Recep Vurmuş Yoldaş’ı, bedence aramızdan ayrılışının 16’ncı yılında İstanbul İl Örgütümüzde andık

16.06.2023
120
A+
A-

Recep Vurmuş Yoldaş ölümsüzdür!

Recep Vurmuş Yoldaş’ın uğruna yaşamını feda ettiği ideallerini gerçekleştireceğiz!

Recep Vurmuş Yoldaş’ımızı, bedence aramızdan ayrılışının 16’ncı yılında, 11 Haziran Pazar günü İstanbul İl Örgütümüzde düzenlediğimiz etkinlikle andık.

Anma etkinliğimiz Genel Başkan’ımız Nurullah Efe Ankut, Nakliyat-İş Sendikası Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu, Partimizin Başkanlık Kurulu Üyesi Ali Serdar Çıngı’nın yanı sıra Parti yöneticilerimiz ve üyelerimizin katılımı ile gerçekleşti.

Anma etkinliğimiz Recep Yoldaş nezdinde tüm Devrim Şehitleri adına yapılan saygı duruşu ile başladı. Ardından Recep Yoldaş’ımızın İşçi Sınıfı içerisindeki çalışmaları ve Partimiz saflarında verdiği mücadelesini anlatan sinevizyon izlendi.

Anma etkinliğimizde açılış konuşmasını İstanbul İl Yöneticimiz Gülay Akyürek Yoldaş yaptı. Recep Yoldaş’ımızın kişiliğini, devrimci mücadelesini ve Türkiye’deki mevcut siyasi gelişmeleri, Partimizin mücadelesini ise İstanbul İl yöneticimiz  Av. Doğan Çıngı Yoldaş anlattı.

Doğan Yoldaş yaptığı konuşmada; Recep Vurmuş Yoldaş’ın öğrenci gençlik içerisindeki önderliğini, İşçi Sınıfı içerisindeki mücadelesini ve sahip olduğu kişilik özelliklerini; fedakârlığını, görev bilincini, önderlik ve teorik birikimini  anlattı.

Aynı zamanda ülkemizin şu an içerisinde bulunduğu durumu da değerlendiren Doğan Yoldaş, Kurtuluş Partililer olarak en son yapılan seçimlerin sonucunu zaten öngördüğümüzü, bu nedenle bizler açısından değişen bir şey olmadığını belirterek umutsuzluğa düşmeden mücadelenin devam ettiğini  belirtti. Yoldaşımız, Amerikan yapımı, çıkar amaçlı suç örgütü AKP’giller’in halkımıza ihanetlerini ve sahte muhalefetin halkımızın umutlarını nasıl istismar ettiğini anlattı. Yoldaşımızın konuşmasının tam metnini yayımlıyoruz:

***

Sevgi ve saygıdeğer yoldaşlar;

Bugün burada 16 yıl önce, 23 Mayıs 2007’de bedence aramızdan ayrılan, kendisini Türkiye İşçi Sınıfının Kurtuluş mücadelesine addetmiş olan bir devrimci önderi, bir işçi önderini anmak için toplandık. Bu kişi ismini hepimizin bir an olsun aklından çıkarmadığı, çıkaramayacağı Recep Vurmuş abimiz, yoldaşımızdır.

Yoldaşlar, biz devrimciler için yoldaşlarımızı anmak onların ardından ağıtlar yakmak değildir. Onlardan devraldığımız mücadele bayrağını daha yükseklere çıkarmaktır. Ancak o bayrağı yükseltirken nerelerden aldığımızı, ne mücadeleler, ne şehitler sonucunda o bayrağın bizlerin eline geçtiğini bir an olsun unutmamalıyız. İşte bugün partimiz bayrağını her gün daha da yükseltiyorsa bu bayrak Recep Vurmuşların elinden bizlere geçtiği için yükseliyordur ve tam da bu yüzden yükselmeye devam edecektir.

Hepimiz biliyoruz ki, Recep yoldaşımızın hayatı, gerçek bir devrimcinin örnek alması gereken bir hayat olmuştur. Çünkü Recep Yoldaşımız, “kendini alevini kalbine atan” ve kendi yaşamının her anını partili yaşamla bütünleştiren bir yoldaşımızdı. Üniversite yıllarındaki öğrenci gençliğin antifaşist mücadelesinin önderliğinden, grevlerde, direnişlerde ve işgallerde kendini tamamlayan, devrimci bir işçi önderliğine ulaşan hem uzun hem kısa bir hayattı. Hacettepe Üniversitesinde, Ambarlarda, Mahallede, Afişte, Direnişte; bozguncunun, hainin, korkağın suratında acımasızca patlayan yumruğunun çeliğiydi onun için hayat. Sadece bir örmek olarak şunu anlatabilirim ki, Recep Yoldaşımız için çalışma yürüttüğü Hacettepe Üniversitesinde şöyle deniyordu. “Adına muhtar diyorlar, müthiş bir adam, çok karizmatik, tek başına bütün yapıları çekip çeviriyor. Çok çalışkan. Hepiniz öyleyseniz devrimi siz yaparsınız.”

Ancak hayatın acımasız ve geri alışı imkânsız bir yönü olarak çok erken yaşta, yine bir işçi sınıfı örgütlenmesi için gittiği yollarda elim bir trafik kazası sonucunda yoldaşımızı kaybettik. Ama Recep Yoldaşımızın yaşamının her anı öylesine devrimci mücadele ile iç içe geçmişti ki, bu kısacık yaşamda çok büyük ve fedakâr mücadeleler bırakmıştı arkasında. Nasıl ki şair, en uzun koşuysa devrim, onun en güzel yüz metresini koştu der. İşte öyleydi Recep yoldaşımızda, korkusuz, atak, fedakâr ve cesaretli bir şekilde kısacık hayatında unutulmayacak başarılara, zaferlere önderlik etti.

Yoldaşlar, hepiniz bilirsiniz ki, parti binalarımızın tamamında, duvardaki çerçevede bir söz asılıdır. “Devrimcilikte Bazen 1 Büyüktür 100’den”.. Diye. İşte Recep yoldaşımız tam olarak bu sözün vücut bulmuş hali idi. Bizlere de örnek olacak şekilde bulunduğu her alanda devrimciliğin verdiği sorumlulukla davranmasıyla, halkımızın can yakıcı sorunlarına eğilip çözümler üretmesiyle her yaştan her kesimden insanın güvendiği, sevip saygı duyduğu bir devrimci önder olmayı başarmış bir yoldaşımızdı.

