Memleketi, deliler, sapıklar, hainler cennetine dönüştürdünüz ülen!

20.03.2021
274
A+
A-

“Keşke Yunan Galip Gelseydi” diye hayıflanan Fesli Deli Kadir, kuyruğu titretti. Toprak onu ıslah ederek tüm kötülüklerinden arındırdı. Şimdi o, mezar kurtlarıyla baş başa kaldı…

Fakat onun fikriyatı ve çömezleri, 19 yıldan beri Türkiye’de iktidardadır. Bunlar Kuvayimilliye’ye, Mustafa Kemal, İnönü ve silah arkadaşlarına; “sokaktan geçerken sakınılması mümkün olmayan sıçrantılar”, gibi sürekli hakaretlerle, küfürlerle saldırmaktadırlar. Laik Cumhuriyet’i bu çok yönlü saldırılarıyla adeta enkaz yığınına çevirmişlerdir.

Orduyu, Yargıyı, Milli Eğitimi, Üniversiteleri, Medyayı, Polis Teşkilatını ve devletin hemen tüm kurumlarını önce çökertmişler, sonra da teslim alarak kendi organları biçiminde yeniden örgütlemişler, oluşturmuşlardır. Yani özetçe; “Tayyipgiller Ortaçağcı Din Devleti” inşa etmişlerdir…

Bu çömezlerin en önde gelenleri, bilindiği gibi, Kaçak Saraylı “Lebaleb” Tayyip ve Ak Cübbeli, külahlı, Din İşleri Başkanı Ali Erbaş’tır… Tabiî daha saymakla bitmeyecek kadar çok Ortaçağcı CIA-Pentagon Dincisi şeyh, mürşid, mürid ve ilahiyatçı vardır, aynı yolun yolcusu…

Bunlara CIA, CFR, Bilderberg gibi ABD derin devletinin ajanları tarafından devşirilmiş hain, satılmış akademisyenler, gazeteciler, televizyoncular ve diğer siyasiler de dahildir. Hep birlikte Laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmakla görevlendirilmiş bu hainler güruhunun ana hedefi “Yeni Sevr”dir, ya da “BOP”tur.

Şimdi Laik, Kuvayimilliyeci ve Mustafa Kemalci din adamı Ali Akın’ın (Diyanet İşleri eski Başdanışmanıdır) Fesli Deli Kadir’le ilgili değerlendirmesini görelim:

***

Videonun Tapesi:

İşte, dedi, Cumhuriyetçiler geldi, şöyle yaptılar, böyle yaptılar. İslam’ı yıktılar, her şeyi götürdüler…

Yahu neyi götürdüler?

Cumhuriyet’ten önce ne vardı ki bunlar geldi, onu yıktı götürdü?

Ne vardı, onu bana söyle…

Sen bilmiyorsan ben sana anlatayım, Cumhuriyet’ten önce ne vardı…

Bak, dedim; Ahmet Cevdet Paşa defalarca adliye vekilliği yapmış, adliye nazırı, adliye bakanlığı yapmış bir insan. Gitmiş gelmiş birkaç kez. Ticaret bakanlığı yapmış, valilik yapmış ve her şeyden önce Mecelle Heyetinin de başkanı.

Sen bu adama inanıyor musun?

İnanıyorsan, dedim, onun Abdulhamid’e verdiği maruzatını oku…

O maruzat bir profesör tarafından sadeleştirildi, yani Osmanlıcadan yeni Türkçeye, yeni Türkçemize çevrildi.

Ne diyor orda Ahmet Cevdet Paşa?

Diyor ki; Tanzimat’tan önce ahlâk olarak Osmanlı toplumu Lût Kavmi’ne dönmüştür, Lût Kavmi’ne dönmüştür. Oku orada dedim. Şeyden önce dedim, Cumhuriyet’ten önce İstanbul’da kaç tane genelevi vardı dedim, affedersiniz?

170 tane işyeri vardı, buna karşılık 359 tane genelevi vardı, Cumhuriyet’ten önce.

İslam bu mu?

E, ondan sonra daha öncekiler, o yazılmış kitaplar, o cinsi sapıklık konusunda yazılmış kitaplar dedim, Kadir Bey, sen bilmiyorsun.

Yahu Dafi’ül-Gumûm, Rafiü’l-Humûm, o kitabı okudun mu? Oku…

Peki Mevaidü’n-Nefais kitabını biliyor musun, Osmanlıca?

Peki Kabusnâmeyi biliyor musun? Kabusnâme… Fatihin babası 2’nci Murad’ın emriyle tercüme edildi o Kabusname. E, cinsi sapıklığı anlatan bir kitap yahu.

E, peki, dedim, Yavuz Sultan Selim’in emriyle yazılmış olan, yani İbn-i Kemal’e yazdırdığı kitabı biliyor musun? Rücû-üş Şeyh ilâ Sibâh fi-l Kuvveti alel Bâh…

Oradaki cinsi sapıklığı biliyor musun, o yazıları?

