Laik Cumhuriyet Yıkıcısı Kaçak ve de Haram Saraylı…

31.01.2017
190
A+
A-

Laik Cumhuriyet Yıkıcısı Kaçak ve de Haram Saraylı Reis’in kanun peçesi ardına saklanmasına izin vermeyelim, tabiî ki.
Bütün imkânlarımızla “HAYIR”ları çoğaltalım.
Fakat unutmayalım ki sonuç ne çıkarsa çıksın onun suçu sabittir…

Kanun peçesi ardına da gizlenmiş olsa, kendisinin ve patronluk ettiği AKP’giller’le birlikte, başta Anayasayla belirlenmiş olan Laik Cumhuriyet’i yıkmak, yapımcısı ve efendisi olan ABD Emperyalist Haydut devletinin taşeronluğunu etmek, Ortadoğu’da 10 milyon civarında masum Müslüman kardeş insanın katliamlarında suç ortaklığı etmek, savaş suçu işlemek ve 2 trilyon doları aşkın kamu malını aşırıp zimmetlerine geçirmek suçlarını işlemiş oldukları gerçeği asla ortadan kalkmaz.

Ayın ve Güneşin varlığı ne denli gerçekse, Tayyip ve AKP’giller’in işlemiş olduğu bu yüzlerce suç da o denli gerçektir, kesindir.

İşte bu sebepten, biz diyoruz ki; eninde sonunda Kaçak Saraylı’yı, onun AKP’giller’ini ve aynı ihanet oyununda figüran rolü oynayarak ABD’ye hizmetkârlık eden, Meclisteki diğer üç burjuva partisini, gücünü ve yetkisini hukuktan alan, bağımsız bir mahkeme önüne mutlaka çıkaracağız. Ve bunların hesabını soracağız. Bundan kaçışları, kurtuluşları kesinlikle yoktur. Halkımıza sözümüzdür bu.

İşte biz meseleye böyle baktığımız için, bugün gündemdeki en popüler siyasi sorun olan, Tayyip’in “Başkanlık Anayasası” meselesini sadece onun ve avanesinin oynadığı bir madrabazlık, bir düzenbazlık olarak görüyoruz.

O, Anayasayı ortadan kaldırdı. O, Anayasayla oluşturulmuş olan Laik Cumhuriyet’i yıkıp enkaz yığınına döndürdü. Vatana ihanet suçları işledi defalarca. Savaş suçu işledi. Kamu malını aşırıp, yağmalayıp zimmetine geçirdi. Ve yıktığı Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine, hakla hukukla zerrece ilgisi olmayan bir “Hırsızlar İmparatorluğu” kurdu. Şimdi de onu, “Tayyibistan Faşist Din Devleti”ne dönüştürmekle meşguldür.

İşte bu binbir suçundan, kendince kurtulabilmek, kendini sandıktan çıkmış olarak halkımıza yutturabilmek için, bu Başkanlık Anayasası Referandumu oyununu oynamaktadır.

O zaten 15 yıldan bu yana ortalama, kendisinin de itiraf ettiği gibi fiili bir Başkanlık Sistemi, daha da açığı bir diktatörlük kurmuş bulunmaktadır. Şimdiki girişimiyse, o diktatörlüğü yasal bir kılıf içine sokabilme uğraşıdır. Başka da hiçbir şey değil.

Oysa özünde suç oluşturan fiiller, elinizdeki siyasi gücü kullanarak, onları yasal bir kılıf içine büründürebilmek için ne kadar çok “Anayasa”, “yasa” çıkarırsanız çıkarın, sizin suçunuz ortadan kalkmaz, gerçek olmaya devam edip gider.

Yani onları suç olmaktan çıkaramazsınız. Çıkardığınız sözde Anayasa da gerçekte bir Anayasa filan olmaz. Tabiî yasalarınız da hukuka uygun yasalar olmaz. Yani, hukuk dışı kalmaya ebediyyen mahkûmsunuz siz. Gerçek hukuk karşısında suçlarınızın hesabını kesinkes vereceksiniz.

Dikkat ederseniz, arkadaşlar; biz meseleye hep bu açıdan baktık. Çünkü gerçek devrimci bakış budur.

Enteresandır; bizim Tayyip’in bu “Anayasa” oyunu hakkındaki değerlendirmemizi, namuslu bir burjuva hukukçusu akademisyen de, mesleğine saygısı olduğu için, kabul ediyor. Yani o da bizlerle aynı yaklaşımı sergiliyor.