Recep Yoldaşımız, İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği adına yürüttüğü çalışmalarda, partimizin tüm eylemlerinde en önlerde oluşu ile ustamız Hikmet Kıvılcımlı’nın “aydının işçileşmesi, işçinin aydınlaşması” prensibini nasıl hayata geçirileceğinin somut bir örneği olmuştur. Ustamız Hikmet Kıvılcımlı bu durumu Sosyalist Gazetesinin 15 Aralık 1970 tarihli sayısında şöyle anlatır;

Aydın kişi için arınma ateşi: Çetin sabır, bilimcil sistem ve gözü kara kahramanlık isteyen iki alanda yatar:

1- Yığının içinde ve yığınla birlikte savaşmak.

2- Örgütün içinde ve örgütlü olarak savaşmak.

Recep Yoldaşımız, Ustamızın bu tarifine kesin bir şekilde uymaktaydı. Yılmak bilmeden, gözünü budaktan sakınmadan, partimizin örgütlü safları içerisinde İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, Konya’da, nerede işçi sınıfı adına bir mücadele varsa oraya en önde atılmıştır. Ve Recep yoldaş, bulunduğu her ortamda sevilen, saygı duyulan önder bir karaktere sahip olmuştur. Mücadelesi ve anısı önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.

Yoldaşlar, Recep Yoldaşımızın bizlere bıraktığı bu bayrak elden ele dalgalanmaya devam ediyor. Bildiğiniz üzere Türkiye’de siyasi hayat partimizin yıllar öncesinde tespit edip ortaya koyduğu şekilde BOP yani Büyük Ortadoğu Projesi ekseninde aksamaksızın devam ediyor. Çok kısa bir şekilde bahsetmek gerekirse bu emperyalist projenin ana amacı ülkemizi dört parçaya bölerek AB-D Emperyalizmine bağlı uydu devletler haline getirmek ve tabii ki Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşımızda Emperyalizme attığımız tekmenin hesabını sormaktır.

Yine bildiğiniz gibi geçtiğimiz ay parababalarının seçim oyunu bir kez daha oynandı. Partimiz yoğun emek ve çalışma ile girdiği ve tek amacı halkımıza sesimizi daha fazla duyurmak, halkımız tarafından anlaşılmak olan seçimlerde yine sağlı sollu susuş kumpası ile karşılaştı. Parababaları medyası zorunlu olarak vermesi gereken TRT konuşması dışında bir kere dahi olsun partimize ve genel başkanımıza hiçbir mecrada yer vermedi, çağırmadı. Sesinin duyulmasının önüne geçti. Ve böyle bir ortamda halkımızın önüne her ikisi ABD Emperyalizmine uşaklık yapmakta sınır tanımayan Washington onaylı adayları çıkardı. Ve bildiğiniz gibi sonucunda da 20 yıldır kendisinin bir dediğini ikiletmemiş, vatan topraklarını peşkeş çekmiş, Ortadoğu’nun kana bulanmasında en büyük yardımları yapmış ve kendisini BOP eş başkanı olarak tanıtmak ile gurur duyan AKP’gilleri ve reisini iktidarda tutmaya devam etti. Ustamız Hikmet Kıvılcımlının tespitinde dediği gibi 1950’den beri Türkiye’yi zaten Türkiye yönetmemektedir. ABD Emperyalizmi en kullanışlı ve söz geçirebildiği uşakları vasıtası ile her defasında seçimi kendi yapmaktadır. Ve son 20 yıldır bu uşakları kendisini vatanı parsel parsel satmakla görevlendirmiş olduğu AKP’giller ve onun reisi Tayyip Erdoğan olmuştur. Ayrıca bununla da kalmayıp Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarihinin gördüğü en gerici meclis haline gelmiştir. Bu meclis, Ortaçağcı gerici şeriat özlemcileri ile doluşmuştur. Tüm bunlara karşı ise Amerikancı sahte Muhalefet emperyalistlere karşı olan görevinin gereğini yaparak halkımızın önünde takoz olmaya devam etmektedir. Yani özetçe yoldaşlar, “Genel Başkanımızın belirttiği şekilde Emperyalizm cephesinde yeni bir şey yoktur.”

Bununla beraber, ne yazık ki bugün Sol, Sosyalist maskesi takınan ancak içlerine baktığımızda bu değerlerin hiçbirini taşımayan, emperyalizm cephesinin yanında olan başta HDP ve onun kuyruğuna takılan TİP ve diğer Sevrci soytarı sahte solcular vardır. Ki son zamanlarda bunların içinde TİP, parababaları medyası tarafından da en çok parlatılandır. Ama şöyle bir yaptıklarını bakınca ne görüyoruz yoldaşlar? Bunların hepsi, 30 Mart’taki NATO oylamasında gördüğümüz gibi, NATO’ya doğrudan ya da dolaylı “evet” diyen partilerdir. Oysa Finlandiya’da bile Sol İttifak ve Milliyetçiler bu oylamada hayır oyu vermişlerdir Finlandiya’nın NATO’ya girmesine. Bağımsızlığımızı niye Amerika’ya ve onun NATO’suna teslim edelim demişlerdir. Ama Türkiye’ye baktığımız zaman, içler acısı bir durumla karşılaşıyoruz. Dincisi de Amerikan uşağı, sosyal demokratı da Amerikan uşağı, milliyetçi geçineni de Amerikan uşağı, solu, sosyalist geçineni de Amerikan uşağıdır aslında. Amerikan Emperyalistleri böyle bir felaket durum yaratmış, insan sefaleti solucanları bulup, devşirip onları iktidara taşımıştır.

İşte böyle bir ortamda partimiz kara deryalarda bir fener misalince işçi sınıfının ve ezilen halkların kurtuluş yolunda parlamaktadır. Partimiz tüm gücü oranında insanlığın eşitçe ve kardeşçe yaşayabileceği bir gelecek uğruna, sosyalizm uğruna mücadele etmektedir.

Bakın yoldaşlar; Genel Başkanımız, partimizin vermiş olduğu mücadeleyi ve biz gerçek devrimcilerin amacını nasıl anlatmıştır?

“Ne deriz hep?

“Onur yaşamdan önemlidir.”

Bize hiç kimse hile yaptıramaz, yalan söyletemez, hiç kimse korkutamaz bizi. Korkarsak insanlığımızın hakkını veremeyiz. Biz Gerçek İnsan olarak yaşamaya karar verdik. Gerçek İnsan ve Gerçek Devrimci olarak yaşayacağız.

Komünist inancını toprağa taşıyan ünlü bir şairimiz vardı. 1951 TKP Komünist Tevkifatı’nın direnen devrimcilerinden, Arif Damar.

Ne diyor dizelerinde?

“İlle de güzel günler, görmek için beklenmez” diyor. “Beklemek de güzel”, diyor. Ve biz buna bir dize daha ekliyoruz:

Muhakkak ki en güzeli, o güzel günlerin bir an önce gelmesi için zümrüt bir denize dalar gibi kavgaya dalmaktır, arkadaşlar.

