Kuruluşunun 76’ncı Yıldönümünde Bir Aydınlanma Deneyimi: Köy Enstitüleri

17.04.2016
209
A+
A-

Kuruluşunun 76’ncı Yıldönümünde Bir Aydınlanma Deneyimi: Köy Enstitüleri

Birinci Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı sonunda emperyalist planlar bozulmuş, emperyalistler bu topraklardan kovulmuş ve emperyalizmle iş tutan Sultan alaşağı edilmiştir. Osmanlı’dan devralınan enkazın altından halkın ekonomik ve sosyal geriliği ve ekonomik bakımdan tasfiye edilemeyen ve binlerce yıldan beri bu topraklara kök salmış Tefeci-Bezirgân Sınıfın kandırmacaları nedeniyle köylünün yüzde seksen oranında okumaz yazmaz olduğu gerçekliği çıkmıştır.

O kızılca kıyamet savaş ortamında ve sonrasında tam sonuçlarına ulaşan bir demokratik devrim yapılmamıştır. Çünkü Birinci Kuvayi Milliye devrimcileri yoksul halk yığınlarını bir ideoloji doğrultusunda örgütleyerek devrim yapmamışlardı. Bu yüzden, gericiliğin temeli sosyal sınıflar dipdiri duruyordu. Toprak devrimi (Demokratik Devrim) yapılamamıştı. Dolayısıyla derebeylik artıkları halk içinde ekonomik ve toplumsal bakımdan güçlü kaldı. Bu yüzden özellikle dini kullanarak ve bayat popülizm (halk dalkavukluğu) yaparak yoksul halk kitlelerini “onlar sizi temsil etmiyor” şeklinde kandırabildiler. Gericilik oldum olası bu tür demagojilere hep sarılmıştır. Örneğin Demokrat Parti’nin “Yeter! Söz Milletin” çıkışı böyledir.

Bugün de aynı ideolojinin temsilcisi AKP’giller aynı şeyi yapmıyor mu? Her fırsatta aynı demagojiyi kullanıyor, Cumhuriyet kurucularını halkın gözünde küçük düşürmeye çalışıyorlar. Kaçak Saray, binlerce koruma, 17-25 Aralık’ta sıfırlanamayan milyar dolarlar, halka edilen küfürler (ananı da al git, Yahudi dölü vb.), Cumhuriyetin kurucu değerlerine ağza alınmayacak sözler ortadadır.

Hikmet Kıvılcımlı Usta’nın vurguladığı gibi; “Derebeyi kalıntılarımız, bütün dişleri ve tırnaklarıyla iliklerimize işlemiş olarak yaşarlar” (Kıvılcımlı, 27 Mayıs) idi.  Birinci Kuvayi Milliye Devrimcileri’nin radikal reformlarının geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesi içeride Anadolu’ya çöreklenmiş Tefeci-Bezirgânlık, dışarıda Emperyalizm tarafından kösteklendi. Şeyh Sait İsyanı olsun, Menemen olayı olsun emperyalist-derebeylik ittifakının ürünüdür. Cumhuriyet Devrimcileri bu tehlikeyi atlattılar. Bu tür oyunları bozmak için girişimlerde de bulundular. Bu girişimlerden birisi de Köy Enstitüleri oldu. Birinci Kuvayi Milliye Devrimcileri’nin halkla bağını kuracak, reformları halka anlatacak nitelikte kuruluşlardı Köy Enstitüleri…

Köy Enstitülerinin Kuruluşu

Kurtuluş Savaşı sonrasında ülkede okuryazar sayısı % 5’in altındadır. Ve nüfusun da % 80’den fazlası köylerde yaşamaktadır. Bu büyük köylü kitlesine ulaşabilmeyi amaçlamıştır Birinci Kuvayi Milliye Devrimcileri.

İşte yapılan bu çalışmalar içinde belki de en önemlisi Köy Enstitüleri olmuştur.

Aydınlanma kurumları olan bu enstitülerin kuruluş kanunu ise 17 Nisan 1940’da yayımlanır. Kanunun 1. ve 3. maddelerinde şöyle denilir:

“Madde 1- Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde, Maarif Vekilliğince köy enstitüleri açılır.