Kendisinden daha önce de aktarımlarda bulunmuştuk bu akademisyenin. Profesör Kemal Gözler’dir, bu hukuk adamı. Konuya ilişkin makalesinden bir bölüm aktaralım:

“Görüldüğü üzere, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifinde önerilen sistem, yasama-yürütme ilişkileri bakımından başkanlık sistemine değil, parlâmenter hükûmet sistemine benzemektedir. Ancak ortada tuhaf bir parlâmenter sistem vardır. Tuhaflık iki bakımdandır: Bir kere, parlâmenter sistemde cumhurbaşkanından başka bir de başbakan bulunur. Oysa önerilen sistemde bir başbakan yoktur. Bu nedenle önerilen sisteme belki “başbakansız parlâmenter sistem” ismi verilebilir. İkinci olarak, teklif edilen sistemde yasama organı ancak üye tamsayısı beşte üç çoğunluğuyla Cumhurbaşkanının görevine son verebilmektedir. Oysa parlâmenter sistemde yasama organı yürütmeyi görevden alması için üye tamsayısının salt çoğunluğu yeterlidir.

“(…)

 “Ne var ki, Anayasa Değişikliği Teklifinde önerilen hükûmet sisteminin ne olduğu sorununun, aslında anayasa hukuku doktrinini oyalayacak bir “çerez” olmaktan daha fazla bir değeri yoktur. Zira 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifinin asıl hedefi, “başkanlık sistemi” veya “Türk tipi başkanlık sistemi” kurmak değil, Türkiye’de bir “kuvvetler birliği sistemi” kurmaktır.

“(…)

“(…) Amaç Cumhurbaşkanı ile TBMM’nin çoğunluğunun aynı siyasî partiden olmasının sağlanmasıdır. Eğer kazara Cumhurbaşkanının partisi, TBMM’de çoğunluk sağlayamazsa, Cumhurbaşkanı, kendi seçimini ve TBMM seçimlerini yenileyerek yasama ve yürütme arasında birliği sağlayacaktır. Hâliyle TBMM’nin de kendi seçimlerini ve Cumhurbaşkanlığı seçimini yenileyerek bu birliği sağlama imkânı vardır. Bu birlik sağlandığında ise, Türkiye’de TBMM’nin Cumhurbaşkanı karşısında bir bağımsızlığı kalmayacak; TBMM onun kontrolü altına girecektir.

“(…)

“İkinci olarak, birden fazla partiden oluşan TBMM’nin birlikte hareket edip, tek başına bir organ olan Cumhurbaşkanını başarısızlığa uğratabileceği iddiası, Türkiye’nin siyasal gerçekliği açısından tutarlı bir iddia değildir. Eğer böyle bir çatışma ihtimali olursa, bu çatışmadan Cumhurbaşkanı galip çıkar. Nitekim Türkiye’de 7 Haziran 2015 genel seçimleri ile 1 Kasım 2015 genel seçimleri arasında yaşanan benzer bir çatışmadan bilindiği gibi Cumhurbaşkanı galip çıkmıştır. Zira TBMM’de çoğunluğu oluşturan partiler, Cumhurbaşkanı karşısında birlikte hareket edememişlerdir.

“(…)

“Ayrıca belirtmek isterim ki, Anayasa Değişikliği Teklifiyle getirilmek istenen sistemde, gerek Cumhurbaşkanı ile yasama arasındaki ilişkilerde, gerek Cumhurbaşkanı ile yargı arasındaki ilişkilerde, gerekse Cumhurbaşkanı ile idare arasındaki ilişkilerde denge ve denetleme mekanizmaları yoktur. Seçimleri yenileme, Cumhurbaşkanı yardımcılarını ve bakanları atama, üst düzey kamu yöneticilerini atama, Hâkimler ve Savcılar Kuruluna üye atama gibi Cumhurbaşkanına verilen yetkiler şartsız ve sınırsız bir şekilde, herhangi bir denetime tâbi olmaksızın verilmektedir. Bu şekilde bir yetki verme örneği çağdaş demokrasilerde yoktur. Sık sık örnek olarak zikredilen Amerika Birleşik Devletlerinde dahi Başkanın yüksek kamu görevlilerini ve yüksek hâkimleri atama yetkisi Senatonun onayına tâbidir.  

“Görüldüğü gibi 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, kuvvetler ayrılığı teorisinden uzaklaşmakta ve bir kuvvetler birliği sistemi kurmaya çalışmaktadır. Teklif edilen sistemde sadece yasama organı değil, yargı organı da Cumhurbaşkanının kontrolü altına sokulmaktadır.