Biz bunu yapıyoruz. Bunu yapmakla da insanlığımızın hakkını veriyoruz. Yoksa başka türlü bir yaşam bizce insan olarak yaşamak değildir ve yaşamın anlamından uzaklaşmaktır. O bakımdan zerre miktarda da olsa insani, vicdani ve siyasi prensiplerimizden, erdemlerimizden taviz veremeyiz, esneyemeyiz, arkadaşlar. Nasıl ki hiçbir zulüm, hiçbir güç bizi korkutamazsa, bizim çelikten irademizi eğip bükemezse; hiçbir maddi çıkar da bizim bu değerlerimizde herhangi bir bozulma yaratamaz.

O bakımdan biz seçimlerin ve mücadelenin hep kazananıyız. Çünkü biz bu şekilde mücadele etmekle insan olarak yaşıyoruz, yaşayabiliyoruz. E, amaç da zaten budur. İnsan ömrü bir göz açıp kapamak kadar kısa. Gelir, geçer. İşte bu kısa ömrü, önemli olan insan olarak yaşayıp insan olarak tamamlayabilmek.”

İşte yoldaşlar Genel Başkanımızın bu sözleri sadece gerçek bir devrimcinin yaşamını sadece mücadeleye bakışımızı değil aslında en öz ve en net şekilde Recep Yoldaşımızın hayatının, mücadelesinin kısa bir özeti değil de nedir? Çünkü biz biliriz ki, kendini alevin kalbine atanlar aynı ateşte yanarlar ve aynı insani özelliklere kavuşurlar. İşte bugün biz Kadın, Erkek, Genç, Yaşlı Kurtuluş Partililer kendimizi daha fazla alevin kalbine atmalıyız. Çünkü Türk ve Kürt halkının, her gün daha fazla kölelik zincirleri ile ayaklarına pranga vurulan işçi sınıfımızın bizlere, bu ülkenin gerçek devrimcilerine ihtiyacı vardır.

Çünkü biz onlara ulaşamazsak, kendimizi anlatamaz, örgütleyemezsek daha demin yukarıda bahsettiğimiz Emperyalist cephe, halkları kandırmaya ve onlara kan, gözyaşı ve savaş getirmeye devam edecektir. O yüzden partimizin mücadelesi Türkiye’de ABD ve AB Emperyalizmine karşı verilen Anti-Emperyalist mücadelenin biricik karargâhıdır. Ve o karargâh her gün bizlerin mücadelesi ile büyüyecek, ülkemizin dört bir yanına yayılacaktır. Ve en sonunda da başta Ustamız Hikmet Kıvılcımlının teorisi ve pratiğinin ömürleri boyunca devamcısı olmuş olan Recep Vurmuş yoldaşımız nezdinde tüm devrim şehitlerimizin mücadelesi zafere ulaşacaktır. Bunun için mücadele edeceğiz ve bunun için savaşacağız. Sözlerimi bitirirken Recep Vurmuş yoldaşımızın yaşamına ve mücadelesine çok yakışan bir şiiri, şair Pablo Neruda’dan bir şiiri küçük bir kıtasını okumak istiyorum.

 

Onlar ölmediler yok,

Ateş fitiller gibi:

Dimdik ayakta,

Barut ortasındalar! 

 

Recep Vurmuş yoldaşımız hala ayakta, hala aramızda ve hala kavgasını sürdürüyor.

Tüm yoldaşlara Saygılarımı sunar ve bir kez daha tüm devrim şehitleri önünde saygıyla eğilirim.

***

Ardından diğer yoldaşlarımız söz alarak Recep Yoldaş’la ilgili anılarını anlattılar. Yoldaşlarımız, Recep Yoldaş’ın her zaman bizlere örnek olduğunu ve olmaya devam edeceğini ifade ettiler.

Söz alan yoldaşlardan Nakliyat-İş Sendikası Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu, Recep Yoldaş’ın Nakliyat-İş Sendikası’nın işyeri örgütlenmelerindeki pratiğini, cesaretini, kararlılığını, fedakârlığını örnekler vererek anlattı.

Daha sonra söz alan Genel Başkan’ımız Nurullah Efe Ankut, Recep Yoldaş’ımızın, cesaretini, teorik olarak yetkinliğini, önder kişiliğini anlattı. Ülkemizin güncel sorunlarına da değinen  Genel Başkan’ımız, Recep Yoldaş gibi yoldaşların ne yazık ki az olduğunu ve Recep Yoldaş’ın bedence aramızdan ayrılmasından derin üzüntü ve acı duyduğunu ifade etti.

Yapılan konuşmaların ardından anma etkinliğimiz sona erdi.

16 Haziran 2023

HKP İstanbul İl Örgütü

***

Genel Başkan’ımızın anma etkinliğinde yaptığı konuşmanın tamamını yayımlıyoruz.

Nurullah Efe Ankut:

Burada Önderimiz Kıvılcımlı Usta’nın, “Partili Olmak Nedir?”, diye, gerçekten partili olmak nedir, partili bir insan nasıl yaşar; onları özce birkaç paragrafta anlattığı bir teorik aydınlatma var. Recep Yoldaş’ımız bütünüyle Usta’mızın bu aydınlatmasına uygun bir hayat yaşamıştı. Yani bütün hayatını devrimci kavgaya adamıştı. Devrimci kavganın dışında bir hayatı yoktu Recep Yoldaş’ın, birincisi bu.

Boş zamanını burada geçirir, sendikada geçirir, başka herhangi bir yerde, bir yere gideyim, bir sahile çıkayım, zaman geçireyim, böyle bir anlayışı, ondan bir zevk alması yoktu Recep Yoldaş’ın. O, kavgadan zevk alıyordu, mücadeleden zevk alıyordu sadece. Çünkü insana yaraşan, en değerli, hayata anlam veren yaşama biçimi budur, diyordu.

Bir ikincisi; Cesaret Vatanına sahipti Recep Yoldaş, bu da çok önemli bir şey, arkadaşlar.  Bütün iyi niyetine rağmen bu vatana (Cesaret Vatanına) sahip olamadığı için devrimci kavgadan uzaklaşan pek çok arkadaşımızı, yoldaşımızı tanıdım ben.

Mesela o zamanlar, 60’lı yıllarda bir polis saldırısında kafasına cop yiyip devrimci kavgadan vazgeçen arkadaşlarımız oldu. Yine, bir işkenceden geçtikten sonra; “Ya bu devrimcilik, çok kutsal bir dava ama bana göre değilmiş, benim yüreğim buna yetmiyor”, diyen arkadaşlar oldu. Bunlar çok açık yürekli, içtenlikli arkadaşlar oldukları için bu itiraflarda bulundular.