Yahu bu nasıl İslam? Bunlar İslam mı, dedim. İslami ahlâk mı vardı, dedim, Osmanlı’da.

Yahu sen Evliya Çelebi’nin kitabına bak.

Evliya Çelebi kitabında ne diyor, Seyahatname’sinde?

Yahu Osmanlı toplumundan, İstanbul’dan bahsederken cinsi sapıkların da vergi mükellefi olduklarını yazıyor. Şu kadar vardı İstanbul’da ve bunlar, devlet de bunları biliyordu ve bunlar kazancından devlete vergi veriyorlardı, vergi mükellefiydi bunlar, diyor. Yani sen hiç Osmanlı tarihi hakkında hiçbir bilgiye sahip değil misin, bu mu İslam yahu, dedim.

Ondan sonra her şey milliydi de, eh Cumhuriyetçiler geldi, bu milliliği, milli şuuru kaldırdılar.

Nesi milliydi? Milli bir ekonomi mi vardı, dedim Kadir Bey?

Bak, dedim; resmi istatistikleri göstereyim ben sana.

Cumhuriyet’ten önce kaç tane sanayi kuruluşu vardı?

281 tane sanayi kuruluşu vardı.

Peki, bütün bu sanayi kuruluşlarının sermaye ve emeğinin kaçta kaçı Türklerindi?

Yalnız % 15’i Türklerindi, % 85’i gayrimüslimlerindi. Bu mu milli ekonomi dedim yani… Milli ekonomi bu mu?

Cumhuriyet’ten önce böyleydi işte…

E, peki yani kültür olarak neydi Osmanlı? İlim ve cehalet yönünden ne durumdaydı?

E, Fatih Sultan Mehmet döneminde yani 1455’te matbaa faaliyete geçti Avrupa’da. Ve Fatih döneminde, 15’inci Asırda Avrupa’da kaç tane matbaa vardı?

1700 tane matbaa vardı 15’inci Asırda.

Peki bu 1700 matbaada ne kadar kitap basıldı? Baskı adedi nedir?

15 milyonla 20 milyon arasında… Osmanlı’da bir tane matbaa yoktu o zaman.

Ne zaman geldi matbaa Osmanlı’ya?

18’inci asırda geldi, 1728’de 3’üncü Ahmed’in son yıllarında geldi.

E, peki o zaman, 18’inci Asırda ne kadar kitap basıldı burada, Osmanlı’da? Adet olarak yani kaç tane kitap?

13.200… Baskı adedi bu kadar.

Yahu ne vardı ki Osmanlı’da yahu, Osmanlı’nın yüzde ancak % 3’ü, 4’ü okuma yazma biliyordu, yüzde % 3’ü, 4’ü…

Yani siz diyorsunuz ki; Cumhuriyetçiler geldi her şey dört dörtlüktü, bunlar geldi, her şeyi yıktı götürdü. Yahu ne vardı ki bunlar yıksın  götürsünler yahu, ne vardı ki Osmanlı’da yani… Daha bunlar bu benim bu söylediğim… Hepsi, ben bunları arşiv belgeleriyle sana ispat ederim, dedim.

Devlet yönetimindeki rüşvet…

Yahu sizin, “Muhteşem Süleyman” dediğiniz Kanuni döneminde, onun Sadrazamı Rüstem Paşa…

Rüstem Paşa’nın mal varlığına bakın, 18 kalem mal varlığı vardı. Yahu bu Hırvat bir devşirme, babası domuz çobanı. E, bu 18 kalem serveti yani 2900 cins at,1700 köle, 500 altın eyer, 600 gümüş eyer, 130 çift altın üzengi, bin çiftlik, 476 su değirmeni ve 7 milyon da efendim şey, 700 bin de sikkeli saf altın… Artık külçeli altın ve gümüş hariç, yalnız sikkeli altın 700 bin yani. Bu kadar servet…

E, bu nereden getirdi bunu yahu? Devletin malı bunlara mubah yahu…

E, ondan sonra da, bundan sonra da yani 15’inci Asrın dördüncü çeyreğinde yani 3’üncü Murad döneminde bütün mevkiler, makamlar para karşılığı satılıyordu ve devletin geliri, ancak giderin 3’te 1’ini karşılıyordu. Onun için mevki makam hepsi rüşvet karşılığı, para karşılığı dağıtılıyordu. Yahu bunlar tarihi gerçek, ben arşiv uzmanıyım Kadir Bey, sana göstereyim bütün belgeleriyle bunları yahu…

E, bilim… Ondan sonra bilimde de… İlime hiç önem var mıydı Osmanlı’da?

Yahu Fatih zamanında, Yûsuf Sinânüddîn, ki vezirlik de yapmış bu zat ve İstanbul’un ilk Kadısı Hızır Çelebi’nin de oğlu yani. E, bu adam müspet ilimle uğraştığı için bunu İznik zindanlarına atmadılar mı ya?

