GEZİ bir gül bahçesiydi, binbir çeşit güzel kokular çıkaran…GEZİ bir yeryüzü cennetiydi.

Saygıdeğer Arkadaşlarım;

Gezi Direnişi’miz ya da Gezi İsyanı’mız; meşruiyetini kaybetmiş, Amerikan yapımı; “Ben bu Anayasa Mahkemesi kararını tanımıyorum ona da uymuyorum”, diyen Anayasa ve kanunlar dışına düşmüş, kriminal bir iktidara karşı halkımızın gösterdiği en meşru, en haklı, en kitlesel eylemimizdi.

Gezi, 15 milyon civarında insanımızın katıldığı ya da gönül verdiği bir gül bahçesiydi, binbir çiçekle dolu, binbir güzel kokuyla dolu.

Halkımız orada, bu Türkiye Cumhuriyeti düşmanı, vatan, millet ve Kuvayimilliye düşmanı bir suç örgütünden başka hiçbir şey olmayan iktidara karşı barışçıl, meşru direniş ve başkaldırı hakkını kullandı. Hiçbir silah kullanmadı. Çıplak ellerinin ve yüreklerinin dışında hiçbir savunma güçleri yoktu.

O meydanda, on günler boyu yerlerde bir tek çöp tanesi bulunmadı. Her sabah gönüllü temizlikçiler tüm Gezi Parkı’nı dolaşarak oradaki çeri çöpü toplayıp tertemiz hale getirirlerdi.

Kadın yoldaşlarımız, analarımız, kardeşlerimiz, evlatlarımız evlerinde kendi elleriyle yaptıkları, pişirdikleri börekleri, çörekleri, katmerleri getirip orada Gezi Direnişçilerine ikram ederlerdi.

Orada gönüllü veterinerlerimiz, bir veteriner kliniği kurmuşlardı. Sokakta yaşayan patili sokak canlarımız getirilip orada hiçbir ücret ödenmeden muayene ve tedavisi yapılabiliyordu.

Yine gönüllü hekimlerimiz, orada rahatsızlanan, gaz fişekleriyle, coplarla yaralanan, biber gazlarıyla zehirlenen insanlarımızı, direnişçi kardeşlerimizi tedavi ediyorlardı. Yani Gezi, on milyonların katıldığı, onlarca şehrimizde yaygınlaşan, onlarca şehrimizde var olan büyük bir komündü.

Orada para geçmezdi.

Orada geçerli olan; sevgi, saygı, kardeşlik, insana, hayvana, doğaya olan sonsuz muhabbet ve güzellikti.

Bu isyancılarımızın, bu direnişçi kardeşlerimizin karşısında kim vardı?

Aynı kriminal Tayyipgiller iktidarı. Masum 8 Gezi Direnişçisi kardeşimizi, gaz fişekleriyle, kurşunlarla, darpla katlettirdiler buyruk verdikleri polislere. Ve biz defalarca aldığımız ağır biber gazlarından dolayı nefessiz kaldık, artık düşüyoruz, bundan sonra bir adım bile atamayız düşüncesiyle ancak zar zor o biber gazı bürümüş ortamdan kendimizi dışarıya atıp nefes alabildik.

Ve Gezi’yi arkadan vuran bir güç vardı değil mi?

O da; Öcalan, Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş çetesinden oluşan ihanet odağıydı. İşte Demirtaş’ın açık videosu hâlâ internet ortamında dolaşıyor. Gezi Direnişi’mizi nasıl arkadan vurduklarını anlatıyor orada hiç utanmadan, sıkılmadan.

***

Videonun çözümü

Selahattin Demirtaş: Yani buradan hükümeti devirecek, darbeye doğru götürecek bir halk hareketi çıkarabilir miyiz? Veya bu halk hareketini buraya kanalize edebilir miyiz diye bir arayış da oldu, olmadı değil. Yani bunu biz sokaktaki gözlemlerimizle, arkadaşlarımızın tespit ettiği bazı şeylerle rahatlıkla ifade edebiliriz. Bu bir spekülasyon değil. Biz bu kısmına şiddetle karşı çıktık.

***

Gezi Direnişi’miz sonrasında Tayyip; korkusundan, zaten hep diyoruz ya tavşan kadar bile yürek taşımaz diye, Kuzey Afrika’ya kaçmıştı.

Yerine kimi bırakmıştı?

Bülent Arınç’ı.

Bülent Arınç, Ahmet Türk’e, bizzat arayarak, teşekkürlerini sundu. Gezi Direnişi’mizi arkadan hançerlediklerinden ve Tayyipgiller’e verdikleri destekten dolayı.

İşte şimdi de kanki oldular yeniden. “Kurtar bizi Öcalan” diye, Kaçak ve de Haram Saray’ın arkadan Bohçalı’sıyla birlikte Tayyip, Öcalan’ın eteklerine sarıldılar ve ona elçiler gönderiyorlar. Tıpkı ünlü Yahudi kıssasındaki Kral Süleyman’la Saba Melikesi Belkıs arasında mektup getirip götüren, haber getirip götüren Hüdhüd Kuşu’nun görevini yapıyor bir ekip.

Kim bunlar?

Pervin Buldan ve pancar motor aksanıyla konuşan ve böylece kendisine eksantrik bir kişilik edinmiş olan sinemacı Sırrı Süreyya ve Gezi’nin arkadan vurucu hainlerinden Ahmet Türk.

Devamlı aşk mektupları getirip götürüyorlar değil mi?

Evet, bunlar neden hem Gezi’de kanki oldular hem şimdi yeniden kankileştiler?