Ama pek çoğu da bu tür itiraflarda bulunmadan bu aynı sebeple uzaklaştılar, gittiler devrimci kavgadan. Cesarete biz Vatan diyoruz, boşuna demiyoruz. Gerçekten bu vatana sahip değilsek, ne coğrafi vatanımızı savunabiliriz ne de onurumuzu savunabiliriz ne de devrimci ideolojimizi, kavgamızı savunabiliriz.

O yıllarda, 69 sanıyorum, faşistler bizim Edebiyat Fakültesini ele geçirmek için saldırılar yapıyorlardı. 40 kişilik bir ekip geldi dincilerle beraber, bugün olduğu gibi. Nasıl bugün Bahçeli-Tayyip ittifakı varsa o zaman da beraberlerdi. Bizim koridora daldılar, felsefe koridoruna (burası da Edebiyat Fakültesinin en devrimci koridoru idi)  marşlar söyleyerek, slogan atarak.

Önlerine ben çıktım; “Geçemezsiniz ulan, faşist namussuzlar, defolun buradan!”, diye.

Fakat bir baktım ayağım yerden kesilmiş, beni tâ koridorun öbür tarafına sürükleyip götürdüler. Orada başıma arkadan bir demir sopa vurup yere düşürdüler beni. Orada da önce yumruklaştık. Merdivenden atalım, dediler, onun üzerine yumruklaştık.  Fakat sopayı yiyince yere yığıldım ben.

Sonra bir baktım, koridorda 15 kişi kadar devrimci arkadaş vardık,  Hepsi alt katlara inmişler. Tekrar geri dönüp gelince bağırdım oradan; “Ayıp değil mi ya, devrimciye kaçmak yakışır mı?”, dedim. Çıkıp geldiler ondan sonra. Yani güvendiğimiz arkadaşlar, 15’i yahut 14’ü diyeyim, hepsi kavgaya girmekten çekindi. Yani o cesareti gösteremediler. Hâlbuki onlar da bizim gibi açıkça ortaya çıksalardı, faşistleri geri püskürtürdük biz. İşte cesaret bu kadar önemli…

Yine Sirkeci’de, o zaman stant yerine panolar vardı böyle. Orada fotoğraflar, büyük resimler, büyük yazılarla güncel devrimci propagandamızı yapıyorduk, tam Eminönü Camii’nin önünde. Polis kışkırtmış oranın çakallarını; haraç alan, orada haraç toplayan, mafyacılık oynayan çakalları. Ben anlatırken gelip laf atmak istedi, güya bize çizik atacak aklı sıra. “Ulan defol git!”, dedim. Karşılık verdiler, girdik kavgaya. Sanıyorum 6-7 kişiydik. Diğerleri genç, yeni kazandığımız gençlerdi.

Sadece arkadaşlarımızın çoğunun tanıdığı eczacı Necmi Yoldaş, bir baktım, bir o girmiş kavgaya bir de ben girdim. Yani 5-6 tane çakalı oradan kaçırdık. Sonunda biri cebinden polis düdüğü çıkardı, düdük çalarak polis çağırdı, “polis, polis” diye. Elimizden polisler aldı yani çakalları. Yani Necmi olmasaydı, girmeseydi belki tek başıma, belki demiyorum büyük ölçüde, haklarından gelemeyecektim. Ama Necmi’nin de girmesi sayesinde onları püskürttük.  Ve polis çağırmak durumunda kaldılar. Tabiî o gençlere de niye girmediniz demedim, mahcup olmasınlar, diye. Cesaret böylesine önemlidir, arkadaşlar.

Kavga sonrası polis bizi alıp Eminönü Karakoluna götürdü. İfademizi alıp bıraktı. Sonrasında biz yeniden Yeni Cami önüne gelip eylemimize kaldığımız yerden devam ettik.

Öğleden sonra geldi o çakallardan ikisi. İşin garibi, bir tanesi bizim Bozkırlıymış. “Ya delikanlılar, gençler siz doğru bir iş yapıyordunuz. Bizi polis kandırdı, yönlendirdi. Polis bizi kullandı”, dediler.

Nerelisin filan… Bozkırlı çıktı. Dedim; “Ya, ayıp değil mi, yakışır mı Bozkırlı Yörük adama polisin elinde çakallık yapmak, farklı şeyler anlatan gençlere saldırmak?” “Ya işte biz de buradan geçimimizi sağlıyoruz. Polisle de beraberiz, bize karışmıyor.”, dedi. Onlar gitti, seyyar satıcılar geldi sonrasında, o bölgede seyyar arabalarıyla sebze meyve satan satıcılar.  “Ya gençler, helal olsun sizlere”, dediler. “Bunlar bize göz açtırmıyordu, her gün haraç veriyorduk bu namussuzlara. Siz ne güzel yaptınız, bunlara derslerini veriverdiniz”, dediler. “Meğer bunlar çakalmış ya, yüreksizmiş. Geliyorlardı üçü beşi, hadi bakalım bize şu kadar sökül diye bizden her gün para alıyordu bunlar”, dediler. Yani seyyar satıcıları haraca bağlamışlar orada, polise de veriyorlar avantanın belli bir bölümünü, polisle iç içe çalışıyorlar.

İşkencelerde de öyle, arkadaşlar. O vatana sahipseniz işkence size acı vermez. Ama bütün mesele o adanmışlığı gösterebilmek. Yani şöyle ya da böyle insan nasıl olsa ölecek. Önemli olan insanlığının hakkını vererek yaşamak. Yoksa insan başka türlü de yaşar, her türlü yaşar insan.

İşte TRT konuşmalarında da söylediğimiz gibi, o solucanlar gibi de yaşar. Bin kalıba girerek öyle de yaşar. Yani onlar zavallı aslında. İşte o bakımdan Cesarete Vatan diyoruz biz, arkadaşlar. Üç vatanımızdan biri diyoruz biz Cesaret için. Recep Yoldaş, o vatana sahip Yoldaşlarımızdan biriydi, netçe. Yani bir yere gideceğin zaman, beraber yola çıktığın zaman bilirsin ki her hal ve şartta yanındadır. Seni satmaz, korkup kaçmaz, vazgeçmez. Böyle arkadaşlar çok az bulunur ne yazık ki hayatta. Öyle bir arkadaştı.

Buna ilave olarak, okuyan bir arkadaştı. Mesela bazı arkadaşlar çalışıyorlar ama insanları kazanamıyorlar, etkileyemiyorlar. Genç olsun, öğrenci olsun, öğretmen olsun…

Bu neden kaynaklanıyor?

Teorimizin gücünü kendileri özümsemiş değiller. Aslında biricik doğru, devrimci Marksist-Leninist Teoriye biz sahibiz. Ve onu Türkiye’nin tarihine, bugününe, sınıf ilişki çelişkilerine uyarlayan, Usta’mızın belirlediği yolda onu geliştirerek bugüne uygulayan sadece biziz. Biz bunu anlattığımız zaman her insan etkilenir. Eğer içtenlikliyse, eğer düzenden bir çıkarı yoksa mutlaka o insanı kazanırız biz. Ama teorimizi bilmezseniz…

E, herkesin kendine göre bir kanaati var. Sen anlattın diye niye senden olsun? Ona gerçek anlamda kanıtlı, belgeli doğruyu göstereceksin ki ikna olacak insanlar.

