Genel Başkan’ımız Nurullah Efe Ankut’un, 6 Ocak 2023 günü sonsuzluğa uğurladığımız Türkan Bayyar Yoldaş’ın mezarı başında yaptığı konuşma

07.01.2023
33
A+
A-

 

Av. Sait Kıran: Yoldaşlar; biraz önce bütün ömrünü İnsanlığın Kurtuluşu Mücadelesine adamış, son nefesine kadar İnsanlığın Kurtuluş Mücadelesinden bir an bile geri kalmamış, insan olarak geldiği bu dünyada insan olarak gitmeyi başarabilmiş bir Yoldaş’ımızı, Türkan Bayyar Yoldaş’ı, Türkan Abla’mızı sonsuzluğa uğurladık.

O, bedence aramızdan ayrıldı. Fakat Devrimci Mücadelemizde, Halkın Kurtuluş Partisi’nin siperlerinde yaşamaya, Devrimci Mücadelesini sürdürmeye devam edecek.

Şimdi sizi Türkan Bayyar Yoldaş nezdinde İnsanlığın Kurtuluşu Mücadelesinde düşmüş tüm devrim şehitleri için bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum.

Adnan Okur: Selam olsun bizden önce geçene…

Av. Ayça Okur: Selam olsun savaşırken düşene…

Av. Sait Kıran: Anısı mücadelemizde yaşamaya devam edecek.

Şimdi, sözü, Türkan Bayyar Yoldaşı uğurlama konuşmasını yapmak üzere, çok uzun süreden beri kendisini tanıyan, birlikte mücadele ettiği Genel Başkan’ımız Nurullah Efe Ankut’a bırakıyorum.

***

Nurullah Efe Ankut:

Saygı ve sevgi değer yoldaşlarım,

Geçen yüzyılın ilk yarısının önemli düşünür ve yazarlarından Franz Kafka der ki; “Ölümün olduğu dünyada hiçbir şey ciddi olamaz.”

Kafka’nın eserlerine de baktığımız zaman; her şey anlamsızdır, karmakarışıktır, bir kaostur, zaman ve mekân belirsizdir. “Dönüşüm”e bakın, “Ceza Sömürgesi”ne bakın, “Dava”ya bakın, “Şato”ya bakın, nerede, ne zaman geçmiş; belirsizdir. Çünkü hayat öyledir. Bir mantığı, düzeni, kuralı yoktur. Bu dünyaya atılmışız; neden, ne zaman, nasıl, belirsiz…

Yine geçen yüzyılın, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasının en önemli yazar ve düşünürlerinden Samuel Beckett“Godot’yu Beklerken”e bakın. Orada da nerede geçiyor, ne zaman olaylar oluyor, sebep ne, ne bekleniyor; belirsiz. Çünkü her şey bir kaos…

Yine o dönemin ünlü filozofu Albert Camus“Sisifos Efsanesi”ne baktığımız zaman; felsefenin en önemli problemi “İntihar Problemi”, diyor. Yani böylesine anlamsız karmakarışık bir kaos olan dünyada yaşamaya, acı çekmeye değer mi yoksa değmez mi? Yani felsefenin birinci konusu bunu tartışmak ve bir sonuca bağlamak, diyor.

Bu ünlü düşünürler ve yazarlar neden böylesine karamsar ve umutsuz?

Bunların yaşadığı yüzyılda yani geçen yüzyılın ilk yarısında, iki büyük Emperyalist Paylaşım Savaşı olmuştur dünyada. Birinci Emperyalist Dünya Savaşı’nda 20 milyon civarında insan hayatını kaybetmiştir. İkinci Paylaşım Savaşı’nda ise bunun iki katından daha fazla insan hayatını kaybetmiştir, cephelerde ve cephe gerisinde. Avusturya Macaristan İmparatorluğu, Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı İmparatorluğu tarihe karışmıştır, Birinci Paylaşım Savaşı sürecinde. Bu Paylaşım Savaşı’nda bütün Avrupa başkentleri ve önemli şehirleri harabeye dönüşmüştür.

