Necla Kıran Yoldaş Ölümsüzdür!

19.01.2020
173
A+
A-

Devrimci inancıyla, şefkatiyle, sevgi dolu yüreğiyle örnek insan Necla Yoldaş’ımızı, bedence aramızdan ayrılışının 14’üncü yılında hasretle andık

14 yıl geçmiş, sevgi dolu yüreğin susmasının üzerinden. Ama hiç unutulmadı Necla Yoldaş’ımız. Her fırsatta dile getirdiğimiz, “kendilerini insanlığın kurtuluş davasına adayanlar, insanlık unutulmalarına izin vermediği sürece unutulmazlar” özdeyişini kanıtlarcasına, anılmaya devam etti, devam da edecek.

O’nun anısı, mücadelesi AB-D Emperyalistlerine ve Yerli Satılmışlara karşı verilen mücadelemizde, bizlere yol göstermeye devam edecek.

Necla Yoldaş’ımızı, bu örnek insan, örnek devrimciyi, bedence aramızdan ayrılışının 14’üncü yılında Ankara’da Partimizde yaptığımız bir etkinlikle andık.

Ayça Okur Yoldaş’ımızın yaptığı konuşmayı aşağıda yayınlıyoruz:

“Necla Kıran Yoldaş’la, Necla Ablam’la Ankara’da kısa süreli birlikte mücadelemiz oldu. Ben İstanbul’daydım, o burada, Ankara’da mücadele veriyordu. O zamanlar devrimci hareketler henüz AB-D Emperyalizmine bu kadar aleni dümen kırmamışlardı ve devrimci mücadele veriliyordu. Bu nedenle de hem siyaset olarak bugün de gerçekleştirdiğimiz eylemler dolayısıyla hem de büyük merkezi mitingler dolayısıyla diğer şehirlerdeki yoldaşlarımızla bir araya geliyorduk, daha çok da Ankara’ya geliniyordu. O nedenle birbirimizi görüyor, biliyorduk.

Buna rağmen O’nunla uzun yıllar birlikte mücadele vermiş yoldaşlarımız dururken bu görev önerildiğinde biraz tereddüt ettim. Ama kabul ettim. Zira o kısa sürede de olsa Necla Yoldaş’ımızda cisimleşen devrimci kişilik kendini göstermişti. O kısa sürede de olsa bana kattıkları, örnek oldukları vardı. Bunların ahde vefası olmalıydı. Bu nedenle kabul ettim bu görevi.

Sonra 12 Eylül öncesi şehitlerimiz de vardı, onları da tanımıyordum Ama anlatılan, örnek olan davranışları, kahramanlıkları sözkonusuydu. Bunlar dilden dile, gönülden gönüle, nesilden nesile aktarılmıştı kıdemli yoldaşlarımız tarafından bizlere. Bu saikler oldu beni motive eden, cesaretlendiren.

Necla Yoldaş gerçek bir insandı. Zaten biliyoruz ki gerçek insan olmayan gerçek bir devrimci hele hele devrimci bir önder asla olamaz.

Necla Yoldaş denince aklıma ilk geliveren; şefkat, merhamet, anlayış, alçakgönüllülük, insanlara değer verme olgusuydu.

Bir sahne var ki asla gözümün önünden gitmez. Büyükle büyük küçükle küçük olurdu, küçük çocuklara hiç de küçükmüş gibi davranmazdı. Büyük insan gibi davranırdı.  Fırat Yoldaş daha bebek, yeni doğmuş, bir hafta on günlük herhalde. İstanbul’dan da yoldaşlarımız tebrik etmeye gelmişler evlerine. Gaz sancısı çok çekiyor Fırat. Necla Abla Onu sakinleştirmek için, “tamam bebeğim, tamam, sakin ol seni çok iyi anlıyorum. Biz bile bu sancıları çektiğimizde ne kadar sıkıntı yaşarız. Seni çok iyi anlıyorum, sen nasıl dayanacaksın” diye, böyle sanki karşısında çok küçük bir haftalık bebek yokmuş da, koca bir adam varmış gibi, onu anlayışla sakinleştirmeye, rahatlatmaya çalışmıştı. Ve genel olarak da davranışı böyleydi.