Bakın, arkadaşlar yok burada, TRT çekimlerinde bulunduğumuz. 10 dakikalık bir konuşma yaptık birincisinde, biliyorsunuz. İkincisinin çekimi için gittik, ikinci konuşmanın. 8-10 tane TRT personeli geldiler dediler ki; “Hocam sosyal medyada sadece siz konuşuluyorsunuz, siz varsınız”, dediler. Bak, hepi topu 10 dakikalık konuşma ya. Ama sosyal medyada sadece siz varsınız, dediler. İşte ilk gün Mustafa Yoldaş, Sait Kıran Yoldaş, Metin Bayyar Yoldaş gittik TRT’ye. İkinci çekimde ise, Metin Yoldaş’ın işçilerle ilgili bir davası olduğu için katılamadı, onun yerine Adnan Yoldaş geldi bizimle. Demek ki arkadaşlar, 10 dakikalık bir konuşma bile sosyal medyada bütünüyle bizim var olmamızı sağlayabiliyor.

Niye?

İlhami Yoldaş tanıktır, o konuşmayı 10 dakikaya sığdırabilmek için belki iki saatlik bir metinden kese kırpa kese kırpa en öz şekilde 10 dakikaya sığabilir hale getirdik. Ve insanları en etkileyecek, en vurucu şekilde insanların aklını erdirebilecek kanıtlı, belgeli tezler koyduk orada.

Dedim ki onlara, “Ya öbürleri size sadece bir yalancının anlattığı masalları anlattılar. Onların hepsi aynı şeyi söyledi aslında. Onların söylediklerinden bir tek cümle var mı aklınızda?”

“Yok, Başkanım”, dediler.

“Peki, bizim anlattığımız 10 dakikalık konuşmadan bütün cümleler, söylediğimiz her cümle aklınızda mı?”, dedim.

“Aklımızda”, dediler.

“İşte mesele bu. Onlar size kuru gürültü yaptı, onlarınki laf ebeliği. Aslı astarı olmayan laf ebeliği, onların bütün anlattıkları. Ecekli, acaklı, olacak, gelecek, yapılacak… Ama biz net, kesin, açık doğruları koyduk ve çözüm yolunu gösterdik”, dedim. İşte böyle netçe, kanıtlı koyarsanız meseleleri, herkes bir anda ikna olur size.

Ondan sonra TRT Haber Müdür Yardımcısıymış, o geldi. İsmini filan da buldu arkadaşlar. O geldi dedi ki; “Başkanım bizim personel size gerekli misafirperverlikte bulunuyor mu?”, dedi.

Yani devamlı burada, sağ olsun bütün yoldaşlarım, evlatlarım gibi bana ikramda bulunurlar. Çay, varsa pasta, börek bir şeyler hemen yer misin, diye getirirler. İnanın orada da aynı şekilde bir muameleyle karşılaştık. Hiç çayımızı kesmediler arka arkaya.

Dedim ki; “Size Shakespeare’in dizeleriyle karşılık vereyim, bu sorunuza. Keşke daha az konuksever olsalardı da, biz kendilerine daha az şükran borçlu kalsaydık”, dedim. “Ooo Başkanım, mükemmel bir cevap oldu”, dediler. Yani haber müdür yardımcısı ya, o bile geliyor saygı gösterisinde bulunma ihtiyacı duyuyor. İkinci konuşmanın çekiminde…

Çekimi yaptık fakat benim orada, “Tayyip 48 saat boyunca askeri, deprem bölgesine göndermedi. On binlerce kurtarılabilecek insanımızın ölmesine sebep oldu”, diye bir cümlem var ya, o cümlenin başında, “Kriminal Psikopat Tayyip”, diye hitap ediyorum.

Şimdi TRT çekimlerini YSK denetliyor, TRT sadece teknik hizmet sunuyor. Yani seçimleri Yüksek Seçim Kurulu yapmış oluyor baştan sona, onun denetiminde oluyor. İşte onun bir hâkimi; “Çıkarın bunu, hakaret var burada”, dedi.

“Ya hakaretin nasıl olduğunu ben sana söyleyeyim mi?” dedim. “Bak Tayyip deprem bölgesine gitti; ‘be şerefsizler’, ‘be adiler’, ‘be namussuzlar…’ dedi.”

Bunların hepsi hakaret mi?” dedim. Hakaret. “Depremzede insanlara söyledi bunları. Ben burada ne diyorum? ‘Kriminal psikopat’, diyorum. Bu psikiyatrik bir terim. Ve ben İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümünden aynı zamanda bütün notlarımdan yüz üzerinden yüz tam puan alarak mezun olmuş bir insanım ve ben bu teşhisi koyuyorum”, dedim. “Askeri bölgeye göndermeyerek on binlerce insanın ölmesine sebep olan bir kişi kriminal psikopat değilse, Türkiye’de başka ikinci bir kriminal psikopat bulunabilir mi?” dedim.

“Ya haklısınız ama burada bu ibare olursa hakarete girer…”

“Bırak ya”, dedim. “Hakarete giriyorsa dava açarsınız benim hakkımda, zaten bir sürü açtırttığı dava var. Gidin dava açın”, dedim.

“Ya Başkan birinci konuşmanızı izledim gayet güzel bir konuşma yapmışsınız. Bunu da bunu çıkarıp yapalım…”

“İzledik, ekip olarak izledik. Etkilenmedik desek yalan olur”, diyor bakın. “Ekip olarak izledik, etkilenmedik desek yalan olur”, diyor. “Bunu da, bu ibareyi çıkarın da…”

“Yok! hadi sen işine bak”, dedim. “Böyle bir yasa var mı, benim ne konuşacağıma dair senin belirleme, müdahale etme hakkın olduğunu ortaya koyan bir yasa var mı? Yok. Hadi işine bak”, dedim. Gitti…

Biz tekrar o şekilde ikinci bir defa çekim yaptık. Çekimi yaptık, bitirdik, bahçeye çıktık. Tabiî birincisinde biraz, 10 dakikayı aşmayalım diye endişe etmişiz. 9 dakika kaç saniye?  Yani 40 saniye kadar bir hakkımız kalmış. Yani orada da iki üç cümle daha söyleyebilirdik. Dedim ki, hiç değilse böyle bir riske girmeyelim, atabileceğimiz iki paragraf var. Eğer 10 dakikayı aşarsa bu iki paragrafı gözden çıkarabiliriz, dedim Mustafa’ya. Bunları çıkaralım, dedim yani. Montaj odasına çıktılar, yukarıda ayrı montaj yapılıyor. 10 dakikaya sığdırılmak zorunda yasa gereği. Yani iki saniye bile taşsa göz yummuyorlar. Çünkü sonu gelmez, orada haklılık durumu var.

