Sinan Ateş’in gerçek katillerini bir biz net bir şekilde ortaya koyduk, bir de saygıdeğer annesi Saniye Hanım

Saygıdeğer Arkadaşlarım;

Sinan Ateş’in bu Kaçak ve de Haram Saray’ın Arkadan Bohçalı’sının MHP’si ve onun Ülkü Ocaklarının buyruğuyla, örgütlemesiyle katledildiğini anlatmıştım defalarca size. Ve bu bizim yüreğimizi yakan cinayet konusunda bir de kitabımızın olduğunu söylemiştim. Ve buradaki ilk değerlendirmemiz katliamdan beş gün sonrasının tarihini taşır. “Sinan Ateş Cinayeti Bağlamında Süper NATO, Gladyo, Kontrgerilla MHP ve Katliamları”. 226 sayfa, büyük boy, ders kitabı ebadında.

Sinan Ateş gerçek anlamda Kuvayimilliyeci, Mustafa Kemal, İnönü ve silah arkadaşlarını içtenlikle savunan, Laik Cumhuriyet’e içtenlikle bağlı bir vatanseverdi. İşçi çocuğuydu. Babası Musa Ateş biliyorsunuz evlat acısına dayanamayarak kalp krizinden aniden hayatını kaybetti. Musa Ateş ömür boyu çalışarak alınteriyle ailesinin yaşamını sağlamış, Sinan Ateş’i ve kardeşlerini o helâl kazançla, emekle büyütmüştü. İşte o yüzden Sinan Ateş de böyle dürüst bir vatansever olmuştu. Biliyorsunuz, şu an Makedonya sınırları içinde yer alan Mustafa Kemal’in atalarının köyü olan Kocacık Köyüne kadar gitmiş, oradan canlı yayın yapmıştı. Ve MHP’nin de Veliaht Prensi’ydi.

İşte böylesine içtenlikli bir vatanseverin, bir Kuvayimilliyecinin; MHP gibi bir Süper NATO, Gladyo, Kontrgerilla partisinin başına geçmesine izin vermedi Amerika ve ajanlaştırdığı bu Bohçalı’ya buyruk verdi, Bohçalı, adamlarına buyruk verdi; İzzet Ulvi Yönter’e, Semih Yalçın’a, Feti Yıldız’a, Ülkü Ocakları Başkanı Ahmet Yiğit Yıldırım’a, Ülkü Ocakları Ankara İl Başkanına,  MHP’nin Mersin Milletvekili Olcay Kılavuz’a, İstanbul’daki MHP örgütüne, MHP’nin Bolu Milletvekiline. Ve Kontrgerilla’nın polis içinde örgütlenmiş elemanlarıyla el ele vererek İstanbul Gülsuyu’nda örgütlenmiş, yani Kartal Anadolu Adliyesine bir kilometre ya da iki kilometre mesafedeki Gülsuyu’nda örgütlenmiş, karargâh kurmuş, yığınla suç işlemiş, cinayet işlemiş torbacılar çetesine katlettirmişti güpegündüz, bir Cuma namazı çıkışında Ankara’nın ortasında, Çukurambar’da. Ve tetiği çeken cellat yurtdışına kaçmak isterken yakalanmıştı. Diğer elemanları güçlükle ortaya çıkarılabilmişti ama MHP’nin örgütlü kesimine dokunulamamıştı. Ne milletvekillerine ne Ülkü Ocaklarına dokunulamamıştı.

Niye?

Çünkü Tayyip yargıyı da yıktı, FETÖ yargısının bir benzerine dönüştürdü. Ve yargı artık onun Atatürk Orman Çiftliği’nin bağrına bir hançer gibi sapladığı Kaçak ve de Haram Saray’ının bir hukuk bürosuna dönüştürülmüş oldu ve hatta onun bir operasyon aygıtına, silahına, sopasına dönüştürülmüş oldu. Artık adalet dağıtmakla görevli kılmıyor, sorumlu kılmıyor kendisini.

Neyle görevli kılıyor?

Kaçak ve de Haram Saray’ın muhaliflerini zindana tıkmakla, ezmekle, cezalandırmakla, terörize etmekle görevli kılıyor, onu yapıyor, dikkat edersek. İşte CHP’li, başta İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve ekibi, İzmir eski Belediye Başkanı ve İzmir İl Başkanı ve 106 kişilik ekibi, İmamoğlu’nun İstanbul’daki 100 küsur kişilik ekibi ve yığınla CHP İlçe Belediye Başkanını, ekipleriyle birlikte Türkiye’nin değişik zindanlarına doldurdu.

