Maden İşçilerimizi ve Orduyu deprem bölgesine gönderin de göçük altındaki on binlerce insanımız halk düşmanlığınız yüzünden ölüp gitmesin!

07.02.2023
326
A+
A-

Ülen ABD devşirmesi halk düşmanları!

10 şehrimizde yüz binlerce insanımız yıkıntılar altında ölümü bekliyor; sizler seyrediyorsunuz sadece. Bir de utanıp sıkılmadan Ömer Çelik’inize açıklama yaptırıyorsunuz; “Cumhur İttifakı her alanda duruma hâkim”, diye.

Namuslu insanlarımız feryat ediyor. Depremin üzerinden 30-40 saat geçmiş, siz ne Hatay’a zerre miktarda olsun yardım eli uzatabilmişsiniz ne Pazarcık’a ne Elbistan’a ne Maraş’a ne Malatya’ya ne de Adıyaman’a…

İnsanlarımızı sadece bölgede genelde ekside seyreden soğuk vurup öldürmüyor, asıl elbirliği ve işbirliği ettiğiniz hırsız, vurguncu, halk düşmanı müteahhitlerinizin yaptığı çürük binalar öldürüyor…

Sizin zaten bırakalım öylesine 10-15 milyon insanımızı vuran ve on binlerce binayı yerle bir eden depremin hakkından gelmenizi, 6 Şubat 2019 tarihinde İstanbul Kartal’daki Yeşilyurt Apartmanının çökmesiyle sonuçlanan ve 21 can kaybına sebep olan enkazı bile kaldırmanız 2 günü bulmuştu.

İzmir’de 30 Ekim 2020 tarihinde, 6.6 büyüklüğünde Seferihisar açıklarında meydana gelen bir depremin yarattığı çok az sayıdaki binanın yıkımından oluşan enkazı bile kaldırmanız yine günleri bulmuştu. Hatırlanacağı gibi bu depremde de 117 insanımız hayatını kaybetmiş, 1053 insanımızsa yaralanmıştı.

Sizin çapınız, kaliteniz bu olunca, elbette ki 7.7 ve 7.6 büyüklüğündeki, 10 ilimizi vuran ve yerle bir eden depremin üstesinden gelmeniz, bilimin emrettiği şekilde insanlarımızın imdadına yetişmeniz, ölü gözünden yaş ummak anlamına gelebilirdi ancak. Sizin bilimle (bu gerek doğa bilimi olsun gerek toplum bilimi olsun), teknolojiyle ilginiz zerre miktarda olsun yoktur. Sizin biricik uzmanlık alanınız, din alıp satarak cahil, bilinçsiz, saf insanlarımızı “Allah’la Aldat”ıp tuzağınıza çekmek, trilyonlarca dolarlık kamu malını aşırıp ülke içinde ülke dışındaki zulalarınızda stoklamak ve bu ihanet ve hırsızlıklar iktidarınızı sürdürebilmek için devşiriciniz, yapımcınız ve yöneticiniz olan Amerikan Emperyalizmine sadakatte bir milim olsun kusur etmemektir.

Şimdi de utanmadan kalkıyorsunuz; “Cumhur İttifakımız deprem alanının her yerinde duruma hâkimdir”, diye açıklamalar yapıyorsunuz. Sizde utanma sıkılma, yüz kızarması diye bir şey yok ki…

Ülen vurguncular, hırsızlar, Amerikan devşirmeleri!

Deprem ansızın gelmedi. Deprem bağıra çağıra geldi. Elbette ki doğa, sizler gibi eline mikrofon alıp sesinin çıktığı kadar bağırmaz, haykırmaz. Kendi dilinden anlayan bilim insanlarının aracılığıyla konuşur. Namuslu Deprem Bilimcimiz Naci Görür, yaptığı açıklamalarda ve attığı tweetlerde bakın nasıl feryat etmiş, bu depremin gelmekte olduğunu ortaya koyarken:

“Bilim Akademisi Üyesi Yer Bilimci Prof. Dr. Naci Görür, 11 Nisan 2022’de Zonguldak’ın Ereğli ilçesi açıklarında 4,4 büyüklüğündeki depremin ardından Doğu Anadolu Fayı’na dikkat çekmişti. Prof. Dr. Naci Görür, Doğu Anadolu Fayının 20’nci yüzyılda hemen hemen hiç deprem üretmediğini belirterek ‘Kuzey Anadolu Fayı o yüzyılda,  bir dizi 7.0 ve 7’ye yakın depremler üretti. Kuzey Anadolu Fayı böyle aktifken Doğu Anadolu Fayı üzerinde bu tür bir aktivite görülmedi. Elazığ Depremi olduğu zaman Elazığ’ın güneybatı yönüne doğru depremin enerji transfer etmesi söz konusu. Doğrultu atımlı faylar, herhangi bir yerde deprem ürettiği zaman, her iki tarafına doğru da stres transfer etmiş olabilir. Doğu Anadolu Fayı üzerinde bundan sonraki depremleri Erkenek, Çelikhan, Kahramanmaraş Türkoğlu yörelerinde olacağını düşünüyorum’ demişti.”

“Yarbaşı-Düziçi/Osmaniye’de 4,2 deprem oldu. Deprem Doğu Anadolu Fay Zonunda. Bu zonun Çelikhan-Erkenek-Maraş kesiminden endişe ediyoruz. Bu kesimi NE [Kuzeydoğu] ucundan 2020 Elazığ depremi yükledi. Bu deprem de küçük de olsa SW [Güneybatı] ucundan zorladı. Bu uçta son deprem 1998 Adana Depremi.”

“Arkadaşlar, çok üzgünüm ama Maraş’ın Pazarcık yöresinde 7,5 büyüklüğünde deprem oldu. Çok büyük bir deprem umarım zaiyatımız az olur. Bu depremin gelmekte olduğunu yer bilimciler olarak söyleye söyleye, yaza yaza dilimizde tüy bitti. Hiç kimse ne diyorsunuz diye tepki bile vermedi” (https://tr.euronews.com/2023/02/06/prof-naci-gorur-depremden-3-gun-once-kahramanmaras-icin-uyarmisti)

Yine tek deprem bilimci değil, bu facianın gelmekte olduğunu haber veren. Başka namuslu bilim insanlarımız da aynı feryadı ediyorlar:

“Sivaslı deprem bilimci, Kahramanmaraş’ı 2 hafta önce uyarmıştı

 “Maden Jeolojisi Yer Bilimleri ve Deprem Uzmanı Serkan İçelli, Kahramanmaraş’ta yaşanan 7.7 büyüklüğündeki depremi haftalar önce sosyal medya hesabında paylaşarak uyarılarda bulunmuştu.