Eee?..

E, peki onun oğlu, 2’inci Beyazıt döneminde Molla Lütfi (Sarı Lütfi) dedikleri âlim; o da müspet ilimle uğraştığı için idam edilmedi mi ya, ha?

Peki 4’üncü Murat döneminde bunun pratiğiyle uğraşan Hezârfen Ahmed Çelebi; yahu Cezayir’e sürülmedi mi ya?

E, peki yahu 1583 yılında İstanbul’daki Rasathane, gözlemevi kapatılmadı mı, yıkılmadı mı Şeyhülislam’ın fetvasıyla?

Eee?..

Peki ama Batı’da o zaman 1609’da Galile teleskopu, efendim, keşfetti ve onunla, efendim, uzay çalışmaları başladı. E, ondan sonra Batı Almanya’da 1658’de İlimler Akademisi kuruldu. Ondan birkaç sene sonra Fransa’da kuruldu İlimler Akademisi. Birkaç sene sonra da İngiltere’de kuruldu.

Osmanlı ne durumdaydı?

Osmanlı bu durumdayken, müspet ilimle uğraşanları şiddetle cezalandırırken, dünyada bu gelişmeler oluyordu yahu…

E, ondan sonra Yakın Tarihte, Sanayi Devrimi yani 1’inci Sanayi Devrimi, yani 1760’tan 1840’a kadar. O Sanayi Devrimi, Endüstri Devrimi olurken burada biz Osmanlı’da bir şey mi vardı yahu?

Buhar makinesi 1712’de keşfedildi, ha ondan sonra efendim buhar makinesi, tren icat edildi, ondan sonra 19’uncu asırda da o baş döndürücü gelişmeler olurken; yani telsiz, telefon, telgraf, ampul, araba ve nihayet 20’nci Asrın başında da uçak…

Ha, bütün bunlar olurken bu gelişmeler, Osmanlı’da bir şey var mıydı yahu?

Hiçbir şey yoktu… E, sen nasıl, hangi iddiayla sen yahu “Cumhuriyetçiler geldi, her şey dört dörtlüktü Cumhuriyetçiler geldi, hepsini yıktılar götürdüler”, diyorsun yahu?

Bu nasıl bir şey yahu, dedim, nasıl bir iddia yahu… Ha, bütün bunları dedim, sana belgelerle ispat ederim dedim…

Ve ondan sonra, Kadir Mısıroğlu’yla ben irtibatı kestim o zaman. Kendisi benim peşime çok düştü. Ben hiç, bir daha onunla, ben, dedim, seninle bir daha dedim, tartışmak istemiyorum. Bunların bütünü bir ispatlı, tespitli, belgeli, dedim. Söylediklerimi kabul etmezsen ben sana daha ne anlatayım, dedim.

Hem sen diyorsun ki Abdülhamid’i, efendim, Masonlar Abdülhamid’i indirdi.

Yahu gel bana aha sana şu belgeyi göstereyim, belge numarasını da verdim. Abdülhamid, dedim, Masonların balo masrafını Hazine-i Hassa’dan karşılıyordu yahu, dedim. Bu sizinki, dedim, hepsi dedim, tarikatçıların, cahil cemaatlerin sloganlarıdır. Bunların hiçbir ispatı yoktur yahu,  dedim. Ha, dedim, git, dedim Abdülhamid’in, dedim, ha bu belgeyi, numarasını da verdim kendisine yahu.

Ergun Göze bana dedi ki; “Yahu Ali Bey” dedi, “bu Kadir Mısıroğlu hakkında kanaatin ne, görüşelim mi”, dedi. “Yok”, dedim, “ben görüşmem.” “E, niye?”, dedi. “Yahu ben”, dedim, “çok şey anlattım bu adama fakat bu adamda akıl, idrak ve mantık zafiyeti gördüm. Anlamak istemiyor hiçbir şeyi…”

O da bana dedi ki; “Yahu Ali Bey, Profesör Ayhan Songar buna delilik raporu verdi”, dedi. “Hakkında çok dosya vardı. Ve tabiî o davaların hepsi düştü. Ayhan Songar, o delilik raporunu verince bütün dosyalar, hepsi kapandı. (…) Ben Ayhan Songar’a teşekkür ettim, dedim ki ya Ayhan Bey, teşekkür ediyorum. Ya benim arkadaşımı kurtardın, ona deli raporu verdin… Ayhan Bey dedi ki, hayııır… Kesinlikle ben olmayan bir şeye rapor vermem, ne verdiysem benim, odur…”

Ha şimdi bu adam, bu haliyle bana batıl diyor, kendisi de hak… E, yani ben ne diyeyim?