İşte Ümit Özdağ da bu Türkiye’ye Tayyipgiller’in her an hem oy davarı olarak hem de çıkması olası içeride öngördükleri bir iç savaşta kullanılmak üzere, silahlandırarak kullanılmak üzere Mustafa Kemalcilere, Laik Cumhuriyet savunucularına karşı 15 milyonu aşkın Suriyeli, Afgan, Iraklı ilticacı, sığınmacı denen işgalcilere karşı çıktığı için, onları göndereceğiz dediği için ve bir de Bohçalı, Tayyip ve PKK’nin DEM’iyle el ele vererek başlattıkları yeni kendilerinin “Terörsüz Türkiye”, Öcalan cephesininse “Barış ve Demokrasi Açılımı” adını verdikleri, aslında BOP Açılımından başka hiçbir şey olmayan, açılıma karşı çıktığı için Ümit Özdağ’ı da 150 gün Silivri zindanında tuttu değil mi?

Ve ne yazık ki orada ayar çekip uslu çocuğa dönüştürdü Ümit Özdağ’ı. Ondan sonra da; hadi bir daha yaramazlık yapma, bizim belirlediğimiz sınırlar içinde oyna, diyerek salıverdi.

İşte dün onun bir yansıması olarak Ümit Özdağ ne yaptı?

CHP’nin ve İmamın Oğlu’nun düzenlediği Tayyipgiller’in bu hukuksuzluğuna karşı, bu zulmüne karşı Saraçhane Mitingine parti örgütlerinin katılmaması buyruğunu verdi.

Gerekçesi neydi?

Bu Leman ekibinin çizimiyle…

Ortaçağcılar (dün bir prova yaptılar Leman ekibine karşı) bu IŞİD çizgisindeki meczuplar Suriyeli, Afganlı IŞİD döküntüleri elbirliğiyle, İBDA-C döküntüleri, terör estirdiler değil mi?

Ayakta namaz kıldılar İstiklal Caddesi’nde ve şeriat sloganları attılar, şeriat pankartları açtılar açıkça.

Buna karşı bir savcı harekete geçti mi?

Polis harekete geçti mi?

Hayır. Sadece seyretmekle yetindi.

Artık öyle günlerden geçiyoruz…

Şeriat pankartları açıp, şeriat sloganları atmak serbest, ama “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” demek Türk Silahlı Kuvvetlerinden atılmayı gerektiren bir suça dönüştü artık Tayyipgiller’in Ortaçağcı Faşist Din Devletinde. Bu Amerikan yapımı, Amerikan hizmetkârı, çıkar amaçlı mafyatik bir suç örgütünden başka hiçbir şey olmayan devlette, Laik Cumhuriyeti savunmak suç; Mustafa Kemal ve Kuvayimilliyeyi savunmak suç; ama şeriat istemek, sokaklara çıkıp şeriat pankartlarıyla mitingler tertiplemek serbest, alkışlanacak bir hareket artık. O hale geldi, o hale dönüştürdüler Türkiye’yi.

Neyse…

Ümit Özdağ neden yasak kararını vermiş, mitinge katılmama konusunda, İsmail Saymaz’ın sorusu üzerine?

Leman’la ilgili İstiklal Caddesinde yaşanan provokasyonların bir benzerinin bu mitingde de yaşanabileceği endişesini taşıdığım için böyle bir emir verdim örgüte, demiş.

Bir de kendisini ne diye tanımlıyor?

“Benim uzmanlık alanım, benim profesörlük alanım; terördür, güvenliktir”, diyor. Yani “uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve bunun bir alt dalı olan güvenlik biriminde uzmanım ben”, diyor.

Yahu bütün öngörüsü de bütün uzmanlığı da Saraçhane Mitingi gibi on binlerin katıldığı bir mitingde böylesine birkaç yüz kişilik Ortaçağcı meczubun olay çıkarabileceği düşüncesi oluyor.

Buna imkân var mı?

Böyle bir şey yapabilirler mi?

Eğer devlet, bizzat polisin kışkırtması, örgütlemesi olmasa onların böyle bir şeyi yapmasına imkân var mı?

Yok.

Bunu bile öngöremiyor. Bütün profesörlüğü, âlimliği, kallavi bilim insanlığı da işte bu kadarcık. Sıradan insanımızın öngördüğünü öngöremiyor.

Neden öngöremiyor?

Çünkü cesaret vatanı yok olmuş, ondan öngöremiyor. Tayyip’in 150 günlük esareti, ferasetini de mantıklı düşüncesini de cesaretini de (ne kadar vardıysa) artık alıp götürmüş, silip süpürmüş.

Şimdi ne yapıyor?

Şükür namazları eda ediyor törenlerle. “Başbuğum” dediği CIA elemanının, Süper NATO elemanının Alparslan Türkeş’in üç bin kişi devrimcilerden, iki bin kişi de tuzağına düşürdüğü gençlerden olmak üzere beş bin kişinin eli kanlı katillerinin en başında gelen Alparslan Türkeş’in mezarına varıyor, orada ellerini açıp Fatiha bağışlıyor, dua ediyor. Artık bu işlerle meşgul. Bir taraftan bütün burjuva siyasetçileri gibi din alıp satacaklar, diğer taraftan da gençlerimizin yurtsever insanlarımızın ulusal duygularını sömürecekler. Yok başka sermayeleri çünkü.

Ama bütün bunları Tayyipgiller gibi nerede yapacaklar?