“Merkez üssü Kahramanmaraş’ta meydana gelen 7.7 büyüklüğündeki deprem tüm Türkiye’yi yasa boğdu. İçelli paylaşımlarında, ‘0.7 mm kayma hızı olan segment üzerinde biriken deformasyon enerjisinin 3 ile 5 metre arası atım yapması kaçınılmaz olup, yakın bir tarihte 6 mw üzeri bir deprem ile büyük deprem sinyalini verip kendini hatırlatacaktır. Kahramanmaraş ve çevre il halkına saygıyla duyurulur’ şeklinde ifadelere yer verdi.” (https://www.memleket.com.tr/sivasli-deprem-bilimci-kahramanmarasi-2-hafta-once-uyarmisti-2173847h.htm)

“Jeoloji Yüksek Mühendisi Burhan Daş, 15 Ocak’ta Elazığ’da yaşanan 4,9 büyüklüğündeki depremin ardından uyarıda bulunarak, ‘Çelikhan-Kahramanmaraş hattı üzerinde büyük bir deprem beklediğimizi vurgulamıştık, bu beklentimiz halen devam etmekte’ ifadelerine yer vermişti.” (https://www.sondakika23.com/deprem-uzmani-15-ocak-ta-uyarmisti/110569/)

Bir diğer namuslu bilim insanımız Övgün Ahmet Ercan da şu değerlendirmeyi yaptı, yaşanan bu facia sonrasında:

“DEPREM TAKDİRİ İLAHİ DEĞİLDİR, TAKDİRİ SİYASİDİR”

“Bilim dışı hurafelere de değinen Ercan, ‘Depremi dış güçler üretti diyenler de var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz’ sorusuna, ‘Deprem yapay üretilemez. İnsanoğlunun böyle bir gücü ve imkânı yoktur’ yanıtını verdi.

“Türkiye’de depremlerin genellikle dine bağlandığına dikkat çeken Ercan, ‘Örneğin, Gölcük depreminden sonra bir imam kalkıp kitap yazmış, ‘7.4’lük deprem sizi terbiye etmeye yetmedi mi’ diye. Bu bir pervasızlıktır. Tanrı elinde sopası olan bir put değildir ancak putlaştırdılar. Endonezya, Bangladeş, Kuzey Hindistan, Pakistan, Afganistan ve maalesef Türkiye’nin dahil olduğu yazgıcı ülkelerde en çok deprem yıkımı olmaktadır. Yazgıcılıkla teselli yaratılıyor, hesap sorulması zihinlerden uzaklaştırılıyor. Sorgulanmayan bir yönetim biçimi varsa onun adı demokrasi değildir. Deprem takdiri ilahi değildir, deprem takdiri siyasidir’ dedi.

 “YOKSULSAN DEPREM FELAKETİ DAHA YAKINDIR”

“Demokrasisi ve ekonomisi gelişmemiş ülkelerde deprem yıkımının daha etkili olduğunu belirten Ercan, ‘Atatürk, ‘Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir’ diyor. Ama bugün o Cumhuriyet’i göremiyoruz. Ne kadar yoksulsan deprem felaketi sana o kadar yakındır. Yoksulluk giderilmedikçe deprem sorunları giderilemez. Kaldı ki, bu ülkede deprem fonunda biriken paralar duble yol için harcandıysa eğer bunu harcayan kişilerin televizyonlara çıkmaya yüzünün olmaması gerekiyor ama çıkıyor’ diye konuştu.” (https://www.sozcu.com.tr/2023/gundem/prof-dr-ahmet-ercan-boyle-bir-deprem-isleyisi-gorulmedi-7582387/)

 Saygıdeğer arkadaşlar;

Halkımız ne yazık ki böylesine ağır bir doğa felaketine, böylesine, bilim ve halk düşmanı bir iktidarın 21 yıldan bu yana sürdürdüğü despotizm koşullarında yakalandı. Bu utanmaz adamlar, 1999 17 Ağustos Gölcük Depremi sonrasında konulan deprem vergileriyle toplanan 88 milyar TL’yi de, cibilliyetleri iktizası, iç edip zimmetlerine geçirdiler. Bu paraların nereye harcandığını soran Ana Muhalefet Liderine ise yine aynı özelliklerinden dolayı çirkefçe saldırarak hakaretler yağdırdılar. Şöyle dediler:

“CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘Deprem vergileri nereye harcandı?’ sözlerini hatırlatan Erdoğan, paraların nereye harcandığına dair hesap vermeyeceklerini söyledi: ‘Önce vekillerle dedik ki, ‘Biz buraya elimizden gelen desteği verelim. Herhangi bir rakam belirlemiyoruz. Kim ne kadar verecekse milletvekili arkadaşlarımız versinler. Bunlar ise yatıyor kalkıyor ‘O parayı nereye, bu parayı nereye harcadınız?’ Harcanması gereken yere harcadık. Bundan sonra da Bay Kemal’e bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok.” (https://siyasihaber9.org/erdogandan-deprem-vergisi-sorusuna-cevap-hesabini-vermeye-zamanimiz-yok-2/)

Yani adam; “Devlet benim. Devlet demek ben demektir. Hiç kimseye de hesap vermem”, diyor.

Böyle diyen bir insan, ortada burjuva anlamda olsun bir devlet bırakmış olabilir mi?

Burjuva hukukçuları bile der ki; devletle çeteyi ayıran şey, devletin Anayasa ve ona dayanan yasalarla yönetiliyor olmasıdır. Bunları ortadan kaldırdınız mı, geriye sadece bu çete örgütlenmesi kalır.

İşte biz de on yıllardan bu yana diyoruz ki; AKP’giller, yasalara uygun bir sermaye partisi bile değildir. AKP’giller, mafyatik, çıkar amaçlı bir suç örgütüdür. Bunlar için kuşa çevirdikleri kendi Anayasalarının da yasaların da hiçbir önemi yoktur.

Ayrıca bu mafyatik suç çetesi Tayyipgiller, meczuplaşmış bir kafa yapısıyla uyguladıkları Suriye politikası sonucunda Türkiye’yi Suriye bataklığına sokmuşlar, 13 milyon civarında Suriyeli, Afgan, Pakistanlı ve Afrikalı kaçkını Türkiye’ye doldurmuşlardır. Bu felaket sebebiyle ülkemiz 250 milyar dolar tutarında bir zarara uğratılmıştır. Eğer bu aşırılan, hırsızlanan ve kaybedilen paralar deprem güvenlikli yapıların inşa edilmesine harcansaydı ve halkımız o güvenli yerleşim yerlerine taşınsaydı, bu sorun bütün Türkiye’de halledilmiş olurdu.