Eğer bir ülkede, bir toplumda bu gibi adamlar da üstat ve fikir adamı kabul ediliyorsa, o ülkenin ve o toplumun bahtına kara bağlamak lazımdır. O toplum iflah olmaz…

Bu fikirleri bırakmadıkları müddetçe, bunları terk etmedikleri müddetçe bu toplum iflah olmaz.

Ergun Göze dedi ki; “Ya başındaki fes için ne diyorsun?”

Yahu sen kravat bağlıyorsun, Avrupa ceketini giyiyorsun, Avrupa gömleğini giyiyorsun, her şeyi giyiyorsun fakat başına fes… Fes koyuyorsun. Yakub-i Belazürî’nin çıplak talebesinin başındaki sarık gibi onu da…

Ha buna Ergun Göze çok gülmüştü rahmetli…

İşte bu konuda anlatacağım bu. Kalın selametle… (https://www.facebook.com/www.kuraniledirilis.net/videos/2573446176252002)

***

15’inci Yüzyıla kadar bilim ve teknolojide Avrupa’yla Osmanlı kafa kafaya denkti. Bu yüzyıldan sonra Batı, Burjuva Devrimlerine doğru yani ileriye doğru sürekli yol aldı. Ve Burjuva Devrimleri gerçekleşti, ilkin İngiltere’de… 16’ncı Yüzyılın başında bu devrim İngiltere’de tamamlandı. Sonrasında, Avrupa’ya sıçradı. Ve bildiğimiz gibi, İngiltere’den en çok etkilenen ve coğrafi olarak en yakınında bulunan Fransa’da, oradan da tüm Kıta Avrupası’na yayıldı.

Burjuvazi, bildiğimiz gibi, Mekanik Materyalisttir. Sınıf çıkarı bunu gerektirir. Öyle olunca da, din dogmalarını ve zihinde yarattığı prangaları kırıp, söküp attı. Bilim ve teknolojiyi hızla geliştirebilecek bir düşünce sistemi oluşturdu, sınıf temsilcilerinin kafasında. Bu da 20’nci Yüzyıla kadar Batının bilim ve teknolojisinin durmaksızın ilerlemesini sağladı. Modern Batı Uygarlığını oluşturdu.

Osmanlı ise tüm Antika Medeniyetlerde olduğu gibi İlkel Komuna’dan gelen ilerici gelenek ve göreneklerini yavaş yavaş yitirerek tüketti, 15’inci Yüzyıl sonrasından itibaren…

Her geçen gün santim santim Derebeyleşmenin, dolayısıyla da gericileşmenin korkunç karanlığına ve bataklığına doğru yol aldı. Derebeyleşmenin azıtması, toplumun üretim temellerini kurutup Üretmen Köylülüğümüzü Derebeylerin elinde köleliğe doğru sürüklerken, aynı oranda da her türlü ilericiliğe düşmanlık oluşturdu.

Tabiî bilimde, düşünen, sorgulayan akılda, teknikte, velhasıl; ekonomik altyapıdan başlamak üzere toplumun tüm katmanlarında ve geleneklerde, göreneklerde yaşanan bir gericileşme, katılaşma, donma ve cansızlaşmaydı bu.

Malum ya; Ortaçağ Derebeyleri, her türlü gelişmeye düşmandırlar. Çünkü onlar için mevcut statü, Cennet’te yaşamaları anlamına gelir. Bu sebeple, o durumun hiç değişmeden sonsuza dek sürmesini isterler. Böylece ayrıcalıklarını, vurgun ve talan düzenlerini korumuş olacaklardır.

Tabiî bu Derebeyleşme hep aynı durmadı. Doğada da, Toplumda da yerinde saymak yoktur. Geriye doğru bayır aşağı gidiş başladı mı, o, çöküş ve yok oluşa kadar devam eder.

Nitekim Tarihte gördüğümüz ve Kutsal Kitaplara varıncaya kadar yansıyan kötülüklerinden dolayı Allah’ın başlarına bir bela gönderip tümüyle yok ettiğinden söz edilen medeniyetler, aslında hep bu Derebeyleşme sonucu çökmüşler ve Tarihten silinmişlerdir.

Osmanlı’da da aynı kanun geçerli oldu. Tüm Antika Medeniyetler gibi Osmanlı da günbegün Derebeyleşmenin, dolayısıyla da gericileşmenin batağına saplanarak çöktü ve Tarihten silindi…

Bu çöküş süreci boyunca da, tahmin edebileceğimiz gibi, Batının Burjuva Devrimleriyle ilerlerken geliştirmek durumunda kaldığı bilim ve teknolojiyi “Gâvur İcadı” sayıp ülkesi içine sokmadı.

Bu arada yine Tarihteki tüm çürümüş Antika Medeniyetlerin kültürünü, geleneğini, göreneğini ahlâkını, ki bu aslında ahlâksızlıktır, benimsedi… Yani insanını da günbegün kirlendirdi, bozup çürüttü.