Sadece yavrusuna değil, tüm yoldaşlarına karşı da böyleydi Necla Yoldaş, Necla Abla. Yanında kendinizi korunaklı, kanatları altında mutlu, güvenli, huzurlu hissederdiniz. Anneydi, ablaydı, yoldaştı.

Kendini ispatlamak için asla çaba harcamazdı, buna ihtiyacı yoktu, zaten hemen anlardınız: O beyni dolu ve yüreği dolu bir insandı. Kendisine Partimizin kuruculuğu teklif edildiğinde hastalığından kaynaklı bu onurlu görevin gereğini yerine getirip getiremeyeceğinden endişe etmişti. Ben hak ediyorum, bana verilmeliydi zaten, doğal bir öneri diye değerlendirmemişti. Başka görevlerinde de Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı’nın dediği gibi; ne istemişti o görevleri ne de kendisine verildiğinde geri durmuştu.

Görevlerini yerine getirirken Necla Yoldaş, paylaşımcıydı, karşısındakini motive ediciydi, onore ederek cesaretlendirirdi.

İyi bir dinleyiciydi, çözüm üretmek için dinlerdi, sorunu çözmek için çabalardı. Sizinle üzüldüğünü, sizinle sevindiğini anlardınız.

Sözünü de söylerdi, eleştirisini de yapardı. Ama karşısındakini kırmak için değil, yapıcı eleştiriler sunardı. İncitmekten çok çekinirdi.

Evi tüm yoldaşlara açıktı. Titizdi. Ama içinde yaşadığımız düzende ev işlerini kadının gelişimine engel olacak işlerden değerlendirirdi. Ayrıca hem çalışma yaşamı hem devrimci görevleri hem annelik hem de misafirlerinden pek zamanı kalmazdı, aslında çok da önemsemezdi. Evim kirlenecekmiş düşüncesiyle, yoldaşlarını huzursuz etmek istemezdi. Bütçesi kısıtlı ama gönlü boldu. O bol gönlünün içine tüm yoldaşları sığdırırdı. Tatlı dil ve güler yüzün daha önemli olduğunu ben evlerine gidişimde anlardım. Sıcaktı, sıcacıktı kalbi. Gönlümüzü doyururdu.

Haksızlığa aslı tahammül edemezdi. Belli ki onu devrimci yapan bu özelliğiydi. Evet, edemezdi: Düşmanına karşı sonsuz kin ve öfkeli, yoldaşlarına karşı da bir o kadar sevecendi.

Okurdu Necla Yoldaş. Okuduğunu anlar, paylaşır, düşüncelerini çarpıştırmaktan çekinmezdi. Zekiydi.

Ocak ayı; aynı zamanda İstanbul’dan Devrimci Mücadeleci gencimiz, yavrumuz Kıvılcım Semiha Güldemir Yoldaş’ımızı da aldı bizden.

17 Ocak 2003 yılında daha 16’sında Sarı Papatyamızı da bedence kaybettik. Tanıdığımda daha bebekti. Hiç mızmız değildi, bebekken de çocukken de. Biz ona hiç çocukmuş gibi davranmadık. Sanki yeni kazanmaya çalıştığımız bir yoldaşımızdı O. Ağır, olgun bir çocuktu. Küçücük yaşına rağmen sorumluluklar alır, gereğini yerine getirmek için çok disiplinli çalışırdı. Gözlerimizin içine bakardı. Öğrenmek isterdi sürekli. Verdiğimiz görevleri içtenlikle yerine getirirdi. Hayatta olsaydı, davranışlarıyla, öğrenme arzusuyla, inancıyla örnek bir Kurtuluş Partili Genç Yoldaş olurdu.

 

Evet Yoldaşlar,

Necla Yoldaş’ımızdan, Yoldaşlarımızdan bize kalan ne olmalı?