Ve yine AKP kurucularından Ekonomi Profesörü Abdüllatif Şener’in tespitine göre sadece Tayyip ve yakın aile çevresi 300 milyar dolar civarında kamu malını aşırıp zimmetine geçirmişlerdir. Tayyipgiller’in tamamı ise trilyonlarca dolarlık kamu malını iç etmişlerdir. Yine Abdüllatif Şener aktarıyor ki sadece İstanbul’un imar rantı 3 trilyon dolar tutarındadır.

Bu paralar nereye gitti?

AKP’giller adlı bu mafyatik çıkar amaçlı suç örgütünün vurgununa, yağmasına gitti.

Yani demek istediğimiz arkadaşlar; bu paraların çok az miktarı bile deprem için harcansaydı, halkımızın bugün ve yarın bir tekinin bile canı acımazdı. Ve bu acıların hiçbiri yaşanmazdı. Ama hep dediğimiz gibi, bunlar halk düşmanı. Bunların tanrısı Para Tanrısı, Kâbesi Washington, White House. Bunlar, devşiricileri ve sahipleri olan ABD Emperyalist Çakallarıyla birlikte Türkiye’nin başbelası olan haydutlar çetesidir.

Yukarıda da belirttik ya, bunların Anayasaymış, kanunmuş, zerre miktarda olsun umurlarında olmaz. Biz 15 Temmuz sonrası yazdığımız üç ciltlik kitabın adını boşuna “Kanunsuzlar” koymadık.

Namuslu her aydınımız adı gibi bilmektedir ki bu Tayyipgiller, 16 Nisan 2017 Referandumunu kaybetmiştir.

Fakat ne yaptı bunlar?

Oyların sayımına başlandıktan sonra, baktılar ki kaybediyorlar, kendisi de görünüşte bir Yüksek Mahkeme sıfatı taşıyan, bağımsız olması gereken YSK, Tayyip’ten aldığı emri tereddütsüz uygulayarak üzerinde sandık kurulu mührü olmayan 2,5 milyon sahte oyu geçerli saydı. Böylece de Tayyipgiller’in, kaybetmiş oldukları Referandumu onlara kazandırmış oldu.

Yine hepimizin bildiği gibi, Tayyip’in Cumhurbaşkanı adayı olabilme yeterliliğine sahip olmadığını, Diplomasızlığından dolayı böyle bir yeterlilikten yoksun olduğunu herkes bilmektedir. Ama adam, bu hilekârlığını Meclisteki Amerikancı Sahte Muhalefetin çapsızlığından dolayı yedirmiştir, halkımıza.

Yine 17-25 Aralık tapelerindeki milyar dolarlık hırsızlığını da, Kısıklı’daki villalarında istiflediği konteynırlar dolusu dolarlarını, avrolarını da, bakanlarının evlerinde çıkan para sayma makinelerini, dolar dolu ayakkabı kutularını, elbise dolaplarını da olmamışa çevirebilmiştir.

Her şeyi herkes biliyor aslında ama Meclisteki Amerikancı Sahte Muhalefet ne yazık ki bu hırsızlıkların, bu yolsuzlukların, bu hilekârlıkların üzerine gitmiyor. Onlar da Amerika’nın bu ihanet oyununda kendilerine verdiği rolü oynuyor. Zaten TESEV’ci, Sorosçu İbiş Kemal’in Yeni CHP’sinin dışında kalan Meclisteki Amerikancı partilerin tamamının Tayyipgiller’den farklı bir ideolojisi yoktur.

Neyse arkadaşlar… Bunlar derin mevzu, şimdilik geçelim…

Bre halk düşmanı, ahlâksız, Amerikancı düzenbazlar!

Bu tür afetlerde en sıkı ve en bilinçli örgütlenmeye sahip Türkiye Taş Kömürü Madencilerimizi niye an geçirmeden uçaklarla deprem illerine nakletmiyorsunuz?

Bu alınteriyle en zor şartlarda ekmeklerini kazanan fedakâr, yiğit insanlarımızı, göreve hazır olduklarını bildirmelerine rağmen, can kurtarmaları için deprem illerimize niye göndermiyorsunuz?

Halk düşmanlığınızdan, değil mi?..

Sorosçu Kemal’in Yeni CHP’sinin dürüst milletvekilinden biri olan Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz feryat ediyor: “Bir gün süren bütün çabalarımıza rağmen bu madencilerimizin ancak önce 85’ini karayoluyla, sonra da 150’sini havayoluyla deprem bölgesine göndertebildik”, diyor. “Kaldı ki 500 madencimiz, daha depremin ilk anında bile göreve gitmek için hazır ve istekli olduklarını açıklamışlardır”, diyor.

Saygıdeğer arkadaşlar;

Yine hepimizin bildiği gibi Türkiye’de en örgütlü ve en sıkı disiplinli, her an, her alanda ve her yerde hareket koyabilme ve her türlü görevin üstesinden gelebilme gücüne sahip tek örgüt Türk Silahlı Kuvvetleridir. Bu örgütün Fatih Sultan Mehmet’ten ve Barbaros Hayreddin Paşa’dan bu yana bilime, bilince ve deneyime sahip istihkâm gücü vardır. Fransız Araştırmacı yazar Jean Paul Roux’un deyişiyle “2000 yıldır Tarihin her yerinde Türkler vardır.” Ve tabiî Tarihte yer almak için de Eski Dünya’nın üç kıtası üzerinde devamlı savaşmıştır Türk Milleti. Yani her türlü savaş, bilgi, teknik ve deneyimine sahiptir.

Fatih Sultan Mehmet Han, dünyanın en muhkem surları kabul edilen İstanbul Surlarında lağımlar atarak[1] toplarla büyük gedikler açarak ordusunu şehre sokmuş ve şehri alarak “Bizans” denilen Doğu Roma İmparatorluğu’nun varlığına son vermiştir, 29 Mayıs 1453’te.

Akdeniz’i bir Türk Gölü haline getiren Barbaros Hayreddin Paşa da Akdeniz’deki düşmana ait birçok kalenin surlarını yine lağımlar ve gemilerine yerleştirdiği topların atışıyla yıkmış ve oraları ele geçirmiştir.

Böylesine kadim ve güçlü bir geleneğe sahip Türk Ordusu, deprem bölgelerine on binler halinde gönderilse, şu ana kadar geçen sürede bile binlerce can kurtarır ve büyük başarılara imza atmış olurdu.