“(…)

“Bu konuda Montesquieu’nün yazdıklarını özetlemeden olduğu gibi verelim. 1748 yılında yayınlanan “Kanunların Ruhu (De l’esprit des lois)” isimli eserinde Montesquieu şöyle diyor:

“Eğer aynı idarenin kişilik veya yapısında, yasama erki yürütme erkiyle birleşmişse, hiçbir şekilde hürriyet yoktur. Çünkü aynı monarkın veya aynı senatonun, zalimce yürütmek için zalimce kanunlar yapmasından korkulur.

“Yargı erki de, yasama ve yürütme erklerinden ayrılmış değilse gene hürriyet yoktur. Eğer bu erk, yasama erkiyle birleşirse, vatandaşların hayat ve hürriyetleri üzerindeki idare, keyfe kalmış bir idare olur. Çünkü yargıç kanun koyucunun durumuna düşer. Şayet yargı erki, yürütme erkiyle birleşirse, yargıç korkunç bir zalim kesilir”

“Bu üç erki de aynı kişi veya… kurullar kullanırsa her şey mahvolur. (…)

“Avrupa’nın çoğu krallıklarında hükümet hafifletilmiştir. … Bu üç erkin padişahın kişiliğinde birleştiği Türk ülkesinde ise korkunç bir istibdat hüküm sürer. …

“Bu cumhuriyetlerde bir vatandaş ne durumda bulunur, artık siz düşünün. Aynı idareciler kitlesi, kanunu yürütme yolunda, zaten yine kanun koyucu sıfatıyla kendi kendine verdiği tam bir yetkiye sahiptir; genel emirleriyle devleti silip süpürebilir; ve yargı erki de kendisinde bulunduğu için, özel emirleriyle de herhangi bir vatandaşı mahvedebilir. 

“Orada bütün iktidar, bir bütün halini almıştır; zalim bir hükümdarın varlığını belli eden bir dış emare olmasa dahi, bu olay her an hissedilir.

“Müstebit olmak isteyen hükümdarlar da, bütün idare otoritesini kendi kişiliklerinde birleştirmekle işe başlarlar”.

“Korkulan odur ki, Montesquieu’nün 1748’de “Türk ülkesi” için yazdığı şeyler, 2016’da Türkiye Cumhuriyetinde gerçekleşmek üzeredir.

“(…)

“Önemle belirtmek isterim ki, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin elinde toplandığı kişinin kim olduğunun bir önemi yoktur. Bu kişi, bir “bilge kral” veya halk tarafından yüksek bir oy oranıyla seçilmiş bir başkan olsa bile değişen bir şey olmaz. Halk tarafından seçilmiş olması bu kişinin yetkilerini kötüye kullanmayacağı anlamına gelmez. Her kuvvetin doğasında kötüye kullanılma eğilimi vardır. Bundan 129 sene önce Lord Acton’un söylediği gibi “iktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır”. İktidar iktidarla sınırlanır. İktidardakilerin insafıyla değil!

“Kuvvetlerin aynı elde toplandığı bir sistemde kimse güvende değildir. Böyle bir sistemde medenî yaşam tehdit altındadır.”

“(…)

“Kuvvetler ayrılığı teorisi, anayasacılığın en temel ve en eski teorisidir. Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde “anayasa” da olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet, “anayasal devlet” değildir. Bu husus, en güzel, en çarpıcı bir şekilde 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 16’ncı maddesinde şu şekilde ifade edilmiştir: 

“Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa da yoktur.”

“(…)

“Türkiye’de son yıllarda, vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altında olup olmadığı çok tartışmalıdır. Kuvvetler ayrılığı ise, uygulamada varlığı ve etkililiği tartışmalı olsa bile, hiç olmazsa Anayasamıza göre şeklen vardı. 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifiyle artık kuvvetler ayrılığı, sadece fiilen değil, resmen de kaldırılmaktadır. Söz konusu Anayasa Değişikliği Teklifinin gerçek anlamı budur: Fiilen kalkmış olan kuvvetler ayrılığını resmen de kaldırmak!

“10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifi, kabul edilirse, Türkiye’de sadece hükûmet sisteminde bir değişiklik olmayacak; kuvvetler ayrılığı ilkesi de ortadan kalkacaktır. Bu ilkenin ortadan kalkmasıyla, bir yandan Montesquieu’nün söylediği gibi Türkiye’de “hürriyet” de ortadan kalkacaktır. Diğer yandan da, bu ilkenin ortadan kalkmasıyla, 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin beyan ettiği gibi, “anayasa” da ortadan kalkacaktır. Zira yukarıda açıklandığı gibi kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde hürriyet de, anayasa da olmaz.