“Madde 3- Enstitülere tam devreli köy ilkokullarını bitirmiş sıhhatli ve müstaid [yetenekli] köylü çocuklar seçilerek alınırlar.”

Kanunda eğitimin en az 5 yıl olduğu da vurgulanır.

Gerçi kuruluş Nisan 1940 olsa da, öncesi vardır. Ve Köy Enstitüleri deyince, ilk akla gelen isim İsmail Hakkı Tonguç’tur. Tonguç, 1935’de İlköğretim Genel Müdürlüğü görevine vekâleten atanmıştı. Tonguç Köy Enstitülerinin amacı 1948’de şöyle tanımlamıştı:

“Köy Öğretmenleri ile köye lüzumlu diğer meslek erbabını, iş eğitimin ilkelerine uyarak yetiştirmek amacıyla ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde bölge müessesesi olarak açılan, öğrencisi köyden alınan ve yatılı bulunan eğitim kurumu”

1935 yılına gelindiğinde ülke nüfusunun yüzde sekseninin yaşadığı köylerde okul sayısı yok denecek kadar azdır. Bu okullarla kentlerden bulunup gönderilen az sayıda öğretmen de köylerde tutunamamakta ve başarılı olamamaktadır. Köy insanının eğitim gereksinmesi sadece okuryazarlıkla sınırlı değildir; bulaşıcı hastalıklarla savaşamamakta, üretimini ilkel yöntemlerle yapmaktadır. Birinci Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’nın ağır yükünü çeken köylüler, henüz demokrasiyi yaşatacak cumhuriyet yurttaşı niteliğine kavuşamamıştır. Asıl önemlisi, 1930-1940 yılları arasında köye hizmet götürmek çok zordur. Cumhuriyetle birlikte girişilen köye hizmet çabaları istenen sonucu verememiştir. Başarı için köylünün dilinden anlayan yeni bir aydın tipine gereksinme vardır. Bu da köylünün kendi içinden çıkarılabilecektir. İşin bu püf noktasını iyi yakalayan ve kendisi de bir köylü çocuğu olan büyük eğitimci İsmail Hakkı Tonguç, Köy Enstitüsü sisteminin hem kuramcısı hem de kurucusu olacaktır. Onu Mustafa Kemal Atatürk’ün eski kurmaylarından Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan göreve getirmiş, sonraki bakan Hasan Ali Yücel de onun bu girişimlerine sahip çıkmıştır.

Kendisinin şu görüşleri köy sorununa ve köylünün kurtuluşuna bakış açısını yansıtmaktadır:

“Köy meselesi bazılarının zannettikleri gibi mihaniki surette köy kalkınması değil, manalı ve şuurlu bir şekilde köyün içten canlandırılmasıdır. Köy insanı öylesine canlandırılmalı ve şuurlandırılmalıdır ki, onu hiçbir kuvvet yalnız kendi hesabına ve insafsızca istismar etmesin. Ona esir ve uşak muamelesi yapamasın. Köylüler şuursuz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da her vatandaş gibi, her zaman haklarına kavuşabilsinler. Köy meselesi bu demektir. (Köy Enstitüleri Toplu Bakış, Dr. Niyazi ALTUNYA)

İlk kez 1936’da geçici olarak açılan eğitmen kurslarıyla kısa süreli bir eğitimle köy eğitmenleri yetiştirilmesine başlandı. Bu deneyin olumlu sonuçları görülünce 1937’de yalnız köy çocuklarının alındığı ve köye yönelik bir öğretim programı uygulayacak köy öğretmen okullarının açılması kararlaştırıldı. İlk örnekleri Kızılçullu (İzmir) ile Mahmudiye’de (Eskişehir) kurulan köy öğretmen okullarının sayısı 1938’de üçe (Karaağaç Edirne), 1939’da dörde (Gölköy Kastamonu) yükseldi. 1939’da toplanan 1. Eğitim Şûrası bu uygulamanın daha da geliştirilip yaygınlaştırılması yolunda bir karar alınca, üç yıllık denemenin sonuçlarından da yararlanarak köylerin gereksinimleri ve köy öğretmeninin nitelikleri ayrıntılı olarak belirlendi ve 1940’ta çıkarılan bir yasayla köy enstitülerinin kurulmasına başlandı. 20 bölgeye ayrılan ülkede her bölge için bir enstitü kurulması öngörülmüştür. Daha önce açılan köy öğretmen okulları da köy enstitüsüne dönüştürülmüş ve hızla yenilerinin kurulmasına başlanmıştır.