1999 17 Ağustos Gölcük Depremi sonrasında artık bunak hale geldiği için sağlıklı düşünmekten yoksun kalmış olan dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, çevresindeki düzenbazların etkisinde kalarak onların oyuncağı durumuna düşmüştü. İş kendilerine kalsaydı, muhakkak ki bir sürü yanlış yaparlar ve on binlerce insanımızın daha yok yere ölüp gitmesine sebep olurlardı.

Fakat Türk Silahlı Kuvvetleri, felaketi duyar duymaz anında harekete geçmiş, böyle bir felaket karşısında ne yapılması gerektiğine dair planlarını uygulamaya koymuş ve depremden birkaç saat sonra, anımsadığımıza göre, 34 bin personelini felaketin yaşandığı bölgeye tüm imkân ve kabiliyetleriyle ve tam yetkiyle donatarak seferber etmişti. Bu sayede, aletsel büyüklüğü Kahramanmaraş Pazarcık ve ondan 9 saat sonra oluşan Elbistan depremlerinden az daha küçük-7.4- olmasına rağmen, genelde kaya üzerinde değil de alüvyon topraklı ovalar üzerinde etkili olan bu depremler de büyük yıkım ve tahribata sebep olmuştu. İşte bunun sonucu oluşan can kayıplarının, bizim tespitlerimize göre 35 ila 40 bin sınırında kalması, Ordunun bu ani müdahalesi sayesinde başarılabilmişti. Eğer bugünkü gibi asker fobisi taşıyan bir iktidarın halka ihanet anlamına gelen blokajı o gün de olsaydı, can kayıplarının oranı belki 100 bine bile ulaşabilirdi.

Yukarıda da belirttiğimiz iktidarlar depreme yönelik hiçbir önlem almamış olduklarını ve diğer alanlardaki acziyetlerini gizlemek için can kayıplarını 18 bin olarak açıklamışlardır, ki bu bizce doğru değildir. O günlerde Gölcük Deprem bölgesinin her alanını sokak sokak dolaşarak yaşanan felaketin boyutunu doğrudan gözlemlemiştik.

Tayyipgiller iktidarı, bildiğimiz gibi, oldum olası Türk Ordusu’na düşmandır. Çünkü o, Kuvayimilliye’ye, Antiemperyalist Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mıza, onun komutanlarına, Mustafa Kemal’e, İnönü’ye ve Silah Arkadaşlarına da düşmandır. O zaferimiz üzerine inşa edilen Laik Cumhuriyet’e de düşmandır.

Şunlara bakın ya…

Fesli Deli Kadir nam bir tımarhane kaçkını “Keşke Yunan galip gelseydi” diyor, Kaçak Saraylı Despot Tayyip de ona “hocam” diyerek hürmetlerini, saygılarını sunuyor. Yine Tayyipgiller’in Din İşleri Şefi Ali Erbaş, onu ziyaret edip Diyanet Vakfı’nın yayımladığı ansiklopedi setini hediye ediyor.

Hem de ne zaman?

9 Kasım’da. Yani 10 Kasım’dan bir gün önce…

Bunların FETÖ’sü, Tayyipgiller’le el ele vererek CIA’nın projelendirip yönetmenliğini yaptığı “Ergenekon” saldırısını gerçekleştirdi, bildiğimiz gibi, Haziran 2007’de. Bu saldırı sonucunda, Amerika’nın NATO’sunun ve Avrupa Birliği Emperyalistlerinin “Yeni Sevr” peşinde koştuklarını ve bunun hazırlığı içinde olduklarını yani bunların, bu Batılı Emperyalist Haydutların Türkiye’nin en tehlikeli düşmanları olduğunu sezmeye başlayan Türk Ordusu’nun en ayık, en namuslu ve en Kuvayimilliye-Mustafa Kemal Geleneğine sahip 500 civarındaki askerini ve üniversitelerimizin namuslu bilim insanlarını, gazetecileri, aydınları toplayıp Silivri Zindanına doldurdular. Ve orada yıllarca yatırıp sonunda da ağırlaştırılmış müebbet, müebbet ve 10-15-20 yılı bulan ağır hapis cezalarına mahkûm ettiler.

Bununla yetinmediler. 15 Temmuz 2016’daki FETÖ’yle Tayyipgiller arasında geçen Ganimet Paylaşım Savaşı sonrasında CIA tarafından galip getirilen Tayyipgiller, Türk Ordusu’nu kurt dalamış keçi sürüsüne döndürdüler. Askeri okullarını, askeri hastanelerini kapattılar, örgütlenmesini bozdular. Kuvvet Komutanlıklarını Genelkurmay’dan alıp Tayyipgiller’in bakanlıklarına bağladılar. Genelkurmay’ı da Hulusi’ye havale ettiler. Jandarmayı yine damardan Tayyipçi Arif Çetin’e havale ettiler.

Hatırlanacaktır; Tayyip, bir süre önce generaller karşısında yaptığı bir konuşmada muhalefete saydırdı, bilindik üslubuyla. Ve hazindir ki Hulusi’nin bu generalleri ağızları kulaklarında alkışladılar Tayyip’i.

Ama işte bütün bunlara rağmen, Tayyip ve avanesi hâlâ Türk Silahlı Kuvvetlerinden ürküyor. Hadi generalleri kendimize bağladık ama daha alt kesimlerde Kuvayimilliyeci, Mustafa Kemalci ve onların geleneğine bağlı askerler olabilir, diye düşünüyorlar. Ve ondan korkuyorlar. Öyle olduğu için de Orduyu şu günlerde bile, yüz binlerce insanımız yıkıntılar ve eksi derecelerde seyreden dondurucu soğuk altında santim santim ölüme yaklaşırken, bu insanlarımızın derdine derman olmak için, onları ölümün elinden çekip almak için afet alanına sürmüyor.

26 Mart 1970’te Kütahya Gezdiz’de gerçekleşen 7.6 büyüklüğündeki deprem de Gediz merkezde ve köylerinde büyük tahribata yol açmıştı. O günler, 27 Mayıs Politik Devrimi’nin rüzgarının etkisinin ve gücünün sürdüğü yıllara aitti. Bu sebeple bir komando birliği hemen bölgeye intikal ettirilmiş ve yıkımın yarattığı tahribatın en aza indirilmesi için yapılması gerekenlerin tamamını yapmıştı.