Biz bahçede oturuyoruz. Çekimler ve tartışmalar sırasında inanın en az 10 kişi geldi. Yüksek sesle konuşuyordum sinirlendirdiği için beni tabiî orada. Hatta güvenlikçiler de geldi baktılar ne oluyor filan, diye. Kapıdan izleyen personel olmuş biz bahçede otururken.  Çok güzel bir bahçesi var. Hepsi geldi hayranlıklarını, takdirlerini belirttiler. TRT personeli çalışanları kadın, erkek yani hepsi. En az 10 kişi takdirlerini belirtti. Mustafa Yoldaş’la, Sait geldi. Dedim, herhalde bitirdiler, biz de Adnan’la oturuyorduk.

Bu hâkim hemen Yüksek Seçim Kuruluna telefon etmiş. Orada zaten hepsi birlikteler. Demiş ki; “İşte şu partinin başkanının konuşmasında Reisi Cumhur’a ‘Kriminal Psikopat Tayyip’ diye hitap eden bir ibare var. Ben buna itiraz ettim ama dinlemedi, öyle konuşmuş.”

Oy birliğiyle karar alıyorlar, eğer o şekilde geçerse yayınlanmaz, yayınlamayız, diye. Mustafa geldi bunu söyledi. Ve TRT’ye de bildirmişler, personele, yayınlama ekibine. Yani Yüksek Seçim Kurulu böyle bir karar alıyor.

Düşündük biraz, şimdi yayınlanmasa sadece 10 dakikalık birinci konuşmayla kalacak. Şimdi bir namuslu medya olsa muhalif geçinen; yani “Biz onu medyada yayınlarız, bu ibareden dolayı yayınlanmadı deriz”, diyecek… Ama namuslu medya yok ki. Bizim Sevr’ci dediğimiz, Soytarı Sol dediğimiz sol da çok sevinir buna. Bu muhalif geçinen namussuz, ahlâksız, devşirilmiş medya da sevinir. Ne güzel oldu ya. Zaten bu adam herkese ağzına geleni söylüyordu, iyi olmuş der, dedim.

Ne yapalım?

Bari çıkaralım, dedik artık. Kriminal Psikopat teşhisini içeren terimimizi çıkardık. Yani demek istediğimiz, orada bile, hatta Mustafa Yoldaş tâ 2015’te demişti, “Hoca TRT’de seçim yapılsa inanın açık ara farkla biz birinci parti oluruz”, diye. Yani insanlar görüyor ve ikna oluyor, arkadaşlar.

Bu neden kaynaklanıyor?

Bir; teorimizin gücünden, iki; onu savunmaktaki içtenlikten, üç; ve cesaretten. İşte bunu gösterirsek insanları çok kolay kazanırız. Ama ne yazık ki arkadaşlarımızın çoğu okumuyor. Biraz kendimize dönmemiz lazım. Bak konuşuyoruz, yazıyoruz. Usta’mızın teorisini en cahil insanımızın bile okuduğu zaman kolayca anlayacağı şekle getirip olayları, durumları, dünyayı ve Türkiye’yi yorumlayıp gösteriyoruz. Ama kitaplarımızın satışına baktığımız zaman, inanın, rakam söylemeyeyim, içler acısı bir durumdayız. Okumuyor arkadaşlarımız. Okumazsan kimseyi kazanamazsın, olmaz, arkadaşlar. Her şeyden önce savunamazsın teorimizi, okumazsan.

İlhami Yoldaş biliyor, dün iki kitap satın aldık. Bunlardan birini kahvaltı sonrası okurken uyuyuvermişim. Kitap, yalnız kaldığım zaman inanın benim en büyük dostumdur. Güzel bir çiçeği sevip koklar gibi hissediyorum onları okurken. Okudukça bu yaşta bile insanın ufku açılıyor. Hâlbuki tek gözümle okuyorum. Sol göz de retinada sorun yüzünden okumaya katılmıyor. Sağ gözümle okuyorum sadece ama buna rağmen okumadığım gün geçmiyor. Yani okumadan, yeni şeyler öğrenmeden geçen hayat, aslında bir anlamda boşa geçmiş hayattır. Tabiî sadece okumakla da kalmayacağız, okuduğumuzun gereğini uygulayacağız.

Ne diyoruz özdeyişlerimizden birinde?

“Gerçek devrimci sözleriyle değil, eylemleriyle devrimcidir.”

Okuyacağız ve onu uygulayacağız. Mesele bu, arkadaşlar. İşte Recep Yoldaş böyle bir yoldaşımızdı. O yüzden yüreğim çok yandı.

Şu anda Türkiye’de büyük bir karamsarlık var, biliyorsunuz halk kesimlerinde.

Karamsarlık ve umutsuzluk neden kaynaklanır?

Şuradan kaynaklanır:

Bir; içinde bulunduğumuz felaketin sebebini bilmemekten kaynaklanır.

İkincisi; buradan çıkış yolunu görememekten kaynaklanır, arkadaşlar. Bu iki sebepten kaynaklanır.

Ama biz böyle bir durumla karşılaşacağımızı yüzde yüz kesinlikte biliyor muyduk?

Biliyorduk. İşte yazılarımız meydanda, canlı video anlatımımızda da gösterdik bunu.

Ne dedik?

“Başkanlık hırsından vazgeç. Kazanması kesin görünen İmamoğlu’nu aday göster. Aksi halde Tayyip’e yeni bir seçim kazanma şansını daha hediye edeceksin.”

Daha nasıl anlatılır ya?

Ayrıca iki yazı daha yazdık. Bir günde arka arkaya iki yazı yazdık, vazgeç diye. Böyle bir felaketin geleceği apaçık ya… Bunu bilmemek için eşek olmak lazım.

Biz Anadolu insanıyız biliyorsunuz, arkadaşlar. Ve ben de yoğun bir dini eğitim alarak üniversiteye geldim ve fakülte ikinci sınıfa kadar oruç tuttum. Birinci sınıfta dinlerin insan yapımı olduğunu öğrendim ama buna rağmen insanın ruhiyatına öyle bir etki ediyor ki, ikinci sınıfta da oruç tutmak durumunda kaldım. Din, insan hayatına bu kadar etki eden bir olgudur.