“Anayasa Değişikliği Teklifi kabul edilirse, şüphesiz içinde pek çok temel hak ve hürriyetin sayıldığı ve başlığı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası” olan “2709 sayılı Kanun” Türkiye’de yürürlükte kalmaya devam edecektir. Ancak bu “Kanun”, gerçek anlamda bir “anayasa” değil; iktidarı sınırlandırmayan, vatandaşların temel hak ve hürriyetlerini devlet karşısında korumayan bir kâğıt parçasından başka bir şey olmayacaktır. Böyle bir kâğıt parçasına, anayasa hukuku literatüründe “görünüşte anayasa (façade constitution)” veya “sahte anayasa (fake constitution)” ve hatta “tuzak anayasa  (trap-constitution)” denmektedir”

“Durum böyleyken, “Türkiye’nin güçlü bir liderliğe ihtiyacı var” gibi söylemlerle, kuvvetler birliği sistemini savunanları ve hatta böyle bir sisteme övgü düzenleri gördükçe şaşırıyor ve dahası korkuyorum. Kuvvetler birliği sistemi, hangi türü olursa olsun, savunulacak ve hele hele övünülecek bir sistem değildir. Kuvvetlerin yasama organında birleştiği kuvvetler birliği sistemine “meclis hükûmeti sistemi” denir ki, bu anti-demokratik bir sistemdir. Kuvvetlerin yürütme organında birleştiği kuvvetler birliği sistemin ise tarihsel olarak eski ve yeni olmak üzere iki şekli vardır. Eski şekline “mutlak monarşi”, yeni şekline ise “diktatörlük” denir. Tereddüdü olanlar, herhangi bir anayasa hukuku kitabında “kuvvetler birliği hükûmet sistemleri” konusuna bakabilirler. Türkiye’de kuvvetler birliğini savunmak, altında bir art niyet yoksa, bir bilgisizlikten başka bir şey değildir.

“Yıllarca üniversitede anayasa hukuku dersi vermiş, anayasa hukuku alanında pek çok kitap ve makale yazmış, hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü içindeyim. Artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda hürriyet”, “elveda demokrasi”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz bulamıyorum.” (http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-v2.htm)

Gördüğümüz gibi, Kemal Gözler meseleyi hukuk açısından netçe ortaya koyuyor. Bizim siyasi söylemle ortaya koyduğumuz gerçekliği aynısıyla benimsiyor, savunuyor; yalnız hukuki söylemle ortaya koyuyor. Yani, bizim siyasi dille anlattığımız gerçekleri, o, hukuki dille anlatıyor.

Demek ki ortada fiili bir diktatörlük var. Diktatör de, başta Anayasa olmak üzere Türkiye’nin tüm yasalarını çiğnemiş, ortadan kaldırmış, Laik Cumhuriyet’i yıkmış, onun yerine bir diktatörlük kurmuştur.

Ortada görülen kanun manun, her şey hikâyedir.

Gerçeklikte yürürlükte olan nedir?

Diktatörün buyrukları…

Bizim 2015 TRT Seçim Konuşmaları’nda belirttiğimiz gibi, “Serbest Genel Seçimler” filan da hikâyedir. Onunla oluşmuş olan Meclis de hikâyedir. Hepsi göstermeliktir, işlevsizdir, kandırmacadır. Gerçek olan, Kaçak Saraylı’nın ve onun AKP’giller’inin Dinci Faşist Diktatörlüğüdür.

Varsayalım ki, Referandumdan “Hayır” çıktı. Bu gerçeklik değişecek midir?

Hayır, kesinlikle. Sadece fiili diktatör, yasa peçesi ardına saklanamayacaktır. Yoksa, diktatörlüğünü aynen sürdürecektir. Adım adım Tayyibistan Faşist Din Devleti’ne gidişini aynen sürdürecektir.

Tabiî ABD’nin Kaçak Saraylı ve avanesine vermiş olduğu, BOP’ta taşeronluk etme görevine de aralıksız devam edecektir. ABD Emperyalist Haydutları ve başta Kaçak Saraylı’nın AKP’giller’i gelmek üzere Meclisteki Dörtlü Çete, adım adım Türkiye’yi Suriyeleştiriyorlar, Yeni Sevr Cehennemine ya da BOP Cehennemine doğru sürükleyip götürüyorlar, bildiğimiz gibi.

Ne yapacaktır, Referandumda kazanamazsa?