Öncelikle devrimci mücadeleye sonsuz, sarsılmaz inanç… Partiye sonsuz bağlılık…

Yarım kalan mücadelesini devam ettirme ve bu mücadelede kararlılık…

Partimiz işçi sınıfı bilimine inanmış ve bu uğurda mücadele veren yoldaşlarımızdan oluşmakta.

Günahlarımız ve sevaplarımız var… İçinde yaşadığımız toplumun, küçükburjuva, Antika Tefeci-Bezirgân Sermaye kültürünün etkisi hepimizde az veya çok barınmakta…

Genel Başkanımızın dediği gibi bu yalanlar, dümenler, riyalar, dolaplar, düzenler dünyasında bizler yârin yanağından gayri her şeyi paylaşacak bir dünya yaratmak için yaşıyoruz ve partili yoldaşlar olarak bunu düstur edinmeliyiz. Parti programımızda belirtildiği üzere Kariyerizme sapmamışsak, bu yüce davaya ihanet etmemişsek, organ dışı eleştiri yani dedikodu yapmamışsak, ırz ve namus suçları işlememişsek ki bunlar partiden atılma sebepleridir, önemli olan; hatalarımızı, eksiklerimizi, fazlalıklarımızı farkına varıp bunları düzeltmek için çaba harcamaktır bize düsen…

Bu da teorimizi özümsemek, özümsemek için okumak, tartışmak ve davranışa geçmekle mümkün olabilir ancak.

Özeleştiri ancak davranışla verilebilir, bu da yanlışlarımızı farkına varıp kalpten özeleştiri vermekle olur.

Mevlana’nın bir sözü beni çok etkiler, bu mücadeleye bilinçli olarak girdiğimden beri bunu kriter almışımdır hep:

“Kalpteki kiri su değil, gözyaşı temizler.”

Gerçekten hata yaptığını farkına varan insan gözyaşlarıyla af diler, karşısındakini nasıl kırdığını düşünerek acı duyar, kahrolur, yanar, kavrulur, hüzün duyar yani. Aynı insanlığın bir avuç parababası tarafından acıdan acıya, zulümden zulüme maruz bırakıldığını görüp de mücadeleye daldığımız gibi. Yine Mevlana’nın dediği gibi Hüzünlenince şefkatin artar. Yeter ki açık kalpli ol. Acının şefkate dönüşmesine izin ver.

Parti Programı’mız sevgi esasını temel alan tek siyasi partidir ve der ki;

 “HALK İKTİDARINI SEVGİ ÜZERİNE KURMAK

 “Bu programda ortaya konan yüce davayı pratiğe geçirmek ve kesintisiz bir şekilde sürdürerek kutsal kitaplarda vaat edilen cenneti bu dünyada oluşturabilmek için gerekli olan insan unsurunu da partimiz daha ilk adımında yaratmak için, bilinçlice, sabırlıca ve kararlıca bir mücadele yürütür.

“Geçen yüzyılın ilk yarısında gerçekleşen büyük sosyal devrimlerin 40-50 hatta 70 yıl sonra kendiliklerinden çürüyüp yıkılmaları, bu devrimleri yönetecek parti kadrolarının insan, hayvan, bitki ve doğa sevgisine yeterince önem vermemiş olmalarından yani sahip olmaları gereken insan kalitesinden uzak kalışlarından kaynaklandığını belirlemiş durumdayız.

“Büyük devrimci önderlerin dediği gibi; “Her devrim, taraftarlarından büyük fedakârlıklar ister.” Yoksunluklara, acılara ve akla gelebilecek her türden sıkıntılara, zorluklara duraksamadan katlanmalarını ister. Kendi çıkarlarını hiç düşünmemelerini, daha açığı kendilerini topluma feda etmelerini ister.