Şimdi bütün Anadolu insanı aynı eğitimden geçiyor ve aynı kültürü benimsiyor. Bu kültüre göre Alevi bir insanın kestiği yenmez. Bu açık, gidin Konya, Erzurum, Sivas, Tokat, Çorum’u dolaşın; Alevi kesti dedin mi, ondan bir lokma yediremezsin, mundar çünkü. Ha ölmüş hayvan, ha Alevi’nin kestiği hayvan… Alevi’nin sofrasına oturulmaz. Üç; Alevi’ye kız verilmez. Çünkü Alevi boy abdesti bilmez, onlara göre. Boy abdesti bilmeyen, işte ne diyelim amiyane tabirle, cenabet gezer. Bu insana yaklaşılmaz, uzak duracaksın. Ya binlerce İmam Hatip Okulu bunu öğretiyor. Yüzlerce tarikat, cemaat bunu öğretiyor.

İlahiyat Fakültelerinin sayısı kaçtı İlhami?

İlhami Yoldaş:

98 Hocam.

Nurullah Efe Ankut:

Toplamları 98’i bulan İlahiyat Fakülteleri ve İslami İlimler Fakülteleri bunu öğretiyor. Aslında İlahiyat Fakültesi filan da değil bunlar. Sünni Muaviye-Yezid Fakültesi bunlar. O dini öğreten fakülteler bunlar. İmam Hatipler de aynı şey.

Şimdi bu Anadolu İnsanının kalkıp da… Aleviyim diye, bir de video çektirdiler, hangi akla hizmet ettiyse. Ben Aleviyim diye video çekti, biliyorsunuz. Yani o da iyice perçinledi kaybı. Oy vermesi mümkün değil ya… Ne Davidson Ahmet’in tabanı oy verdi, ne Karamolla’nın tabanı. Çünkü adam oy verdiği anda bu dünyasını da, öbür dünyasını da kaybetmiş olur, onun dini inanışına göre.

Onun dışında Sorosçu Kemal’de Cesaret Vatanı yok.

Ne dedik?

İbiş Kemal, dedik biz buna. İbiş ya bu adam, yani İbiş Kemal. Cesaret diye bir şey yok.

Üçüncüsü zekâ yok. Vasat bir zekâsı var; Psikolojide düşük orta denir buna. 90 IQ seviyesinde yani. Bir konuşmasını izleyin, birbiriyle çelişen dünya kadar cümle bulursunuz konuşmalarında. Bilinç yok, bilgi yok.

E, böyle insan ne olur?

Çevresinin kullanımına uygun bir zavallı piyon olur işte. Ama Amerika seçiyor işte. Tayyip’i yeniden Amerika’nın seçtiğini belgeledik işte açık belgeleriyle, kanıtlarıyla ortaya koydu Erol Mütercimler. “Aylar önce Amerikalı Profesör bana söyledi bunu”, diyor açık açık. “Siz ne yaparsanız yapın, biz yeniden Tayyip Erdoğan’a karar kıldık. Onu bir daha seçtireceğiz”, dedi diyor. E, şimdi çevresi bunu gaza getirdi. Bu anket şirketleri; ikili-üçlü oynar bunlar. Bu medyadaki her akşam dilli düdük gibi öten, muhalif geçinen ahlâksızlar; ikili-üçlü oynar bunlar.

Arkadaşları gördüler mi: “Ya siz çok iyi mücadele ediyorsunuz, size hayranız”, derler. Ama bizim adımızı asla ağızlarına almazlar ekranlarda. Bizim eylemlerimizden söz etmezler. Çünkü ikili oynarlar. İşte Merdan’ın dediğini kaç defa söyledim, yazdım da. Her akşam ahlâk dersi verir, medya etiği dersi verir. “HKP haberlerini girmeyeceksiniz”, diyor.

İşte hepsi böyle, arkadaşlar. Bu da komünist geçineni üstelik. Öbür taraf, Tuncay Özkan’ın emrinde. Halk TV, öbürleri gene aynı. O yüzden bizi susuş suikastıyla katletmek istiyorlar, arkadaşlar. Onu uyguladılar.  Bizim bütün halkımıza ulaşma hakkımız, 10’ardan 20 dakikaydı. Ama buna rağmen etkisi sosyal medyada hepsinden fazla oldu değil mi?

İşte akşam gidiyoruz, tanınır olmaktan da sıkılır oldum yani. İlhami’yle gidiyoruz, Marmarayda bir Gürcü. Zavallı bir genç… Stalin’e karşı. Diktatör, diyor. Dedim ki; “Stalin dünyanın en saygın ülkesi haline getirdi ülkenizi. Şimdi Amerikan uşağı oldunuz, Amerikan uşaklığı hoşunuza gidiyor değil mi?” Gençler gülüyordu bir erkek, bir kız. Çıkarken “İyi akşamlar Başkanım”, dediler. Tanıyorlar yani.

Belediye otobüsünden eve en yakın durakta indim. İner inmez “Nurullah Bey, değil mi?”. dedi bir genç. Marmara Üniversitesinde öğretmenlikte okuyormuş. Biraz fotoğraf çektirdik. “Soracaklarım var Başkanım, imkân var mı?”, dedi. “Tabiî sor delikanlı”, dedim. Konuştuk seçimlere ilişkin, bundan sonrasına ilişkin. Tabiî merak ettikleri var gencimizin. Herkes büyük bir düş kırıklığı içinde, büyük bir umutsuzluk içinde.

Yani demek istediğim, 10 dakikalık iki konuşma bile halkımızı bu kadar etkileyebiliyor, arkadaşlar. E, bunu siz de yapabilirsiniz ya. İşyerinizde, çalışma biriminizde yapabilirsiniz. Bütün yapmanız gereken teorimizi, ideolojimizi öğrenmek, içtenlikle ve cesaretle onu her ortamda savunmak. Bunu yaptığınız anda ikna edemeyeceğiniz insan yok. Yeter ki içtenlikli olsun, yeter ki futbol kulübü tutar gibi tuttuğu siyasi eğilimi tutmuş olmasın. Yeter ki aklını özgürce kullanabiliyor olsun. Yani bütün mesele orada, arkadaşlar.

Recep Yoldaş’ı anarken onun bu yönlerini örnek almamız gerekir.

İşçi Sınıfı içinde var mı bizim dışımızda mücadele eden?

Yok.

Bütün işkollarında kim mücadele ediyor?

Nakliyat-İş. Bunu biliyorlar ama Ali Başkan’a yer vermiyorlar, Nakliyat-İş’in eylemlerine yer vermiyorlar. Bakıyoruz Sözcü’den bilmem neye, Cumhuriyet’ten bilmem neye kadar; DİSK Başkanı şunu yapmış da, DİSK şu açıklamada bulunmuş da… Onlara yer veriyorlar.