Deprem akşam saatlerinde olmuştu. Biz de İstanbul Dev-Genç bölgesi olarak, İstanbul Dev-Genç’in Edebiyat ve Fen Fakültesi Bölümünü oluşturan gençler olarak hemen o akşamın sabahında yardım toplamaya başlamıştık. Tabiî bölgeye de en kısa sürede intikal etmeyi kararlaştırmıştık. İletişimde olduğumuz İstanbul Üniversitesi başta olmak üzere tüm ilişkilerimiz bu yardıma katılmıştı. 3 bin 100 küsur lira nakit para toplamıştık. Ve ayrıca, toptancılar halinden kavurma, beyaz peynir, zeytin, zeytin yağı, helva, tahin, kuru gıda vb. her türlü gıda maddesini bol miktarda toplayıp biriktirmiştik. Eczacılık Fakültesinde okuyan yoldaşlarımız ilişkide oldukları eczanelerden koliler dolusu ilaç da toplamışlardı. Battaniyeler de vardı, topladığımız yardımlar arasında.

Biz, o günün akşamında iki otobüs dolusu devrimci genç ve topladığımız yardım malzemeleriyle birlikte deprem bölgesine hareket ettik. Hareket etmeden önce, o günün öğle saatlerinde Kızılay’a kan bağışında da bulunduk. O hafta, İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Kurulu, Kızılay’a kan bağışında bulunma kampanyası açmıştı. Yakınımızda olan Çapa’daki Kızılay’dan hemşireler, kan alırken üzerine yatılan sedyeleriyle ve diğer aparatlarıyla birlikte Hukuk Fakültesi koridoruna konumlanmışlardı.  Öğrenci gençliğimizden gönüllüler gelerek burada kan bağışında bulunuyordu. Biz de o koridorun hemen dibinde bulunan Turan Emeksiz Lokantasında yemeğimizi yedikten sonra gelip kan bağışında bulunmuştuk Kızılay’a.

Hava şu günlerde olduğu gibi sertti. Yağmurlu ve karlıydı. Ertesi sabah Gediz’e ulaştık. Ekip komutanı bendim. Tabiî ekibimiz İstanbul Dev-Genç’i temsil ediyordu ve hepimizin kollarında Dev-Genç pazubandı vardı.

Hemen komando birliğiyle tanıştık. Bizi dostça karşıladılar. Konuşlandıkları yerin yanı başına çadırlar kurarak bizim de orada kalmamıza imkân sağladılar. Hemen işbirliğine giriştik. Bazı yoldaşlarımızı enkaz işlerinde görevlendirmek üzere onların komutası altına verdik. Onlar da bize depremden büyük zarar gören köyleri dolaşıp yardım malzemelerimizi dağıtmak, hasta ve yaralıları tedavi etmek için oralara gitmemize imkân veren askeri araç ve şoför tahsis ettiler. Böylece dostça ve sıcak kardeşlik ilişkileri içinde çalışmalarımızı sürdürdük.

Akşamları karargâhımızın içinde yaktığımız kamp ateşinin etrafında toplanıyor, hem günlük değerlendirmelerde bulunuyor hem de siyasi, sosyal, askeri konularda sohbetler ediyorduk. Birliğin komutanı Halit Yarbay ve onun bir altındaki rütbeye sahip olan Yüzbaşı Güner Teleri, devrimcilere sempatiyle bakan, Kuvayimilliye ve Mustafa Kemal Gelenekli askerlerdi. Halit Yarbay, dünyanın en büyük gerilla ustası olarak Başkan Mao’yu ve Che’yi görüyordu. Ve bizlerin cesur, güvenli, kararlı, atak devrimci gençler olmamız talep ve tavsiyesinde bulunuyordu bize.

Güner Yüzbaşı’yla öylesine dost olmuştuk ki dönüşten sonra da mektuplaşmamız isteğinde bulundu benden. Adresini yazıp verdi. Güner Yüzbaşı aynı zamanda dövüş sporlarında da dünya çapında dereceler yapmış bir yakın dövüş ustasıydı. “King” adında çok sevdiği ve iyi eğitimli bir Alman kurt köpeği vardı. Onunla insan gibi konuşur, verdiği komutları yerine getirdiğini bize izletirdi. Dövüş sporlarıyla ve hayvanseverlikle bizim de ilgimiz olduğu için (bizim de her dönem köpeğimiz olmuştur), benzerliklerimiz, ortak noktalarımız ve ortak ilgi alanlarımız vardı, Güner Yüzbaşı’yla. Bu ortaklıklar da yakınlaşmamızı, dostluğumuzu daha da pekiştiriyordu. Ayrılma günü geldiğinde de sabah kahvaltısını birlikte yapmamız teklifinde bulundu ve kahvaltı masasına davet etti bizleri.

Tabiî İstanbul’a döndükten sonra faşist diktatörlüğe gidişe doğru süreç iyice hızlandı. Ve bir yıl sonrasında da 12 Mart Faşist Diktatörlüğü gerçekleşti, bildiğimiz gibi. Bu sebepten biz, Güner Yüzbaşı’yla bir daha haberleşemedik. Ben, onun başına bir şey gelir, endişesiyle ona mektup yazmadım.

Arkadaşlarımızın büyük bölümünü geldiğimiz otobüslerle İstanbul’a gönderdikten sonra kalan 13 kişi olarak, 15 gün kadar köy köy gezdik. Her gün sabah yola çıkıyor, gece dönüyorduk kampımıza. Birkaç gün sonra Karadeniz Teknik Üniversitesinden devrimci gençler de geldi kendi arabalarıyla, hatta üniversitenin, şoförüyle birlikte kendilerine tahsis ettiği özel bir arazi arabasıyla. Ondan sonra onlarla birlikte dolaşmaya başladık köyleri. Hem yardım malzemelerimizi dağıtıyor hem de devrimci propagandamızı yapıp Dev-Genç’in ideolojisini anlatıyorduk köylülerimize. Bizi ilgiyle dinliyordu tamamı. Hiç itiraz edenine rastlamadık. Yani halkımız yerli-yabancı Parababalarının ve onların binbir çeşit gerici örgütlerinin Ortaçağcı afyonuyla zehirlenip zihin hasarına uğratılmamıştı o zamanlar. Hepsi de bize çok samimi ve içten karşılık verdiler.

Askerlerin bizim ve sonradan gelip birkaç gün bizimle birlikte köyleri dolaşan Karadeniz Teknik Üniversitesinden devrimci arkadaşlarımız dışında ne Gediz merkezine ne de köylerine herhangi bir kişi ya da kurum tarafından yapılan bir yardım dağıtımına tanık olmadık. Ne devletin ne de sivilden kişi ve kurumların bu afet bölgesine gelip yardımda bulunanlarını görmedik. Yani halkımız, genelde olduğu gibi kaderiyle baş başa kalmıştı.