Malum ya; insan toplum yaratığıdır…

İlahiyatçı Ali Akın’ın yukarıda sözünü ettiği ahlâksızlıkların sınıf temeli işte buradan kaynaklanır…

Bugüne gelirsek; Tayyipgiller İktidarıyla beraber toplum yeniden Ortaçağ karanlıklarına günbegün sürüklenmektedir. Tayyip ve avanesinin de amacı, hep söyleyegeldiğimiz gibi, faşist, Ortaçağcı, karanlık bir Din Devleti kurmaktır. Onların söylemleri ve eylemleri tamamen bu amaca yönelik olmuştur.

Bu nedenle de Tayyipgiller İktidarında kadın cinayetleri yüzde 1400 oranında artmıştır. Kadın ve çocuğa yönelik şiddet, taciz ve tecavüzler, yine korkunç boyutlarda artmaktadır günden güne.

Ve işte yine aynı sebepten dolayı, kadına ve çocuğa yönelik bu insanlık dışı saldırılar, hem iktidarın tepesindeki siyasiler tarafından hem de onların emrindeki kukla Yargı tarafından bir anlamda kollanmakta, hatta okşanarak teşvik edilmektedir.

Hepimizin bildiği gibi dün gece Tayyip, bir kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi’ni bile yok sayıp geçti…

Kadına yönelik şiddeti çerez kabilinden de olsa önlemeye yönelik bu sözleşmeyi feshederek, temsilcisi olduğu Antika Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfının dünya görüşüne tam da uygun bir davranış sergiledi böylelikle.

Ali Akın’ın anlattıklarına geri dönersek; ömrünü Ilıcak’ların (Kemal ve Nazlı Ilıcak), Süper NATO’nun, Gladyo’nun-Kontrgerilla’nın bir yayın organı olan Tercüman Gazetesi’nde, azılı antikomünist bir köşe yazarı olarak geçirmiş olan Ergun Göze bile “arkadaşım” diye söz ettiği Fesli Kadir’in uzman doktor raporuyla deli olduğunu, bu sebeple de cezai ehliyet taşımadığını itiraf etmiş oluyor.

Fesli Deli öyle de Kaçak Saray’da mukim Lebaleb Hafız farklı mı, akıl sağlığı yönünden?

Bizce değil…

Eğer bunu da psikiyatrik gözlem altına alıp bir değerlendirmede bulunsanız; Fesli Kadir’inkiyle aynı nitelikli bir rapor yazmak mecburiyetinde kalırsınız…

Zaten hemşehrim, dürüst ve Mustafa Kemalci sinema insanı, tıp doktoru Mustafa Altıoklar, benzer bir değerlendirmede bulunmuştu bir konuşmasında… Tayyip’in açtırdığı “hakaret davası”nda da bu değerlendirmesini daha da detaylandırarak ortaya koymuştu. Hem de bilimsel kanıtlarıyla birlikte…

Şimdi de Tayyip’in şu “Lebaleb” videosunu izleyelim, ya da tapesini okuyalım bakalım:

***

Videonun Tapesi:

Değerlendirmeler sonunda, hafta içi her gün gece saat 21.00 ile sabah 05.00 arasında genel sokağa çıkma sınırlaması uygulanacaktır. Bu kısıtlama hafta sonları Cuma akşamı 21.00’den Pazartesi sabahı saat 05.00’e kadar kesintisiz devam edecek. Yani Cumartesi, Pazar artık evlerimizdeyiz…

Üretim, tedarik, lojistik, sağlık, tarım, orman gibi genelgede yer alacak sektörler bu kapsamın dışında. Market, bakkal, kasap, manav gibi işletmeler ile eve paket hizmeti veren yerler, belirlenecek saatler çerçevesinde hafta sonu kısıtlamasının dışındadır. Restoranlar paket servis haricinde hizmet veremeyecek.

Daha önceki genelgelerde belirtilen istisnalar hariç, 65 yaş üstü ve 20 yaş altı, toplu taşıma araçlarını kullanamayacak.

Umumi Hıfzıssıhha Kurulları, illerdeki toplu taşıma hizmetlerinde salgının yayılmasına yol açan aksaklıkların tespiti ve giderilmesi amacıyla gereken tedbirleri alacak.

Anasınıfı ve benzeri eğitim kurumlarının faaliyetlerine ara verilecektir.

Milletimizden salgının evlerde bulaşma oranının arttığını göz önünde bulundurarak, tehdit geçene kadar misafir kabulüne ara vermelerini özellikle rica ediyorum.

Evlerde, gün, mevlit, taziye, yılbaşı kutlaması gibi, insanların bir araya geleceği etkinlikler yapılamayacaktır. Cenaze namazları yakınları dahil en fazla 30 kişi ile kılınacak, nikahlar da yine bu sayıyı geçemeyecektir.

Hamam, sauna, masaj salonu, yüzme havuzu, lunapark gibi yerler, faaliyetlerine ara verecektir.