Bu kötümser düşünürler, bu savaşların sebebini ve onlardan gerçek anlamda nihai olarak kurtuluşun yolunu görememiş, bilememişlerdir. Çünkü insanlığın İşçi Sınıfı yanından biricik kurtuluş bilimi olan Marksizm-Leninizme sırtlarını dönmüşlerdir. Kendileri sınıf kökenleri ve karakterleri olarak burjuva düşünürleri olduğu için Markszm-Leninizmi inceleme-öğrenme çabasına bile girişmemişlerdir. E, böyle yapınca da ne doğayı anlayabilirsiniz ne toplumu ne Tarihi ne de bugünü…

Doğa bilimleri dışında kalan bütün bilimleri, genel bir ad altında “Tarih Bilimleri” olarak adlandırıyoruz. İşte bu bilimin de yüce kurucuları ve geliştiricileri Marks, Engels ve Lenin Usta’lardır. Daha sonrasında da bildiğimiz gibi Hikmet Kıvılcımlı Usta’dır. Bu Usta’ların tüm ömürlerini vererek binbir emek ve çabayla üretip ortaya koydukları bu bilimi görmezlikten gelirseniz, onu hafife alıp küçümserseniz ve sırtınızı dönerseniz; hiçbir Tarih olayını gerçekte olduğu gibi anlayamaz, kavrayamazsınız. Her şey size bir kaos olarak, bir saçma olarak ve hiçbir anlam ifade etmeyen bir karanlık olarak görülür. İşte o zaman da kendinizi içine attığınız o karanlık zindandan bir türlü çıkamazsınız, hiçbir çıkış yolu, hiçbir umut, hiçbir çare bulamazsınız.

İnsanların ve toplumların delirdiğine hükmedersiniz. İnsanlar neden böyle deliriyor ve birbirini katlediyor, diye şaşar kalırsınız…

Neyse, bu düşünürleri burada bırakıp geçelim.

İşte az önce imam da fani dünyadan söz etti, boşluğundan, dünyanın geçiciliğinden söz etti. Demek ki Gılgamış’dan bu yana düşünürler, imparatorlar; ölüm varsa her şey boş, gayri ciddi, diyorlar, arkadaşlar.

Ama biz Marksist-Leninistler diyoruz ki; yahu tamam; bu dünyaya atılmışız, fırlatılıp atılmışız. Ama insan olarak bir evrim geçirmişiz, düşünceye sahibiz.

Düşünce, maddenin en inceltilmiş, en yüceltilmiş biçimidir. Madde bitince düşünce de ne olur, ruh da ne olur?

Sona erer…

Nitekim sonunda ne olacağız?

Hepimiz topraktan geldik, toz toprak olup gideceğiz, arkadaşlar.

Ama işte insanlar bunu kabullenemedikleri için ruhu ölümsüz saymışlar. Ölen bedendir, fiziki yapıdır ama ruh ölümsüzdür, demişler. Onun üzerine ilk Pagan Dinler oluşmuş sonra bunlar Sınıflı Topluma geçişle birlikte Tektanrılı Dinlere dönüşmüş, arkadaşlar. Ama bu dinlerin kitaplarına da baktığımız zaman, Pagan Dinlerin çok daha gerisinde, çok daha anlamsız, saçma kural ve mitolojilerle dolu olduğunu görüyoruz, arkadaşlar.

Öyleyse ne yapmalıyız?

Yahu bir hayvan bile dünyaya geldi mi, var oldu mu önce çevresini araştırır. Neresi burası; dağ mı, tepe mi, orman mı, su nerede, yiyecek maddesini nerede bulabilirim, nerede barınabilirim? Anlamaya çalışır yaşadığı çevreyi.

Peki, biz insan olarak, dünyada yaşayan dört milyon küsur canlı türünün evrim olarak en üst basamağına geçmiş insanlar olarak; bu dünyayı, bu evreni araştırmayacak mıyız? Bu toplumu araştırmayacak mıyız?

Araştırmazsak insanlığımızın hiçbir anlamı olmaz. Sureta insan oluruz ama gerçek anlamda insan olamayız biz, insanlığımızın sorumluluğunu yerine getiremeyiz.

O zaman doğayı araştıracağız. Toplumu araştıracağız. Bu dört milyon küsur canlı türü içinde, kendi türüne en çok zarar veren kıyım yapan, zulüm yapan tür, insan türü, arkadaşlar.

Peki insan neden bu kadar kötücülleşti? Neden bu kadar zalimleşti insan?

İşte daha birkaç gün önce tanık olduk, Saray’ın Arkadan Bahçeli’si, Veliaht Prensini bir torbacıya katlettirdi. Ve bu parti milyonlarca oy alıyor. Böyle bir lider, böyle bir parti, kendi Veliaht Prensine bile böylesine acımasızca, puştça pusu kurarak katleden bir parti halka ne verebilir ya? Halka acır mı? Halkı düşünür mü?

Hayır, düşünmez umurunda değil halk, insanlıktan çıkmış çünkü. Onun biat ettiği kişi Tayyip. O da aynı. 15 Temmuz’da dört yüz insan katledilmiş, “Bu bize Allah’ın bir lütfu” diyor ya. Hâlbuki hepsini günler önceden, aylar önceden biliyor, 15 Temmuz’u.