Büyük olasılıkla erken seçime gidecektir. O seçimde de ya MHP’yle kesin ittifak edip seçime birlikte giderek, ya da bir şekilde MHP ve HDP’yi baraj altında bırakarak 400 milletvekiline ulaşmayı deneyecektir. Ya da şu anda öngöremediğimiz başka hukuk dışı yollar deneyecektir. Çünkü en ağır suçları onlarca, yüzlerce kez işlemiş olduğunu o da adı gibi biliyor. Daha önceki siyasiler gibi iktidarı kaybedince bir köşeye çekilip emeklilik hayatı süremeyeceğini biliyor. Bir şekilde suçlarının hesabının sorulmaya başlanacağını biliyor. O bakımdan, diktatör, ömür boyu yani hayatta kaldığı sürece diktatörlüğünü sürdürmeyi deneyecektir. Ona mahkûmdur bir anlamda.

Tabiî ki Referandumda “Hayır” çıkarak diktatörün hiç değilse bu seçimde yenilmiş olması çok önemlidir. O, diktatörün bayır aşağı gidiş sürecini başlatabilir. Yani yıkılış sürecini başlatabilir. O bakımdan, bütün gücümüzle ve tüm imkânlarımızla Kaçak Saraylı ve onun AKP’giller’inin bu Referandumdan yenik çıkmasını sağlamaya çalışmalıyız…

Bunun da en önemli yanı, yani en ağırlık vermemiz gereken yan, diktatörün fiilen Laik Cumhuriyet’i yıkıp, Anayasa ve kanunları tarumar edip fiili bir Dinci Diktatörlük kurduğu gerçeğini, vatana ihanet ve savaş suçu dahil, kamu malı hırsızlığı dahil, yüzlerce suçu onlarca, yüzlerce kez işlemiş bulunduğunu, onun ve avanesinin Anayasa ve kanunlar dışına düşmüş bir mücrimler topluluğu olduğunu, kanıtlarıyla-belgeleriyle ortaya koymak ve onu kitlelere anlatmak olmalıdır.

İşte biz, yıllardan bu yana bütün gücümüzle, ara vermeksizin bunu yapıyoruz. 15 Temmuz Ganimet Paylaşım Savaşı sonrası bu mücadelemize daha da hız verdik, görüldüğü, bilindiği gibi.

“Hayır” dövizi ya da rozeti taşıyarak, yalnızca bu işi yaparak amacımıza ulaşamayız. Kaçak Saraylı ve avanesini yenilgiye uğratamayız. Çünkü, biz “Hayır” dövizi taşıyacağız, AKP’giller’in hülooğğ’cuları da “Evet”… Yani kitlelerin kanaatinde, bunun bir yansıması olan sandıklardan çıkacak oylarda pek bir değişim olmayacaktır.

Ha, bu “Hayır” rozeti, dövizi taşımayalım anlamına gelmez tabiî ki.

Peki, ne anlama gelir?

Şu anlama:

Bu döviz taşıma, işin en hafif ve az önem arz eden bölümüdür. Asıl yapmamız gereken, AKP’giller’i ve patronunu, gerçek kimliklerinin tüm yönüyle ortaya koyup, teşhir edip, halka anlatmamızdır.

“Hayır” ya da “Evet”, birer sonuçtur. Sonuca bağlanıp kalamayız. O sonuçları yaratan sebepleri bulup tüm yönleriyle halka gösterip anlatmamız, kavratmamız gerekir. Halkımızın kanaatlerini ancak bu şekilde değiştirebiliriz. Bu değişiklik de dolaysızca oylara yansır.

Demek ki odaklanmamız gereken; sebepleri bulmak, göstermek, anlatmak, kavratmak ve insanları ona ikna etmektir.

Biz bu yazımızda şunu da demiş oluyoruz özetçe; Referandumdan hangi sonuç çıkarsa çıksın, diktatöre ve onun AKP’giller’ine karşı mücadeleyi aynı kararlılıkla sürdürmeye mecburuz.

Bu mücadeleyi Sürdüreceğiz ve en sonunda yeneceğiz onları. Yeneceğiz, Meclisteki ABD işbirlikçisi Dörtlü Çetenin tamamını.

Bu mücadeleye biz, bilindiği gibi, Demokratik Devrimci Mücadelemiz diyoruz. Bunun zaferiyle de, Devrimci Demokratik Halk İktidarı’nı kuracağız, diyoruz.

Kuracağız mutlaka!

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

31 Ocak 2017

Nurullah Ankut
HKP Genel Başkanı