1941’de 14’e varan enstitü sayısı 1946’da 20’ye, 1948’de de 21’e ulaştı. 1942’de Köy Enstitülerine öğretmen yetiştirmek amacıyla Ankara Hasanoğlan’da bir de Yüksek Köy Enstitüsü inşa edilmiştir. Öğrenim süresi beş yıl olan köy enstitülerine beş yıllık köy ilkokullarını bitiren kız ve erkek öğrenciler seçilerek alınmış, bunun yanında üç yıllık köy ilkokullarını bitirenler arasından başarılı görülenler de iki yıllık hazırlık öğreniminden sonra enstitülere kabul edilmişlerdir.

Köy Enstitülerinde Eğitim Programları ve Eğitimin Niteliği

Eğitim programında  “kültür dersleri” kapsamında verilen klasik dersler ve öğretmenlik bilgisi ile ziraat ekonomisi ve kooperatifçilik yanı sıra, “Ziraat Ders ve Çalışmaları” kapsamında tarla ve bahçe ziraatı, fidancılık-meyvecilik ve sebzecilik bilgisi, sanayi bitkileri ziraatı, zooteknik, kümes hayvanları bilgisi, arıcılık, ipek böcekçiliği, balıkçılık ve su ürünleri bilgisi, ziraat sanatları; “Teknik Dersler ve Çalışmaları” kapsamındaysa köy demirciliği, köy dülgerliği, köy yapıcılığı, kızlar için köy elsanatları (biçki-dikiş-nakış, örücülük ve dokumacılık, ziraat sanatları) dersleri yer alır. Kültür dersleri tüm eğitimin yarısını, ziraat ve teknik dersleri ise her biri toplam sürenin dörtte birini oluşturur.

Eğitimde iş – üretim kadar edebiyat ve güzel sanatlara da önem verilir. Öğrencilere kazandırılacak beceri ve alışkanlıklar başlığı altında, bisiklet ve motosiklet kullanma, yüzme, ata binme, dağa tırmanma, sandal, yelken, motorlu deniz araçları kullanma, mandolin, ağız armoniği, flüt gibi bir müzik aletini çalma, yerel ve ulusal oyunları oynama, radyo ve gramofondan müzik parçaları dinleme yer almaktaydı.   Programlarda yer alan kültürel etkinlikler; köy hayatını konu edinen kitaplar başta olmak üzere öğrencilerin bilgilerini arttırıcı nitelikte yayınları içeren kütüphane oluşturulmasını, her Enstitünün bulunduğu yerin coğrafi ve tarihi özelliklerine göre, etnografik, jeolojik ve tarımsal değer taşıyan eşya ile “yurt müzesi” kurulmasını, öğrencilerin öğretmenlerle birlikte görev aldığı eğlenti ve müsamerelerin düzenlenmesini kapsıyordu.

Öğrencilere dünya klasiklerinin tercümeleri okutulur. Her köy enstitülü öğrenci bir müzik aletini çalabilecek şekilde eğitilir. Folklorik eğitim de özellikle vurgulanmalıdır. (Bir de bugün halk oyunlarını zina sayan anlayışı düşünün. 21. yüzyıldayız. Sizce 1940’lardan ileriye mi geriye mi gitmişiz?)

Ayrıca eğitim ve öğretimde doğaya uygunluk, kendi kendini yönetme ve kendi kendine çalışma ilkeleri temel alınıyordu.

Bir Çin atasözü şöyle der:

Duyarım unuturum

Görürüm hatırlarım

Yaparım öğrenirim

Bu atasözünde de belirtildiği gibi, öğrenmenin vazgeçilmez elemanı uygulamadır. Zaten teori-pratik birliği yaşamın her alanında kendini dayatır. Teorisiz pratik, pratiksiz teori olmaz. Bu eğitim için de böyledir. Köy enstitülerinde eğitim uygulama içinde eğitimdir. Skolastik, ezberci medrese eğitiminin aşıldığı bir eğitimdir.