“İşte bunları yapabilmesi için kadroların sonsuz bir insan, hayvan, bitki ve doğa sevgisiyle dolu olması gerekir. Devrimciliğinin itici gücü, ya da lokomotifi bu dört başlı sevgi olmalıdır. Kadrolar bu sevgiyle dolu oldukları için davaya sarılmalıdır, kavgaya atılmalıdır. Yani insana, hayvana, bitkiye ve doğaya yapılan bir haksızlık, bir saldırı karşısında öfkeden tir tir titremeli ve isyan etmelidir. Ancak bu kalitedeki devrimci kadrolar çürümez; heyecanlarını, özlemlerini yitirmez. Tabiî böyle olunca da devrimci görevlerini, sorumluluklarını asla ihmal etmez.

“Partimiz, bu donanımda, bu kalitede kadroların yetiştirilmesi için ilk günden çalışmaya başlar.

“Bilir ki ancak böyle kadrolar toplumu bütünüyle değiştirip dönüştürebilir ve en insancıl toplum düzenini kurabilir, sürdürebilir.

“Öncelikli olarak kadroların bu yapıda olması gerekir ki, etkiledikleri, örgütledikleri tüm toplum kesimlerine aynı nitelikleri, değerleri aktarabilsinler ve onları da donatabilsinler.

“İnsancıl bir düzenin oluşturulması için muhakkak ki insanların bu yüce insani değerlerle dolu olması gerekir. Yoksa kâğıt üzerindeki hiçbir yasa, yönetmelik o düzeni kuramaz, kurmuşsa bile koruyamaz, çürüyüp çökmesini engelleyemez.”

O halde nasıl düşman bizlere saldırdığında kelepçelerini birbirimizin bileklerine kilitliyorsa, bizim de bu mücadeleyi verirken ve zafer halaylarımızda parmaklarımız, ellerimiz, yüreklerimiz birbirine kilitlensin.

Yoldaşlarımız bizimle yaşıyor dedik. Bir Devrimcinin, İdam Mahkûmunun son gece hücresinde yazmış olduğu bir şiiri sizinle paylaşmak istiyorum.

1981 yılında, 12 Eylül’ün Faşist Cellâtları tarafından asılarak idam edilen Mustafa Özenç’in bu şiirini Necla Abla nezdinde tüm şehitlerimize ithaf etmek istiyorum:

 

O büyük gün geldiğinde

ben kim bilir kaç yıldan beri

ebedi yatağımda toprağın derinliklerinde

sonsuz bir uykuda uyuyor olacağım

fakat alınca ne zamandır beklediğim haberi

uyanıp, sesimi kimse duymadan

o büyük zaferin tarifsiz coşkusuyla

kara toprağın altından, ben de haykıracağım.

 

Unutup geçmişte kalan acı dünü

kimbilir belki bir kış günü

üzerimi yorgan gibi kaplayan

bembeyaz karın soğuğundan….

ya da sonbahar mevsiminde

kemiklerime işleyen yağmurdan duyacağım

ve milyonları saran o doyulmaz sevince

ben de sessizce ortak olacağım.

 

Mevsim ilkbahar sıcak bir yaz olsa da

gece gündüz fark etmez ben her zaman hazırım

adımın yazıldığı taş bile yıkılsa da

kalmamış ta olsa şu dünyada mezarım

hatırlayıp tek canlı gelmese başucuma

o müjdeyi ben doğadan alacağım

nasırlı ellerce yaratılan o görkemli bayrama

hiç kimse fark etmeden ben de katılacağım”

Mevlana’nın sözüyle kapatalım konuşmamızı. Yüzyıllar öncesinden tanımlamış Mevlana Necla Yoldaş’ımızı, Necla Abla’mı:

“Her yerde olmak gibi bir duan varsa, gönüllere gir; çünkü sevenler, sevdiklerini gönüllerinde taşırlar.”

Canım Yoldaş’ım, canım Ablam, şu anda da buradasın, biliyorum, biliyoruz. Gönlümüzdesin.

Seni hiç unutmayacağız, unutturmayacağız.

Ankara’dan Kurtuluş Partililer