Umumi Hıfzıssıhha Kurulları her alışveriş merkezi ve semt pazarı için aynı anda kabul edebilecekleri müşteri sayısını tek tek belirleyecektir. Ayrıca alışveriş merkezlerine girişte HES kod uygulamasına geçilecektir.

Kalabalık caddeler ile meydanlara girebilecek kişi sayısı, yine Umumi Hıfzıssıhha Kurulu kararı ile sınırlanabilecektir.

Sizlerden ricamız, hükümet yetkililerimizin yönlendirmelerini dikkatle takip etmeniz, etmeyenleri uyarmanızdır…

 *

Şu anda, şu kapalı salonlarda; Adana’da, Antalya’da, Bursa’da, Muğla’da bu salgına rağmen, tıklım tıklım bu salonları haftanın başında, oralarda buluşma ve buluşturmayı sağladığınız için sizlere çok teşekkür ediyorum.

*

Kalabalık etkinliklerden uzak durmadığımız, sokakta, işyerinde hatta evde belirlenen kurallara uymadığımız sürece, ne açtığımız hastaneler, ne cezai tedbirler, tek başına bizi virüsten koruyabilir…

*

Evet, maşallah Bursa’da da salonumuz coşkulu, gümbür gümbür… Evet, şöyle İl Başkanımız Davut Bey’i şöyle ayağa davet edeyim, işaret buyursun. Ana kademeyi de şöyle, ayakta işaret buyursunlar ana kademe…

*

Sürekli bir ifademiz var. .. Tüm vatandaşlarımızı tedbirlere riayet ederek, sağlık çalışanlarımıza destek olmaya çağırtıyoruz.

*

Şu salonun hali… Bakın bir kongre yapıyoruz, salgının olduğu dönemde kongre yapıyoruz ve Rize’de salon “lebaleb” dolu…

*

Milletimizden, bu fedakârlıkların boşa gitmemesi için salgınla mücadele kurallarına uymada daha fazla hassasiyet, daha fazla katkı bekliyoruz.

*

Yol Tv – Özge Uyanık: Siz de sosyal medya hesabınızdan maske-mesafe-temizlik uyarılarında bulunuyorsunuz sık sık. Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan Giresun’da bir miting düzenledi ve burada sosyal mesafeden bahsedilecek bir ortam oluşamadı. Siz bu kararı destekliyor musunuz? Teşekkürler.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca: Maske, mesafe ve hijyen noktasında Sayın Cumhurbaşkanının da son derece bir hassasiyet ve gayret içinde olduğunu hepimiz biliyoruz.

*

Maske-mesafe-hijyen… Yani bunlara hassasiyetle sarılmamız lazım, dikkat etmemiz lazım. Ve bir de toplu mekânlardan ciddi manada kaçınmak gerekiyor. (https://www.youtube.com/watch?v=OZ3Y9DHAtQs)

***

Şaka gibi, oyun gibi, film gibi, değil mi Arkadaşlar?

İnsanın; “Olmaz ya, bu kadar da yapılmaz artık”, diyesi geliyor, değil mi?

Fakat ne acıdır ki şaka, mizah ya da oyun değil… Gerçeğin ta kendisi orada görüntülenenler ve söylenenler… Ve bu adam 19 yıldan beri ABD ve AB Emperyalist Haydutları ve Siyonist İsrail’i arkasına alarak Türkiye’yi avanesiyle birlikte pervasızca ve kanunsuzca, her an her türden suçu, vatan satıcılık dahil, işleyerek yönetiyor… 300 milyar dolar tutarındaki kamu malını yalnız aile efradıyla birlikte kendisi iç etmiş. Çalmış, nitelikli dolandırıcılık yaparak zimmetine geçirmiş. Bu gerçeği AKP kurucularından ve AKP Programının yazarlarından Ekonomi Profesörü Abdüllatif Şener söylüyor…

Ve bu adamın partisi yani AKP, son kamuoyu yoklamalarının gösterdiğine göre hâlâ yüzde 32’lik oy oranıyla Türkiye’nin birinci Amerikancı partisidir…

Üstelik de hırsızlığa, yolsuzluğa, ihanete hiç hız kesmeden devam etmesine rağmen…

İnsanlarımız bu kahredici gerçeği niye görüp bilince çıkaramıyorlar?

Sosyal Sınıflar Gerçekliğimizden dolayı…

Türkiye’nin ekonomi altyapısını, insanlığın başbelası Antika Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfıyla Modern Finans-Kapitalistler Zümresinin kaynaşmasından oluşmuş; insanlık, vatan millet düşmanı, sömürü, vurgun ve talan üzerine kurulu ekonomik hegemonyasını sürdürebilmek için uluslararası emperyalistlere kul köle olmaktan çekinmeyen bir hain güç oluşturmaktadır.