Birinci Kuvayi Milliye Devrimcileri, bu doğruyu Sovyet eğitim sisteminden esinlenerek ve yaşamın gerçeklerinden hareketle geliştirmiş olsalar gerek. Çünkü o dönemde Sovyetler Birliği-Türkiye ilişkileri çok yakındır. İki ülke arasında ekonomik ve kültürel işbirliği sıkıdır. Sovyet etkisi beş yıllık planlarda, sanayi yatırımlarında, Sovyet silahlarının alımında kendini göstermektedir. Bu Batı basınına da yansır. Mayıs 1936’da bir Alman gazetesinde şunlar yazılır:

“Türkiye’nin maddi konularda Sovyet Rusya’dan neler almakta olduğu dikkatli bir gözlemcinin gözünden kaçmaz. Bu bakımdan her şeyden önce 1 numaralı beş yıllık plan belirtilmeye değer. Sovyet uzmanlarının sıkı bir işbirliği ile bu planın temelleri kurulmuş ve Rusya, en yakın bir örnek olarak alınmıştır. Çünkü orada da sanayi fabrikalarını hiç yoktan meydana getirmek gerekmişti. Şimdi de ikinci ekonomik beş yıllık plan üzerinde çalışılmaktadır. Sovyetler, bu plan işinde canlı bir ilgi göstermektedirler. Her iki devlette de, bu ekonomik planlı çalışmadan maksat, ilk önce askeri kudret ve takati artırmaktır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin savaş sanayii, dost Türkiye’ye daima pek elverişli ödeme koşullarıyla savaş teçhizat ve malzemesi vermiştir. Bu konudaki kolaylıklarda Sovyetler o ölçüde ileri gitmişlerdir ki, böylece Türkiye’nin Rusya’dan aldıklarına siyasal armağanlar denilebilir.” (Aktaran: Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Cilt 4, s. 1402)

Eğitimin de Kurtuluş Savaşı günlerinden beri süren bu sıcak ilişkilerden etkilenmesi kaçınılmazdır. Nitekim, eğitimciler Sovyet eğitim sistemini görmek üzere sık sık Sovyet Rusya’ya giderler, Dışişleri Bakanlığı, Moskova Büyükelçiliği’ne raporlar düzenletir (D. Avcıoğlu, agy, s. 1400).  Bu raporlardan birinde Moskova Büyükelçisi Zekai Apaydın, Dışişleri Bakanlığı’na “Sovyetlerin Eğitim Alanındaki Çalışmaları” konusunda iki rapor sunar (1939) ve bu raporlar Eğitim Bakanlığı’na aktarılır. Büyükelçi, Sovyetler’de eğitimin sadeleştirildiğini, bizde de sadeleştirilmesi gerektiğini belirtir:

“İlk öğretimi yaşamda işe yarar bir hazırlık haline koymak için biraz da tarıma dair basit bilgiyle donatmak ve bunun için de yedi yıla çıkartmaktan başka çare yoktur…” (Aktaran: D. Avcıoğlu, agy, s. 1401)

Büyükelçi, ayrıca köylerde okul yapımını hızlandırmak için gene Sovyetler’den esinlenerek kapı, pencere, döşeme tahtası, ders sıraları gibi malzemenin standardize edilmesini ve kireç ve çimento ile birlikte bunların da devletçe sağlanmasını, gerisini köylülerin tamamlamasını önerir (D. Avcıooğlu, ay, s. 1401). Bu öneriler Köy Enstitülerinin inşasını andırmaktadır.