Bu sebeple de bizim mütevazı yardımlarımızı büyük bir sevinç ve mutlulukla karşılıyordu, insanlarımız…

Depremin 7’nci ila 10’uncu günü arasında, tam netleştiremediğim bir günde, zamanın Başbakanı Süleyman Demirel geldi Gediz’e. Aynı günde de geri döndü. Tıpkı bugünkü Meclisin iktidarıyla, muhalefetiyle Amerikancı siyasilerinin yaptıkları gibi deprem bölgesinde görüntüsünü verdi ve gitti…

Bu arada yaşadığımız bir enteresan olay da şu oldu:

Biz, sabahları ekip komutanı olan ben en önde olmak üzere tek sıra halinde, Dev-Genç pazubantları kollarımızda, şehirden çıkıyorduk. İşte bu günlerden birinde istihbarat örgütlerinden birinden olduğunu tahmin ettiğim üç kişilik bir ekip, önümüzde bulunan bir bahçe duvarının üzerine çıkarak bizim resimlerimizi çekti. Ben de onlara karşı şu tepkiyi koydum:

“İyi çek. Ve çektiğin resimleri kızlarına da göster!”

Hiç cevap veremediler benim bu sözüm üzerine…

Çadırlarımızın 50 metre kadar ilerisinde, o günlerin Başbakanı Demirel’in Toplum Polisinin de koğuş çadırı vardı. Ben bir gece tuvaletten dönerken, bunlardan birkaçı bize çizik atmak istedi. “Sen kimsin? Nereden gelip nereye gidiyorsun?” sorusunu yöneltti. Oysa beni de yoldaşlarımızı da çok iyi tanıyorlardı. Ben, “Ulan gidin işinize, pislik yapmayın! Benim kim olduğumu adın gibi biliyorsun. Aklınca artistlik mi yapmak istiyorsun bana? Bize sökmez bunlar oğlum!”, dedim ve göğüs göğse geldik. Bu arada yoldaşlarım da sesi duyup çadırlarından çıkarak yanımıza geldiler. Onlardan da çadırlarından çıkıp yanımıza gelenler oldu ve pislik yapan arkadaşlarını alıp götürdüler.  Yani o günler, yukarıda da belirttiğimiz gibi, 27 Mayıs Pollitik Devrimi’nin rüzgarının püfür püfür estiği günlerdi. Ve devrimciler bu denli saygındı, güçlüydü herkesin gözünde.

Bir diğer anımız; bir akşam yine komando birliğinden daha alt düzeydeki gençler bize dağda nasıl hayatta kalınacağını anlattılar detaylıca. Somut örnek babından da o gün yakalayıp kesmiş oldukları iri bir kaplumbağayı kamp ateşinde kızartarak nasıl yenileceğini gösterdiler.

Yukarıda da söylediğim gibi arkadaşlar; 13 gün dolaştık köylerimizi ve yardım malzemelerimizi dağıttık. Dönüşte 200 küsur lira artmıştı topladığımız paradan. Onu da götürüp şu anda da hayatta olan Dev-Genç İstanbul Bölge Yürütme Kurulu Üyesi Mustafa Zülkadiroğlu’na teslim ettim, İTÜ kantinindeki bir buluşmamızda.

27 Mayıs’ın devrimciler, İşçi Sınıfımız ve halkımız için nasıl büyük faydalar, iyilikler getirdiğini, örgütlenme ve düşünce özgürlüğü önündeki engelleri kaldırdığını ne yazık ki o günleri yaşamamış olan bazı türedi, her şeyi bilirim havasındaki cahil ve bilinçsiz sözde aydınlar; bugün 27 Mayıs’a saldırıyorlar. Onun bir darbe olduğunu iddia ediyorlar. Tıpkı Amerikan devşirmesi, Kuvayimilliye ve Mustafa Kemal-İnönü düşmanı, TESEV’ci ve Sorosçu İbiş Kemal gibi…

Bir sosyal medya kullanıcısı çok haklı olarak şöyle bir tweet atmıştı birkaç ay önce, adını hatırlayamıyorum şimdi. Demişti ki; “50 yıl geriye gidersek 100 yıl ileriye gitmiş oluruz.”

İşte yaşanan süreçleri ve bugünü doğru tespit eden bir insanımızdır bu…

Neyse, geçelim…

Bugün başta Tayyipgiller gelmek üzere ve onu takip eden Sorosdaroğlu Kemal Efendi, onun “Altılı Masa”sı, Amerikancı Burjuva Kürt Hareketi PKK-HDP ve onun yörüngesindeki Emep, ESP, TİP, Kaypakkayacılar vb. Sevrci Soytarı Sahte Sol’un tamamı; Ordu düşmanlığını, asker düşmanlığını ideolojilerinin en başına oturtmuşlardır.

Oysa Usta’mız Kıvılcımlı ve biz ne diyoruz?

Jöntürk Gelenekli, Kuvayimilliye ve Mustafa Kemal Gelenekli Ordu Gençliğimiz; İşçi Sınıfı Devrimimizin Vurucu Gücüdür. Ve devrim aşamasında Ordu da parçalanacak ve Jöntürk Gelenekli Ordu Gençliği, biz Devrimci Parti önderliğindeki devrim güçlerinin yanı başında Vurucu Güç olarak yerini alacaktır. Bu, Türkiye’nin tarihindeki bütün devrimlerde; Tanzimat’ta, Meşrutiyet’te, Birinci Kuvayimilliye’de ve en son 27 Mayıs’ta böyle olmuştur, bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir.

Ordu Gençliğinin Vurucu Güç olarak öne çıkıp gerçekleştirdiği 27 Mayıs Politik Devrimi’yle CIA’nın Ordu Fosillerine yaptırttığı 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Faşist Darbelerini asla birbirine karıştırmamak gerekir. Bu on yıl arayla CIA yönetiminde yapılan faşist darbeler, 27 Mayıs Politik Devrimi’nin getirdiği nispi özgürlük ortamında çığ gibi gelişen devrimci hareketin, devrimci güçlerin ve devrimci kültürün ortadan kaldırılması için yaptırtılmıştır. Demek ki 27 Mayıs’la 12 Mart ve 12 Eylül Faşist Darbeleri, birbirinin 180 derece karşıtıdır.