AKP’giller İktidarı da bu Antika Sosyal Sınıfla Modern Finans-Kapitalin sınıf çıkarlarını temsil etmektedir. Üstelik de bunlar dünyaya hükmeden emperyalist haydut devletlerle anlaşık bulunmaktadırlar. Yani o yabancı emperyalistlerin de emperyalist çıkarlarının savunuculuğunu yapmaktadırlar…

Yani bunların vurguncu şirketleri-holdingleri de, siyasileri de BOP’çudur, NATO’cudur, AB’cidir.

ABD-AB Emperyalistlerinin, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi finans örgütlerinin de üyesidirler ve bunların da çıkarlarını savunmaktadırlar…

Sanayi alanındaysa bütünüyle o haydut emperyalistlerin uluslararası şirketlerinin Türkiye’deki yerli ortakları durumundadırlar bu Tayyipgiller İktidarı…

Ekonominin, tarımın, eğitimin, sanatın ve medyanın yönetimi ve planlanması, programlanması da ABD ve AB Emperyalistlerinin ellerine teslim edilmiştir.

Ordunun yönetimi de NATO ayağıyla Amerika’ya devredilmiştir.

Velhasıl ABD ve AB Emperyalist Çakalları, Türkiye’yi dört bir tarafından sımsıkı bağlamışlardır. Özetçe; aslında 1946’dan beri Türkiye’yi, Türkiye yönetmemektedir. Amerika yönetmektedir. Uluslararası emperyalistlerin ağababası ABD Emperyalist Çakalı, ağına düşürdüğü bizim gibi ekonomice ya da kapitalizmce geri ülkeleri, en hain, en zalim, en ahlâksız, insan düşmanı ve hiç ulusal değer taşımayan, yani vatanı da milleti de çıkarı için duraksamadan satıp geçen insanlar, daha doğrusu insan sefaletleriyle yönetir. Çünkü onurlu, kişilikli insan, yabancı emperyalistlere uşaklık etmez. Ülkesinin bağımsızlığını ve halkını düşünür, bunu ön planda tutar…

Tayyip, ABD’ye uşaklıkta tam gönüllü olduğu gibi aynı zamanda ciddiyetsizdir de…

Bugün dediğinin yarın tersini söyler, savunur. Yani tükürdüğünü yalar. Bundan da hiç rahatsızlık duymaz.

Mısır politikasındaki şu tutarsızlığa, daha doğrusu ciddiyetsizliğe bakın bir…

Sisi’ye, Mursi nedeniyle saydırdığı ve şimdi de Mısır’la en üst düzeyde ilişki kurmak istediğini belirten konuşmalarını içeren şu videoya bakar mısınız? Tapesini okur musunuz?

***

Videonun Tapesi:

Avrupa Birliği’yle, evet darbeci Sisi’nin davetlisi olan Arap Ligi mensupları bir araya geldiler. Sisi’nin davetine katılan bu Avrupa Birliği üyesi ülkelerde, demokrasiden bahsedebilir misiniz?

*

Bana da çok teklifler geldi. Ve bu tekliflerin hiçbirini de asla kabul etmedim. Ve onun oturduğu masada asla oturmam, dedim. Onunla görüşme asla yapmam, dedim.

*

İşte Pazar günü; Sisi’mi diyeceğiz, Bin Ali Yıldırım mı diyeceğiz?

*

Hele Mısır sen hiç konuşamazsın. [Sisi’yi kast ederek] zira sen, ülkende demokrasi katili olan bir kişisin. Sen böyle bir katilsin.

*

Arkadaşlar, bizim şimdi, yani Mısır’la istihbarî, diplomatik ve ekonomik olarak zaten işbirliği sürecimiz devam ediyor. Bunda herhangi bir sıkıntı söz konusu değil.

Bu en üst düzeyde değil de, en üst düzeyin şöyle bir tık altında devam ediyor. Tabiî gönlümüz özellikle ister ki; yani Mısır’la olan bu süreci çok daha güçlü bir şekilde devam ettirelim. (https://www.youtube.com/watch?v=fIOLobxSXxk)

***

İşte Lebaleb Tayyip Efendi budur, Arkadaşlar…

Peki, böylesine ciddiyetsiz ve kalibresiz bir adam Türkiye’yi 19 yıldır nasıl hâkimiyetinde-diktatörlüğü altında tutuyor, derseniz; yukarıda söyledik bunun sebebini…

Yüz yıldan bu yana hiç duraksamaksızın çalışan Ortaçağcı tarikatlar, onlara bağlı cemaatler, Muaviye-Yezid Dini kodamanları ve egemen sınıflar, ABD’yle birlikte insanlarımızda aydınlık düşünce üretecek zihin, akıl bırakmadı. Zihin hasarına uğrattı insanlarımızı…