Eğitimin içeriği de Sovyetler’den esinlenildiğini doğrular niteliktedir. Eğitim laiktir, kız-erkek ayrımı yoktur, katılımcı ve demokratiktir, çevre duyarlılığı esastır. Asıl önemlisi,  üretim içinde eğitim verilmektedir. Köy Enstitülerinin ilkesi “İş için, iş içinde, işle eğitim”dir. Çünkü Köy Enstitülerinde üretim de yapılır. Üstelik, bu üretim bu topraklarda sınıfsız toplumdan, “insanlığın altın çağı”ndan yadigar imece usulüyle yapılır.  Üretim içinde eğitim, teori-pratik bütünlüğünü sağlar. Köy Enstitülerinde verilen eğitimin teori-pratik bütünlüğü içinde olması gerektiği 1943’te yapılan açıklamada şöyle verilir:

“Gerek Köy Enstitülerinde, gerek köy okullarında talebe ve halkın yetiştirilmesinde… herhangi bir derste hayatla hakiki bağlılıklar temini prensibi üzerinde ısrarla durmak gerekir… Köy işlerinde tecrübeden geçmemiş fikirleri gevelemek, serbest tahrir derslerinde köye uygun olan veya uygun olmayan örneği taklit ederek yazı yazmak ve yazdırmak, Aritmetik, Fizik veya Kimya derslerinde manası anlaşılmayan formül ezberletmek gibi hususlardan yasak gibi sakınılmalıdır.

“(…) Köy Enstitülerinde ve köy okulunda bilgi bir vasıtadır. Bu vasıta öğrencinin zekâsını işletmek, tasarım gücünü uyandırmak, onlara bazı çalışma ve düşünme metotları vermek için kullanılacaktır. Basit bilgi, Köy Enstitüsünü ve köy okulunu saran iş hüviyetine asla denk düşmeyecektir. Köy Enstitülerinde… kabiliyetli …ruhi kudretinde varlık olan ve fikri kudretiyle iş başaran vatandaşlar yetiştirmemiz lazımdır.” (Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu ve İzahname, 1943, s. 96 -111, Aktaran: Niyazi Altunya, Köy Enstitüsü Sistemine TopluBirBakış,http://www.dunya48.com/cumhuriyet/cumhuriyet-ve-bugun/21226-niyazi-altunya-koey-enstitusu-sistemine-toplu-bir-bakis).

Yukarıda da gördüğümüz gibi bu aydınlanma yuvalarının kuruluş amacı ve buralarda verilen eğitimin nitelikleri köylünün sömürülmesinin önlenmesi, kulluktan kurtarılması ve hayvanlık konağından çıkarılması mücadelesinin bir parçasıdır. İsmail Hakkı Tonguç ve Hasan Ali Yücel de böylesine yurtseverce idealleri gerçekleştirmek için bu işi canla başla yerine getirmeye çalışmışlardır. Tabiî özellikle bu nitelikte olan İsmail Hakkı Tonguç gibi bir eğiticinin, bir halk şefinin Ortaçağcı güçler tarafından kabullenilmesi mümkün değildir. Ortaçağ artığı Tefeci-Bezirgân sınıf,  Cumhuriyet Türkiyesi’nde Finans-Kapital ile ittifak kurmuş ve 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren ekonomideki egemenliğini perçinleyen bu gerici ittifak kaçınılmaz olarak üstyapıya da el atmıştır. Çok geçmez, bu topraklarda sömürgenlerin oldum olası kullandığı “din elden gidiyor” ve uçkur peşkir saldırıları başlatılır. “Hür Basın” da buna aracılık eder. Tabiî komünistlik suçlaması bu ikili saldırıyı tamamlar. Köy Enstitüleri “komünist yuvası”dır artık. Özellikle de II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın bitiminden sonra Amerikan Emperyalizmi’nin Türkiye’ye girişi ile birlikte…

Örneğin, köy enstitülülerin kendi imkân ve emekleriyle kurulan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nün müzik binasının çatısı orak-çekice benzetilir. Köy enstitülü öğretmenler komünistlikle suçlanarak tutuklanır. Üstelik Köy Enstitüleri gözden ırak “fuhuş yuvaları”dır. Enstitülerin çöplerinden ceninler çıkar vb. Kız öğrencilerle ilgili spekülasyonların ardı arkası kesilmez.