İşte bu iki faşist darbe, devrimci hareketin önünü tıkadı. Yüz binlerce devrimciyi işkencelerden geçirtip bir bölümünü astırtıp bir bölümünü katlettirdi; Süper NATO’nun, Kontrgerilla’nın parti görünümlü paramiliter gücü MHP’li faşistlere.

İşte Tayyipgiller de, hocası Molla Necmettin ve tüm avanesi dahil olmak üzere hep bu faşist darbelerin ve onların hazırlık sürecinin ürünüdür. Mesela Molla Necmettin’i 1969’da CIA, devrimci gelişimin önünü Ortaçağcı ideolojiyle ve hareketlerle tıkamak için siyaset sahnesine sürmüştür. 1965’te, Amerika’da Kontrgerilla eğitiminden geçen Alparslan Türkeş’e ondan parti kurdurtmuştur. Ve ona “Ülkücü Gençlik” adı altında bizzat Kontrgerilla uzmanlarının eğitiminden geçen faşist cellatlar yetiştirtmiştir. Demek ki CIA, bir yandan milliyetçilik duygularını sömürürken diğer yandan halkımızın din duygularını sömüren Molla Necmettin’lerin, Tayyipgiller’in Ortaçağcı hareketlerine yol vermiş, onları kollayıp geliştirmiştir.

CIA’nın, FETÖ’nün ve Tayyipgiller’in üçlü sacayağı biçiminde projelendirip uygulamaya koydukları “Ergenekon Davası” adlı operasyon da, başta Ordu Gençliği gelmek üzere Ordu içindeki Antiemperyalist Uyanışa adım atan, Amerika’nın ve NATO’sunun Türkiye’nin dostu değil düşmanı olduğunu görmeye başlayan vatansever askerlerin Ordudan tasfiyesini hedeflemiştir. Tabiî bu CIA operasyonunda namuslu bilim insanları, rektörler, akademisyenler ve gazeteciler de hedef alınmıştır.

Tayyipgiller’i de, daha önce defalarca belirttiğimiz gibi, ABD Emperyalist Haydudu devşirip örgütleyip iktidara taşımış ve 21 yıldan bu yana orada tutmuştur. Tayyipgiller de efendisi olan ABD Çakalının BOP çerçevesinde kendisine verdiği her görevi sadakatle yerine  getirmiş, getirmeye devam etmektedir.

Ordudaki ilerici, antiemperyalist güçleri ve geleneği yok etmek için defalarca operasyon çeken CIA ve Tayyipgiller, bugün Hulusi, Arif Çetin vb.lerinin yani damardan Amerikan uşağı olan generallerin yönetimindeki Orduya bile güvenememektedir. “Tamam, Ordunun tepesini tuttum, onlar benim adamlarım ama alt kesimde yani gençlik kesiminde hâlâ Jöntürk gelenekli askerler bulunabilir”, diyerek Ordudan korkmakta, hatta ödü patlamaktadır. İşte bu sebeple de on binlerce insanımızın hayatının kurtarılabileceğinin söz konusu olduğu bir ortam ve durumda bile Orduyu deprem bölgesinde enkaz kaldırma çalışmalarının, arama-kurtarma çalışmalarının içine sokmamaktadır.

İnsan nasıl bu kadar acımasız, duyarsız, insani ve vicdani değerlerden yoksun olabilir yahu…

Daha önce de kaç kez söylediğimiz gibi, arkadaşlar; bu insanlık düşmanı ABD Çakalı, kendine sadakatle hizmet edecek kuklaları seçerken hiç hata yapmıyor. Hep böylelerini seçiyor. Halkına düşman, vatanına düşman, ahlâk ve vicdandan yoksun Dördüncü Tür yaratıkları seçiyor. Dünyanın her yerinde hep böyle seçim yapıyor…

Saygıdeğer arkadaşlar;

İşte CIA’nın, FETÖ’nün ve Tayyipgiller üçlüsünün sürdürdüğü Ergenekon-Balyoz Davası adlı CIA Operasyonunun kurbanlarından biri olan Tümamiral Cem Gürdeniz, bakın ne diyor, şu anki facia karşısında yapılması gerekenler hakkında:

“Kahramanmaraş ve Elbistan’da meydana gelen iki ana deprem D. Anadolu’da 9 saat arayla Hiroşima’ya atılan atom bombasının 60 katı yıkım gücü yaratmıştır. Türkiye doğa ile tarihinin en büyük savaşını yaşıyor. Bu bir savaş halidir. Askeriyle siviliyle milli seferberlik zamanıdır.” (https://www.dokuz8haber.net/emekli-tumamiral-cem-gurdeniz-askeriyle-siviliyle-milli-seferberlik-zamanidir)

“Deprem bölgesi içinde yer alan İskenderun’a amfibi gemilerimizin yanı sıra Anadolu amfibi hücum gemisinin zaman geçmeden hastane ve barınma maksadıyla gönderilmesi düşünülmelidir.

“Deprem bölgesine en yakın liman kenti İskenderun’a amfibi gemilerimizin iş makineleri götürmesi ve harp hastaneleri kurmasının yaraların sarılmasına destek olacağını düşünüyorum.

“İtalyanlar 2010 yılının Ocak ayında Haiti’de meydana gelen depreme en yeni uçak gemisi ITS CAVOUR’u henüz donanmaya teslim etmedikleri halde göndermişlerdi.” (https://www.veryansintv.com/amiral-cem-gurdenizden-kritik-deprem-cagrisi/)

Tabiî akıl için yol bir. Ve tüm halksever namuslu insanlar aynı sonuca varırlar, yapılması gerekenler konusunda. Türk Silahlı Kuvvetlerinin, yıkıntılar altından insanlarımızı en kısa sürede çekip alacak istihkâm birlikleri vardır. Hasta ve yaralıları tedaviye alacak sahra hastanelerini saatler içinde kurabilirler. Yine aynı şekilde açlığın pençesinde kıvranan, bir lokma ekmek bulmakta bile zorlanan insanlarımızı saatler içinde kurabilecekleri sahra mutfaklarında doyurabilirler. Ve bölge insanlarımızı, kuracakları donanımlı sahra çadırlarında barınmaya alabilirler. Eğer bunu yapmalarına izin verilirse on binlerce insanımızın hayatını kurtarabiliriz. Bölge insanlarımızın acılarını bir ölçüde de olsa hafifletebiliriz.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu tür afetler, savaş anında da karşılaşılabilecek ağır durumlar kapsamı içine girer. Bu sebepten, Tayyipgiller’in en İblisçe, en düşmanca saldırıları sonucunda oluşan tahribata rağmen Türk Ordusu bu sorunlarla başa çıkmada hem bilgili, hem bilinçli, hem de deneyimli ve hazırlıklıdır.