Bak partisinin en büyük propagandistini, partisine adını veren Erol Olçok’u ve oğlunu Boğaz Köprüsü’nde pusuya düşürtüp Sniper’lara öldürtüyor ve Başbakanını, Meclis Başkanını, Milyar Ali’sini de aynı pusuya düşürtüp öldürtmek istiyor. Bunları yazdık, anlattık, arkadaşlar.

Bunlar bu ya… Türkiye bunların elinde. Seksen beş milyon insanın kaderine bunlar hükmediyor. Nedir bu? Neden başımıza geldi? Nasıl oldu? Bu zulümhaneden, bu tımarhaneden nasıl kurtuluruz? Nasıl ülkemizi insanlarımızın mutlu olacağı bir ülke haline getiririz? Dünyayı Emperyalist Paylaşım Savaşlarından ve emperyalistlerin sömürü, talan ve yağma sistemlerinden, saldırılarından nasıl kurtarırız? İnsanlığın baş belası olan bu haydutları dünyadan nasıl defederiz?

Bunları düşünmeyecek miyiz?

Bunun için çabalamayacak mıyız, mücadele etmeyecek miyiz?

Çabalamazsak, mücadele etmezsek insan olamayız. Biraz önce adını saydığım burjuva düşünürleri gibi biz de, “Bu dünya kaos”, deriz geçer gideriz yani. Hâlbuki değil. Dünyayı araştıracağız, doğamızın kanunlarını keşfedeceğiz. Toplumun kanunlarını, gelişim basamaklarını keşfedeceğiz.

İnsan bu kadar niye zalimleşti, niye kötücülleşti, hep kötü müydü?

Hayır, değildi. İnsan, altı bin yıl önce Sümer’de, Sınıflı Topluma geçişle birlikte kötücülleşmeye başladı. Ondan önce dürüsttü, mertti, yiğitti. Yalan, hile, dolap, dümen, düzen bilmezdi. Herkesi kardeş sayardı. Toplumda tüm üyeler birbirine eşitti, sosyal anlamda.

Demek ki bu Sınıflı Toplum insanları ne yapıyor?

Çürütüyor, insanlıktan çıkarıyor. Hep söylerim; para, mal, mülk hırsı, en kuvvetli zehirdir, insanı çürütür, insan olmaktan çıkartır.

O zaman ne yapacağız, arkadaşlar?

İnsanı yeniden insanlığa döndüreceğiz. Altı bin yıl önce kaybettiği; Sümer’de, Mezopotamya’da kaybettiği insanlığını yeniden kazandıracağız insanlığa.

İşte o da nasıl olur?

Devrimle; önce Demokratik Halk Devrimiyle sonra Sosyalist Devrimle olur. Sonra Komünizme geçişle olur. Bunun için mücadele edeceğiz, arkadaşlar.

Ancak bunu yaparsak, insanlığımızın hakkını verebiliriz. Biz insanız, diyebiliriz. Bunu yapmazsak hayvandan daha alt kademedeki, evrimin daha alt düzeylerindeki canlılardan hiçbir farkımız olmaz. Madem insan evrimine ulaştık; hiçbir şey umurumuzda olmayacak. Dürüst, mert, yiğit, fedakâr, güvenilir insanlar olacağız. Kendimiz örnek olacağız ki başka insanları da etkileyebilelim.

Eğitim psikolojisinde çocuklara, “yalan söyleme”, “kimseyi kandırma”, “kötülük yapma” dersek; bunun hiçbir etkisi olmaz. Ama biz döner “yalan söyleme” dersek, yarım saat sonra yalan söylersek, çocuk davranışlarımızı benimser. Demek ki çocuk eğitiminde birinci kural; sözlerin değil, nasihatlerin değil davranışların benimsenmesi ve örnek alınmasıdır.

Öyleyse yiğitçe, mertçe, sonunu düşünmeden kavgaya dalmamız gerekir, arkadaşlar. Ancak o zaman insanlığımızın hakkını verebiliriz. Başka türlü insan olamayız. Kavgayı devamlı yaşadığımız sürece insan kalabiliriz. Kavgadan uzak kalmak, insanlıktan uzak kalmaktır. Kavgadan vazgeçmek, insanlıktan vazgeçmektir. Gerçek İnsan, Komünist İnsandır.