Yukarıda belirtildiği gibi, gösterilen onca titizliğe rağmen yalanlar sürdürülür, saldırılar gittikçe tırmandırılır. Emin Sazak gibi büyük toprak sahibi politikacılar (Emin Sazak, Eskişehir’de çok büyük araziye sahip bir toprak ağası ve zamanın CHP milletvekilidir) Köy Enstitülüleri  “aşırı yetki verilmiş, kendilerini Atatürk sanan, köylüleri ayartan kişiler” olmakla suçlar. Daha sonra DP milletvekili olan Tevfik İleri ise “Türk’ü ikiye bölmek istediler; bu mukaddes çatı altında toplanan saf dimağlara, patiskadan daha beyaz, tertemiz bu kalplere düşmanlıklar aşılamak istediler… Bunu ancak Moskova yapar… Biz onları bitler gibi birer birer kıracağız diyebilmiştir.”  Tıpkı, günümüzün demagogları AKP’giller gibi…

Bu saldırılar karşısında daha İnönü’nün “Milli Şef” olduğu tek parti döneminde İlköğretim Genel Müdürü Tonguç ve Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel görevden alınırlar (1946). Oysa o İnönü, daha birkaç yıl önce, 1942’de, Köy Enstitüsü sayısının bir yıl sonra 40’a ertesi yılsa 60’a çıkarılmasını tavsiye etmiştir. Şimdi enstitülerin kalbini söküp almaktadır.  Bu bir bakıma Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla eşdeğer bir darbedir. Demagoji, yalan, dolan tutmuştur…

Köy enstitülerine gelen öğrenci sayısı gittikçe azalır; 1944-45 öğretim döneminde 14236 kişiyle doruk yapan öğrenci sayısı sonra gittikçe azalır, 1951-52 döneminde 13173’e düşer. Azalma kız öğrencilerde çok daha çarpıcıdır: 1944-45 döneminde 1475 olan kız öğrenci sayısı 1948’den başlayarak 1000’in altına iner.

Nihayet Finans-Kapital+Tefeci-Bezirgân ittifakının siyasi yansıması DP iktidarı, Köy Enstitülerinin güdükleştirilmiş haline bile 4 yıl dayanabilir ve 27 Ocak 1954’te kapatılma fermanının yayımlarlar… Köy Enstitüleri Destanı böyle son bulur.

Sonuç

Köy enstitüleri, Birinci Kuvayi Milliye Devrimcileri’nin yüz akı reformlardan birisidir. İnönü de bunu vurgulamış,

“Köy Enstitülerini Cumhuriyetin eserleri içinde en kıymetlisi, en sevgilisi sayıyorum”, demiştir. Gerçekten de gerek çıkış noktası, gerekse yetiştirdikleri bakımından övünülecek kuruluşlardır Köy Enstitüleri. Pek çok köy kökenli yurtsever aydın, halk adamı yetişmiştir: Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Ümit Kaftancıoğlu, Mehmet Başaran ve daha birçokları gibi…

Ne var ki, eğitim bir üstyapı kurumudur. Toplumsal yaşamda belirleyici olan üretim ve sınıf ilişkileridir. Gerici Finans-Kapital+Tefeci-Bezirgân ittifakı ve emperyalist baskı karşısında Köy Enstitülerinin dayanması mümkün değildi.

Ancak, Birinci Kuvayi Milliye Devrimcileri’nin bu iyi niyetli, bize has çabalarının küçümsendiği düşünülmesin. Tersine çok büyük bir girişimdir. Keşke daha çok Köy Enstitüsü kurulabilse, keşke daha çok mezun verebilse ve keşke kapatılmasalardı.

Bugün Türkiye’nin köy ve kent nüfusu neredeyse tersine döndü. Zaten gerici iktidarlar tarımı bitirdiler, köy yaşamını güdükleştirdiler. Bu anlamda Köy Enstitüleri bugün eski haliyle kalsalar bile işlevsel olamazlardı. Ancak, biz devrimciler için daima örnek alınacak eşsiz bir eğitim modelidir ve hep saygıyla hatırlanacaktır. Unutulmasın ki devrimciler ilerici adımları her zaman desteklerler. Tıpkı 76 yıldır olduğu gibi. 17.04.2016

Halkçı Eğitim Emekçileri