Türkiye Taşkömürü Kurumu işçilerimizi ve askerlerimizi böylesine büyük boyutlu bir facia karşısında atıl bırakmak, onların imkân ve kabiliyetlerinden yararlanmamak düpedüz halk düşmanlığıdır; halkımıza ve vatanımıza yapılmış en büyük ihanetlerden biridir. Bu suçu işleyenler, gelecekte hesap vermekten asla kurtulamayacaklardır. Bunun da bilinmesini isteriz…

Türkiye’yi bekleyen benzer bir facia da bilim insanlarımızın öngördükleri ve her geçen gün biraz daha yaklaşarak geliyor, dedikleri büyük İstanbul Depremi’dir. Ki o depremin büyüklüğü bilim insanlarımızın öngörüsüne göre büyük olasılıkla 7.2 ya da 7.4 seviyelerinde olacaktır. Tabiî bu büyüklükteki bir deprem de İstanbul gibi yapı stokunun yüzde 70’inin mühendislik biliminden ve yerbiliminden yoksun olarak yapıldığı ve 20 milyon civarında insanımızın yaşadığı bir şehirde yüz binlerce insanımızın canından olmasına ve yine yüz milyarlarca dolarlık bir maddi yıkıma yol açacaktır. Ki bilim insanlarımız, öngörülen şekilde meydana gelecek bir depremin, 500 bin insanımızın yok yere yıkıntılar altında acı çekerek ölümüne sebep olacağını dile getirmektedirler.

Biz İstanbul’u bekleyen bu büyük felakete karşı feryat ederek İzmir Depremi sonrasında, 6 Kasım 2020’de bir uyarıda bulunmuştuk. Yazımızın girişi şöyleydi: 

“Saygıdeğer Halkımız!

“Cehennemcil bir felaket kapsamında, İstanbul merkezli Marmara Depremi birkaç on yıl içinde geliyorum, diyor. O zaman yüz binlerce yerleşim yeri yıkılacak. Kum tepecikleri oluşturacak biçimde yerle bir olacak. Tahmini beş yüz bin insan hayatını kaybedecek. Belki de daha fazlası…

“Bütün sorumlu yerbilimciler, deprembilimciler bu görüşte birleşmiş durumdadır. Bu bilim insanlarının adlarını ve öngörülerini, bir önceki yazımızda aktarmıştık…

“Ve sen, Saygıdeğer Halkımız; mezbaha-salhane önünde ölüm sırasını bekleyen zavallı çaresiz koyun sürücükleri gibi bekliyorsun, din satıcılarının anlattıkları söylencelerde geçen cehennem zebanilerinin-ifritlerin yaptığı işkenceler kadar acılı ölümün gelip seni bulmasını bekliyorsun. Büyük, akıl almaz bir tevekkül içinde. Kamyoncu mesajlarında belirtildiği gibi; “Kaderimse çekerim…”, diyorsun. Sessiz, dilsiz bir biçimde…” (https://www.hkp.org.tr/insanlarimizi-adim-adim-olume-surukluyorlar/?fbclid=IwAR2BzxQ1f6abNlJ7P6mBn3BMjwkBdl9k9a6idhaN2uOZfovpNxdm-FJ4XJc)

Yazının tamamını okumak isteyenler, yukarıdaki linkten okuyabilirler… Daha öncesinde de bu konuda pek çok uyarıda bulunmuştuk…

Tayyipgiller ne yaptı bu İstanbul Depremi’yle ilgili olarak, arkadaşlar?

Olumlu anlamda hiçbir şey. Ama olumsuz anlamda pek çok şey…

Deprem sonrası kaçabilen insanlarımızın toplanıp hayatta kalacakları 493 afet toplanma bölgesinden 416 tanesi AVM ve rezidansa dönüştürüldü. Yani vurgunun yağlı kuyruğu Tayyip ve ailesine tahsis edilmek üzere yandaş Beşli, Yedili, Dokuzlu Çetelerin yiyimine sunuldu bu toplanma alanları. Hastane ve okullar dahil hiçbir alanda depreme hazırlıklı olma yönünde en ufak olumlu bir iş yapılmadı.

Bunlara ilaveten, çıkarılan imar aflarıyla kaçak, hiçbir mühendislik verisi bulunmayan ve beklenen depremde ayakta kalma ihtimali yok denecek kadar az olan binalara da ruhsat verildi. Onların varlığına göz yumuldu ve sayılarının artması teşvik edildi. Nitekim şu anda bile, daha önce Tayyipgiller’in mahkemesi önünde de söylediğimiz gibi, insanlar, bu kaçak yapıların üzerine teras katlar çıkıyorlar, teras katı bulunanlar onları tam kata çeviriyor ve hatta insanlar garajlarını bile konuta çeviriyor. İstanbul içinde ev kiralarının 5 bin liradan başladığı şartlarda, bilinçsiz insanlarımızın böyle bir yol tutmaları anlaşılabilir. Fakat kamunun böylesi bir afet riski altında olan şehirde buna asla izin vermemesi, mühendislik hizmeti almamış hiçbir konutun kalmaması gerekir. Tüm konut stokunun ilçe ilçe, mahalle mahalle, sokak sokak incelenip gözden geçirilerek riskli yapıların ortadan kaldırılması ve faizsiz, uzun vadeli kredilerle halkımızın sağlıklı konutlar edinmesinin sağlanması gerekir.

Tabiî halkımızı ve vatanımızı 21 yıldan bu yana hiç düşünmemiş olan çıkar amaçlı bu suç makinesinden böyle bir şey beklemek, boş hayaller peşinde koşmak anlamına gelir.

O zaman yapılması gereken en önemli ve en öncelikli görev nedir, arkadaşlar?

Bu halk düşmanı, ABD yapımı mafyatik bir suç örgütünden başka hiçbir şey olmayan AKP’giller iktidarından kurtulmak…

Yoksa ödeyeceğimiz bedeller, çekeceğimiz acılar ve vereceğimiz kayıplar çok büyük olacaktır…

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

7 Şubat 2023

Nurullah Efe Ankut

HKP Genel Başkanı

[1] Lağım:  Savaşta düşman kale veya ordugâhını patlayıcı madde ile havaya uçurmak, mâden ve taş ocaklarında taşları atmak için kazılan dar yer altı yolu, sıçan yolu.

Lağım atmak: Açılan lağıma barut yerleştirip ateşlemek.

İletişime Geç
Merhabalar,
Bize buradan ulaşabilirsiniz