DİSK ne yapıyor yahu? DİSK’in yaptığı hiçbir şey yok. Ama içtenlikli değil, ahlâk yok artık. Sizin ahlâklı, dürüst muhalif sandığınız medya, gazeteciler, televizyonlar hep düzenbaz, arkadaşlar. Eğer onlar zerre ahlâklı olsa, Nakliyat-İş’in dışında Türkiye’de İşçi Sınıfı Mücadelesi yapan, namuslu, gerçek işçi sendikası yok, der. Her akşam Ali Başkan’ı kanaldan kanala gezdirirler; “Nasıl yapıyorsunuz bu işi?”, diye. Ama yok.

Niye?

Düşmanlar çünkü, düşmanlar…

Amerika sırf siyasileri eline almıyor. Medyayı da, aydınları da, akademisyenleri de…

İşte Banu Avar. Geçenki bir konuşmamızda… Boşuna hayranlık duymuyorum ben ona yani. Gerçekten emperyalizmin işleyişini çok iyi biliyor yani.

Ali Rıza Küçükosmanoğlu:

Hocam, sözünüzü kesmek gibi olmasın ama Türk-Metal, Merdan Yanardağ’a ödül verdi. Uzel Makine İşçilerinin de katıldığı bir programa Türk Metal’le bizi karşı karşıya çıkarın, dedik. Bırakalım bu talebimizi yerine getirmeyi, tersine, Türk Metal’den ödül aldı. Bir de reklam aldı, FİAT’ın reklamını aldı. Merdan bu yani.

Nurullah Efe Ankut:

Ya bu Türk-Metal dediğimiz ne, arkadaşlar?

MHP’nin siyasi yörüngesindeki ajan sendikası. İşçi düşmanı, İşçi Sınıfının içinde işverenlerin çıkarını savunan, ajanlaşmış sahte sendika ya. Bundan ödül almaktan daha utanç verici bir şey olabilir mi?

Ali Rıza Küçükosmanoğlu:

Bizim mücadelemize karşı aldı o ödülü. Uzel Makine işçilerine Türk-Metal ihanet etti. Sözünü ettiğimiz program gerçekleşseydi, biz orada Türk Metal’in ihanetini bütün belgeleriyle ortaya koyacaktık, Uzel İşçilerinin de şahitliğinde. İşte bize o fırsatı vermediği için, Türk-Metal de ödül verdi Merdan’a.

Nurullah Efe Ankut:

İşte medyanın hali bu, arkadaşlar. İşte o yüzden bize susuş suikastı uyguluyorlar. Ama öbürlerine baktığınızda, özellikle projelendirilmiş TİP’in soytarılarını kanaldan kanala gezdirdiler. Deprem profesörleri o kadar gezmedi, o kadar kanala çıkmadı yani. Sözcü’den Cumhuriyet’e, bilmem kime kadar hepsi röportajlar yaptı. Ama bunlar da… Mesela Sözcü, ajan gazetesi, haber merkezi tümüyle ajan.

O bakımdan bu dönemde işimiz zor. Çünkü medya da satın alınmış, aydınlar da satın alınmış. Fakat sosyal medya bize bir imkân sunuyor. Çağımızın getirdiği teknoloji sosyal medya… Bunu iyi kullanmamız, bu imkândan iyi yararlanıp değerlendirmemiz gerekir.

Bir diğeri de Recep Yoldaş’ın bu özelliklerini benimsememiz gerekir, arkadaşlar. Eğer gerçekten gerçek bir devrimci olmak istiyorsak, budur yapmamız gereken. Usta’mız da zaten teorik olarak onu kaç yıl, belki 60 yıl önce koymuş önümüze yani. Evet, sözü uzatmayayım.

Halk kesimini oluşturan insanlarımız umutsuzluk içinde, onlara örnek olmamız gerekir. Yani bazı sosyal medya kullanıcıları gerçekten benim gözlerimi yaşartan yorumlar yapıyorlar yani. Şu depresif, umutsuzluk içinde sadece sizsiniz yüreğimize su serpen, diyorlar. Umut kaynağı olan sadece sizsiniz, diyorlar. O bakımdan bu cesurca, yiğitçe tutumumuzu sonuna kadar sürdürmemiz hepimizin, halkımızın üzerindeki bu ölü toprağını, bu umutsuzluğu, bu karamsarlığı da aşmasına yardımcı olmamız, önderlik etmemiz gerekiyor.

Bizden başka bu işi yapacak yok, arkadaşlar. Yok.  O bakımdan böyle büyük bir sorumluluğun altındayız şu anda; her zamankinden daha büyük sorumluluğumuz. Bunların geçici olduğunu, kalıcı olmadıklarını, bu ekonomik felaketten ülkeyi çıkaramayacaklarını, o yüzden onlara umut bağlamış olan insanların büyük bir kesiminin de kısa süre sonra uyanacağını, bunlardan umudu keseceğini göstermemiz gerek.

Tayyip artık hayatının son günlerini yaşıyor. Yürümekte zorlanıyor, bildiğiniz gibi. En önemlisi, akli melekeleri artık yetersiz. Görüyorsunuz, konuşmaları dengesiz. 54 doğumlu, 1954 yılında kurulan Ankara Esenboğa Havaalanı’na ne diyor? “Biz açtık”, diyor. “CHP mi açtı?”, diyor.  Şimdi bu tümüyle akli dengesini kaybettiğini gösterir. Mahkemelerinde de söylüyoruz. Acilen psikolojik, psikiyatrik tedaviye alınması gerekir, diyoruz. Ve bazı hâkimler, savcılar da ikna oluyor buna arkadaşlar, tanık olduğunuz gibi, değil mi? Kanıtlı koyunca onlar da ikna oluyor.

Bizi izleyen görevli polisler de ikna oluyor. Sizinle birlikteyiz, haklısınız, diyorlar polisler. İşte Vatan’daki Emniyet Müdürlüğüne gidiyoruz ifade vermeye bazen, bazen de karşıya, Çevik Kuvvete gidiyoruz Üsküdar’daki. İnanın oradaki polisler de bize hizmet etmekten memnun oluyorlar, yarışıyorlar. Ramazanda arka arkaya iki tane çay getirdi bana. Polis, ifademizi alan polis… Ramazanda yani. Çay ocağı kaynamıyor dedim, yahu nerden bulacaksın çayı? “Biz buluruz emmi”, dedi. Buluruz, dedi, gitti çay getirdi. Yani böylesine ikna oluyorlar. “Biz bir sürü insanın ifadesini aldık”, diyorlar. “Ama onlar sizin gibi değil”, diyorlar.

Siz bilimin diliyle konuşursanız ve Cesaret Vatanını ve içtenliğinizi kullanırsanız,  bu düzenden beslenmeyen her insan size ikna olur, arkadaşlar. Bunu yapmamız gerekir, yapabiliriz de.

Evet, yani görevimiz şu dönemde daha da önem arz ediyor, öne çıkıyor.

İletişime Geç
Merhabalar,
Bize buradan ulaşabilirsiniz