Aydınlık düşünen, sorgulayan, olaylara odaklanıp en önde onları tutan insan yetiştirmedi bu yerli-yabancı Antika-Modern Parababaları devleti… İnsanlarımız tabulara, dogmalara, dinsel söylencelere-kıssalara duraksamadan inanır hale getirildi. Üstelik akla, mantığa, bilime meydan okuyan o söylenceleri büyük coşku ve heveskârlıkla savunur hale getirildi…

Yani akla, bilime, aydınlık, sorgulayan düşünceye düşman hale getirildi…

Artık, bu dünya için değil de öteki dünyaya hazırlanmak için yaşamayı, en değerli yaşam biçimi olarak benimser hale getirildi…

Kim en çok öbür dünyadan bahsediyorsa ona inanır, ona güvenir ve onu tercih eder hale getirildi…

Böylece de Amerikan uşağı, vatan millet düşmanı hırsız, ahlâksız politikacıların ve her biri birer Din Derebeyliği olan tarikat şeyhlerinin oyuncağı haline getirildi…

Sapık, ahlâksız, namussuz bazı tarikat şeyhlerine kendilerini, eşlerini, analarını, bacılarını, yengelerini bile düzdürmekten çekinmez hale düşürülmüşlerdir… AKP’giller’in Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanları da, üstelik kendisi de kadın olmasına rağmen, insanı insanlığından utandıran bu sapıklıkları, örneğin 2016 yılının Mart ayında Ensar Vakfı’nın yurtlarında 45 erkek çocuğun uğradığı tecavüzle ilgili; “Bir kereden bir şey olmaz”, diyerek savunma vicdansızlığını sergilemekten geri durmamıştır.

Hatırlatalım:

“Ensar Vakfı” AKP’nin yan örgütü gibidir… Hemen bütün yöneticileri AKP ileri gelenlerinden oluşmuştur. Üstüne üstlük Ensar Vakfı, 16.08.2012 tarih, 2012/3582 sayılı Bakanlar Kurulu/Cumhurbaşkanlığı kararıyla AKP İktidarı tarafından “Kamu Yararına Çalışan Vakıf” statüsüne alınmıştır. Ve bilindiği gibi bu statüdeki vakıflar, vergiden muaftır.

Yani AKP’giller için hem ideolojilerini yaymak amacıyla gönüllerince-pervasızca-dokunulmazca kullanabilecekleri bir kurum hem de vurgunları için yağma Hasan’ın böreği konumundadır Ensar Vakfı…

Türkiye Halkı işte böylesine acıklı durumlara düşürülmüştür, Arkadaşlar…

Marks’ın ünlü tespitinde belirttiği gibi, “İnsan Toplum Yaratığıdır.” İnsanın dili de, dini de, kültürü de, ihtiyaç ve zevklerinin kaynağı da içinde var olup yaşayageldiği Toplumdan gelir.

Ve insanın düşünce yapısını, mantık ve metodunu da içinde bulunduğu-mensubu olduğu Toplum oluşturur.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Türkiye’nin Sosyal Sınıflar Yapısı veya Gerçekliği, o sınıfların çıkarları ve dünya görüşleri doğrultusunda verilen eğitim, insanlarımızı böylesi yürekler acısı hallere düşürmüştür.

İnsanları ülke ve dünya gerçeklerini, olaylarını, oldukları gibi-neyseler öylece görüp kavrayamaz hale düşürmüştür artık.

Yani daha da açık bir ifadeyle Türkiye; her türden aydınlık düşüncenin yasak görüldüğü, suç sayıldığı; “ideolojice karantinaya alınmış”, bir deliler koğuşuna dönüştürülmüştür…

Daha birkaç gün önce, kendileri gibi düşünmediği için Muaviye-Yezid Dininin dincileri tarafından linç kampanyasına uğratıldığı için işinden istifa etmek zorunda kalan Prof. Dr. Mustafa Öztürk, davet aldığı Almanya’nın Münster Wilhelm Üniversitesi’ne “İslam Teolojisi” dersleri okutmak için giderken; “Artık gidelim… Yerli ve milli tımarhanede herkese ruh sağlığı dilerim”, demişti…

Özetçe Yoldaşlar; Türkiye ve Halkı bu hallerde olduğu için Fesli Deli Kadir’ler ve onun çömezleri 19 yıldan beri saltanatlarını sürdürebiliyorlar…

Aslında böylelerine, Mahalle Muhtarlığı bile olsa, bir kamu görevi yaptırmamak gerekir. Zaten bunların tamamı, Anayasa ve TCK dışına düşmüş, tepeden tırnağa suça batmış hain Amerikan devşirmesi oyunbazlardır… Bunların onlarca kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılması gerekir, işledikleri ağır suçlar göz önüne alındığında…

Eee, onların olduğu günler de gelecek be! Kesinkes gelecek hem de…

İkinci Kuvayimilliye Savaşı’mız da zaferle sonuçlanacaktır…

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

20 Mart 2021

Nurullah Ankut

HKP Genel Başkanı