Çünkü bu güçlerin her ikisi de Kuvayimilliye’ye, Türk Ordusu’na, Laik Türkiye Cumhuriyeti’ne ve vatanına düşmandırlar. O sebeptendir bunların sık sık bir araya gelip canciğer olmaları.

Evet, Gezi’de ne kadar haklı olduğumuzu, sonrası yıllarda yaşanan olaylar, kesinkes ispatladı.

İşte halkımız ekmeğinden aşından edildi. 14 bin TL’lik ölüm maaşına mahkûm edildi 16 milyon emeklimiz. Çalışanlarımızın %60’ını oluşturan işçi kardeşlerimiz 22 bin 104 liralık ölüm asgari ücretine mahkûm edildi.

Oysa Kaçak ve de Haram Saray’ın günlük harcaması ne kadar?

Tamı tamına 34 milyon TL.

Ve Gezi’de ne kadar haklı olduğumuz, sokaktaki patili canlarımızı dikkate aldığımızda da ortaya çıkar. Ne yaptı Tayyip?

Bu sahipsiz, çaresiz, garip, yaşamaları ve nesillerini sürdürmeleri sadece bizim gibi vicdanlı, merhametli insanların varlığına kalmış patili canlarımız için Soykırım Yasası çıkardı değil mi?

İşte o günden bu yana, on binlerce sokak canımızı, kalplerine çamaşır suyu enjekte ederek, acımasızca katlediyor bunlar. Ve bunların kadınları bile aynı caniliği yapmaktan kendini alamıyor. İşte Afyon Valisi yayımladığı bir genelgeyle sokak canlarının katledilmesini, yok edilmesini emrediyor il içindeki kamu görevlilerine.

Dedik ya daha önce de, en kötücül ruhlar, bu Tayyipgiller’in kadınlarını, kadınlıklarından arındırmış, kadınlıklarından sıyırmış. Bunların göğüslerindeki sütü zehre kesmiş. Aynı erkekleri gibi, kadınlarında da zerre miktarda vicdan, merhamet, acıma hissi yok. Alayı paraya tapınır, altına tapınır, mala mülke, köşke, koltuğa tapınır.

Ve yine ne kadar haklı olduğumuz, bu Tayyip’in, Kuzey Ormanları’nda, İstanbul’da, milyonlarca ağacı acımadan katlettirmesiyle, Ege’de Mehmet Cengiz’e ve diğer insan sefaletlerine milyonlarca ağacımızı katlettirmesiyle, Kanadalı Maden Şirketine milyonlarca ağacımıza acımadan katlettirmesiyle bir kez daha kanıtlanmıştır. Bunlar Türkiye’nin insanına, hayvanına, doğasına düşmandır. Bunlar iyi olan, güzel olan her şeye düşmandır.

Biz tabiî ki, o Gezi’nin ilk gününden son gününe kadar yer aldık isyancılar arasında. Ve sadece yer almakla kalmadık, olayı tüm bağlantılarıyla birlikte, tarihsel süreci içinde bütün ilişki ve çelişkileriyle birlikte değerlendirdik, tahlilini yaptık ve bunu kitaplaştırdık. İşte kitabımız: “Taksim Gezi İsyanı’ndan Mısır Tahrir İsyanı’na Halklar Ortaçağcılığa Karşı Savaşıyor!”, o yıllarda yayımlandı.

Ve biz ki, Bozkır çocuğuyuz. Yaşadığımız köyde ağaç bulunmazdı, yamaçlarda, dağlarda tek tük alıç ağaçları ve ahlat ağaçları bulunurdu ve onların gölgesinde oturmak ne kadar mutlu ederdi bizi. İşte o yüzden biz aynen Orta Asya’daki Tengri Dinimizin buyurduğu gibi, emrettiği gibi insana da, hayvana da, doğaya da, dağa, ormana, göle de sonsuz saygı besleyen bir yapıya, bir zihniyete, bir düşünceye ve bir yüreğe sahibiz.

Ve biz sadece fetva vermeyiz; işte mahallemizdeki 8-10 ağacı korumak için 17 ay önce mahallemizdeki, tümüyle Tayyipçi olan, hayvan ve doğa düşmanlarına karşı verdiğimiz kavgadan dolayı, o ağaçları korumamızdan dolayı 17 aydır ev hapsindeyiz. Biz bugüne kadar, herhangi bir ağaçtan, incecik bir dal bile kırıp koparamamışızdır bugüne kadar. Sadece birkaç yaprak koparmışızdır o ağaçlardan.

O da ne için biliyor musunuz?

Sokaklarda baktığımız patili canlarımız arabaların çarpıp ezmesiyle ve ağır hastalıklarından dolayı hayatlarını kaybederek dünyaya veda ettikleri zaman onları gömeriz. Ve onların o güzel gözlerine toprak dolmasın diye, yanı başlarında bulunan ağaçlardan yaprak koparır, onların güzel yüzlerini, güzel gözlerini o yeşil güzel yapraklarla örteriz. Onun dışında kutsal bir cana sahipmiş gibi koruruz ağaçlarımızı, doğamızı.

Bu zalimleri Amerika getirip belâ etti başımıza hep söylediğimiz gibi. Ama eninde sonunda bu düşman, milletimize düşman, laik Cumhuriyet’e düşman, Kuvayimilliye’ye, Mustafa Kemal’e, İnönü geleneğine düşman; hayvanımıza, doğamıza düşman bu kötülükler imparatorluğu, eninde sonunda yıkılacak. Bunlar efendileri olan ABD ve AB Emperyalistleriyle birlikte defolup gidecekler ülkemizden.

Kalın sağlıcakla…

29 Ocak 2025