Amerika’nın, NATO’nun kolları arasında yapacaklar. Amerikansevicisi, NATO yanşadı olarak yapacaklar. Programlarını açıp bakarsanız görürsünüz bunu netçe. Türkiye’nin, vatanımızın can düşmanı olan bu Emperyalist Haydudun yandaşlığıyla dolu programları bunların, alayının. Amerikan, NATO seviciliğiyle dolu.

Bunların vatanımızla, milletimizle, Türklükle, Türk Milletiyle ne ilgisi olabilir?

Amerika’nın oynattığı kuklalar bunlar.

İşte bizim bu tespitlerimize bir kanıt da dün yaşandı. Sinan Ateş’in yakalanan torbacıları cezalandırılmıştı. Ama daha önce de dediğimiz gibi, biraz önce de dediğimiz gibi; MHP’lilere hiçbir şey yapılmamıştı. Onlar dosya dışı bırakılmıştı Tayyipgiller’in yargısı tarafından. İşte dosya dışı bırakılanların en alt düzeyde olanlarının davası güya ayrılmıştı, ki bu da hukuka, adalete, kanuna aykırı bir tutumdu. Dün duruşması görüldü ve bunlar da belki entipüften bir iki azıcık yatarı olan ya da yatarı olmayan cezayla kurtulacaklar böylece.

Ve bu davada ne demiştik biz?

Sinan Ateş’in yurt içindeki katillerini bir biz tespit ettik bir de kim ortaya koyabildi?

Sinan Ateş’in yüreği evlat acısıyla yanıp kavrulan annesi, saygıdeğer Saniye Ateş Hanımefendi.

Ne demişti?

“Benim evladımın katili MHP, Devlet Bahçeli ve Ülkü Ocaklarıdır”, demişti.

Biz de aynı tespiti yaptık bu kitabımızda. Ve dün yüreği yaralı anne, ki o yara onmayacak o anne yüreğinde, mezara taşıyacak. Çünkü o bir ana, ana ki hayatı yaratandır, o evlada kan ve can verdi o ana. Sadece dokuz ay karnında taşımakla kalmadı iş. Yıllarca yemedi yedirdi, içmedi içirdi, gözünden daha fazla korudu o evladı yetiştirirken. O evladın kılına dokunulmaması için bin defa ölümü tercih eder analar.

Dün bu komedi duruşmayı izledikten sonra aynen şu sözler döküldü ağzından:

Allah o Ülkü Ocaklarını yerle bir etsin. Devlet Bahçeli’nin de belasını versin.”

Gerçeğin, katillerin kim olduğuna dair gerçeğin yüzde yüz kesinlikte tespitidir bu sözler.

Bu tespiti bizim ve Saniye Ateş’in dışında yapabilen dinci ya da milliyetçi oynayanlardan bir tek kişiye tanık oldunuz mu siz?

Olmadınız. Olamazsınız da. Çünkü onlarda cesaret vatanı yok. Yürek ister bu tespiti yapabilmek açıkça, mertçe, yiğitçe. Onlarda bu nitelikler yok.

Biz hep ne diyoruz?

Biz Alfa Kurduz bu atamız gibi (Fatih Sultan Mehmet’i gösteriyor), bu atamız gibi (Mustafa Kemal’i gösteriyor).

Tehlike, bizim yüreğimizin temposunu bir sayı bile fazladan arttırmaz, tersine düğün bayramdır tehlike bizim için. Biz işkenceci cellâtların insanlık dışı işkenceleri altındayken bile onların İbişliklerine kahkahalarla gülebilmiş insanlarız. Onların ettikleri hakaretleri misliyle kendilerine iade edebilmiş insanlarız. Biz üzerimize kurşunlar yağarken bile gülerek, mevzide yer almış insanlarız.

Ne dedik daha önce de?

Biz hayatta bir tek şeyden korkarız; can için korkuya düşmüş olmaktan.

Ve işte ölümle yüz yüze geldiğimiz o anlarda bir tek şeyi düşündük; kendi canımızı değil, dünyaları bir tarafa, benim bir tarafa konulduğum anacığımın, babacığımın yüreklerinde yaşayacağı acıyı düşündük. O aklımıza geldi o anlarda bile. Yoksa bizim ölmemiz, yok olmamız hiç umurumuzda olmadı.

İnsan doğar, yaşar, şöyle ya da böyle ölür. Bu doğanın kanunu en kesin kanunu. Önemli olan nedir?

Kısa ya da uzun yaşamak değil, yaşadığın sürece insan olarak var olmuş olmanın kendine yüklediği sorumluluğun gereğini yerine getirebilmiş olarak yaşamaktır. Ve hep dediğimiz gibi; sorumluluk almak da sözde değil, eyleme geçmekle olur.

İşte bu eli öpülesi muhterem Saniye Ateş validemizin, kardeşimizin bu sözleri söylerken nasıl yüreğinin yanıp kavrulduğunu hissettim, yaşadım, gözlerim doldu. O sebeple de bunları anlatayım istedim size.

Kalın sağlıcakla…

02 Temmuz 2025