandan Vekili ve Saray Damadı da olan Enver Paşa’yı; “Size Turan Devleti kuruvereceğiz”, diyerek kandırıp tuzaklarına düşürmüşler ve saflarına çekmişlerdi. O yanılgının milletimizin başına nasıl büyük bir bela açtığını ve nelere mal olduğunu hepimiz bilmekteyiz.

İşte 2013’te de Amerikan ve Avrupa Birliği Emperyalistleri, başta Kaçak Saraylı Tayyip ve Davidson Ahmet gelmek üzere, Tayyipgiller avanesini; “Size Hilafet kuruvereceğiz. İslam Dünyasının Halifesi de Tayyip olacak”, diyerek kandırıp saflarına çektiler, ağlarına düşürdüler. Tayyip; “Kısa süre içinde Şam Emevi Camii’nde Cuma namazı kılacağız inşallah”, diyerek bu ihanetin ilk adımını attı.

Bugün aradan kaç yıl geçmiş, arkadaşlar?

9 yıl, değil mi?

Suriye’nin kuzeydoğusunda bir PKK-PYD-YPG ve Amerika devleti kurulmuştur. Suriye’nin kuzeybatısında- İdlib’de ise Ortaçağcı din meczuplarından müteşekkil El Kaide, El Nusra ve IŞİD döküntülerinden derleşik bir din devleti kurulmuştur. Ve bu din devletinin hamiliğini Türkiye yapmaktadır; yani hem maddi giderlerini hem de askeri güvenliğini Türkiye sağlamaktadır.

Ve Tayyip ne diyor, bu ayın ilk haftasındaki Prag toplantısında?

“Bir vakti saati geldiğinde biz Suriye’nin Başkanı ile de görüşme yoluna gidebiliriz. Şu an itibarıyla zaten alt düzeyde görüşmeler yapılıyor.” (https://www.ntv.com.tr/turkiye/son-dakika-haberi-cumhurbaskani-erdogan-vakti-geldiginde-suriyenin-baskaniile-de-gorusebiliriz,9Y3AnjKb40Os9VRzyNUoag)

Şimdi arkadaşlar; Tayyipgiller açısından durum ne olmuş oluyor:

Tam bir fiyaskoyla karşılaşılmış oluyor, sonuçlanmış oluyor.

Yani bunların devşiricilerine, efendilerine hizmet aşkı ve Hilafet kurma heveskârlığı yüzünden, Türkiye, ülkemiz ve halkımız yok yere bunca felakete uğratılmış oluyor.

Süleyman Şah Türbesi’ne gelirsek; o konuda da rezil rüsva oldular dünya âleme. IŞİD saldırılarına karşı koruyamadılar türbeyi. Kendi bombalarıyla bombalayıp yerle bir ettiler. Sonra da türbedeki Süleyman Şah Sandukasını alıp kaçırarak Türkiye sınırına yapıştırdılar. Bu işi yapmak için gönderdikleri tanklardan ikisi de arıza vererek yolda kaldı ve sonunda IŞİD’in eline geçti. Sandukanın kaçırılışında bile o işi yapmaya tek başlarına güçleri yetmedi. PKK-PYD’den yardım istediler, onun yardımları sayesinde sandukayı getirip sınırımıza monte edebildiler. Bu rezalet konusunda Sinemacı Sırrı Süreyya (o zamanın önde gelen PKK-PYD Sözcülerindendi), bu olayın aynen böyle olduğunu açıkladı. Bunu Ahmet Davutoğlu da çok iyi bilmektedir her yönüyle, dedi. Eğer farklı bir görüşte olan varsa, çıksın Davutoğlu’na sorsun, Davutoğlu da açıklasın, dedi.

Davidson Ahmet’ten tık çıkmadı. Susmakla sinemacının söylediklerinin doğruluğunu onaylamış oldu…

Askeri harekâtlar yapmak bunlara göre değildir. Bunlar ancak Amerikan piyonluğu yaparlar, kamu malı hırsızlığı ederler, ihanetlerini maskelemek için de saf, cahil, bilinçsiz insanlarımızı “Allah’la Aldat”ırlar. Bunların mahir olduğu işler sadece bu üç iştir.

ABD Emperyalist Haydudu tarafından Türkiye’nin Suriye bataklığına çekilmekte olduğu konusunda eğer ilk adımda bizim sözümüz dinlenseydi, yerel mahkemeler bunlara dur diyebilecek bir irade gösterip o doğrultuda bir karar alabilseydi; yani hukukun üstünlüğü gerçekleşebilmiş olsaydı, bu bataklığa düşülmeyecekti, ülkemiz ve halkımız da bu felaketlerin hiçbirini yaşamayacaktı.

Bu sebeple de bütün namuslu, vatansever ve halksever insanlar bize, 8 yıl önce yaptığımız doğru öngörüden ve girişimlerimizden dolayı takdirlerini belirtiyorlar. Yalnızca size güveniyoruz ve tek umudumuz sizlersiniz, diyorlar.

Fakat Tayyipgiller’in bir operasyon enstrümanı haline getirilmiş olan Yargı ne yapıyor bize karşı?

Bizi yeni baştan aynı konuda yargılayarak daha ağır cezalara çarptırmak istiyor. “Sizin Reisimize ve onun avanesine karşı yaptığınız bu itaatsizlik sebebiyle aldığınız ceza artık yeterli değil bugünün şartlarında”, diyorlar. “Sizin daha ağır cezalara çarptırılmanız gerekir”, diyorlar.

Bunu başarabilmek için 2015 yılında bitmiş, sonuçlanmış davayı hukuk, akıl, mantık ve vicdan dışı bir gerekçeyle yeniden açtırıp başa döndürüyorlar ve bizi daha ağır ceza istemleriyle yargılamaya başlıyorlar. Geldiğimiz noktada Tayyipgiller’in Yargı üzerindeki hakimiyeti 2015 yılındakiyle kıyaslanırsa, muhakkak ki çok daha ağırlaşmış, güçlendirilmiştir. İşte bu sebeple de şimdi artık bize bu ağırlığa uygun olarak daha ağır cezalar vermek istiyorlar.

Versinler bakalım…

Onlardan, mahkemelerinden, cezalarından korkan, onlardan beter olsun!

Bizi sindirebileceklerini, yıldırabileceklerini, korkutabileceklerini sanıyorlar.

Fena halde yanılıyorlar!

Bizi dünyada hiçbir güç korkutamaz, sindiremez!

Ne diyor Önderimiz Kıvılcımlı?

“Vatan aşkını söylemekten korkar hale gelmektense ölmek yeğdir.”

İşte Tayyipgiller’in mahkemelerindeki bu davanın bir duruşması daha vardı dün. Yargıtaydan istedikleri bir dosya varmış. O dosya henüz gelmediği için davaya devam edilemiyormuş. Bu sebeple de talep ettikleri o dosyanın gelmesini beklemek üzere yeni duruşma günü, 23.02.2023 saat 10.00 olarak belirlendi.

Tayyipgiller’le o mahkemede o tarihte hesaplaşmaya devam edeceğiz, arkadaşlar. Daha önce de defalarca söylediğimiz gibi; bizi hiçbir gücün korkutamayacağı gibi hiçbir gücün bizi yargılamaya da gücü yetmez. Hep olduğu gibi biz onları yargılarız.

Çünkü biz, dünyanın en haklı ve en meşru davasını savunuyoruz. Vatanımızın ve halkımızın çıkarlarını savunuyoruz.

Ve bizim “Hayata dair hiçbir yanlışımız olmadı…”

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

27 Ekim 2022

Nurullah Ankut

HKP Genel Başkanı