İşte Türkan Yoldaş’ımız da genç bir kızdı karşılaştığımızda. Yine acılı bir şekilde Saadet Yoldaş’ımızı kaybetmiştik. Sonra onun yerine Metin Yoldaş’ımızın yanına Türkan Kardeşimiz geldi. Onu da kardeş gibi gördük, kabul ettik. O da kardeşliğimizi sürdürdü. Yani onu öylesine kardeş olarak benimsemiştim ki ve çoğumuz da öyle benimsedik, onun yanında hani erkekler arasında yapılan sohbetler gibi sohbet edebilirdik yani. Hani insan kadınların yanında başka türlü konuşur; daha saygılı, daha nazik, daha kibar. Nasıl konuşulacağını bilmesi gerekir yani. Ama Türkan öylesine kardeşimiz gibiydi ki… Türkan Kardeş benden… 1947’li mi Metin?

Av. Metin Bayyar:1948’li.

Nurullah Ankut Efe: Benim 1947’li kalmış aklımda, benden üç yaş küçük. Yani kardeş olduğumuzu sayardık. O da beni öylesine severdi ki benim öyle tek kap, sade diyet yemeği gibi, hastanelerde çıkan tek kap yemeği sevdiğimi bilirdi. Her Ankara’ya gelişimizde ilk önce Metin-Türkan Kardeşin evine uğrardık. Belki yüzlerce defa sofrasına oturduk yani. Yemeğimizi yapardı, yine arkasından benim çok sevdiğim, yine çocukluğumdan beri kültürümüz, Yörük kültürünün bir geleneği yoğurt, bir kâse yoğurt getirirdi, tamam. Hemen arkasından çayımız zaten hazır olurdu. Böylesine konuksever bir kardeşimizdi, yoldaşımızdı. O bakımdan kaybı muhakkak ki bize çok acı verdi, arkadaşlar.

Ama acılar insanın ruhunu yağmur suları gibi yıkar, arındırır, temizler. Acı çekmeyen insanın ruhu kirlenir. Hayatın pislikleri her geçen gün kirlendirir. Toz toprak, çamur, leke bulaştırır. Ruh acılarla arınır, temizlenir, pırıl pırıl olur.

Hani şair olarak benimsediğim önderlerden; mesela Marks şair değil, Usta’mız Kıvılcımlı şair değil ama Ho Chi Mihn, Ho Amca şair.

Ne diyor?

 

Pirinç kıvranır durur havanda acıdan,

Sonunda diner acısı, süt gibi ak pak olur

 

Halkımız da aynı havandaki pirinç gibi acı çeke çeke ak pak olur, süt gibi tertemiz, bembeyaz olur, diyor.

Çok doğru, yerinde tespitler yapıyor. Yani acılar arındırır, temizler ruhumuzu ve bizi; daha iyi insan olmamızı sağlar, arkadaşlar.

Ve dünya acılarla dolu. Hani hep takdir ettiğim Agnostik düşünür, şair Ebü-l Ala el-Maarri. Maarra’nın şairi… Düşünürüdür biliyorsunuz, Agnostiktir. Bazen din min umurunda olmaz, Tanrıtanımaz. Bazen, acaba var mı, der, dindar söylemlerde bulunur.

Ne diyor?

 

Sırçadan yapılmışız gibi, parçalar bizi kader.

Ve yapışmaz bir daha asla kırıklarımız.

 

Hayat böyle işte, sevdiklerimiz de parçalar sırçadan yapılmışız gibi, bir parçamızı alır götürür böyle.

Hayatın düzeni, kuralı, kanunu bu, arkadaşlar.

Hayat adil değil bildiğimiz gibi, asla adil değil. Türkan Yoldaş’a, bana, Metin, Mustafa Yoldaş’a hayat aslında cömert davrandı. Bir sürü badirelerden geçtik; kurşun yağmurlarına tutulduk, işkencelerden geçtik ve hayatta kaldık. Ama genç yoldaşlarımız oldu, şehitlerimiz oldu. Çok daha genç kaybettiğimiz arkadaşlar oldu. Necla Kıran Yoldaş oldu. Daha iki sene önce kaybettiğimiz Yoldaş’ımız oldu, Seren Yoldaş’ımız oldu. Yine meme kanserinden kaybettiğimiz, otuz altı yaşında yoldaşımız oldu, arkadaşlar.

Ve benim köyde beş kardeşim, hep anlattım ya işte, çocuk yaşta hepsi de önlenebilir hastalıklardan dolayı doktor yüzü, hastane yüzü, ilaç yüzü görmedikleri için ölüp ölüp gittiler. Kıran artığı tek ben kaldım. Onlar ne kadar şanssız, hayat onlara karşı ne kadar acımasız…

Ama işte o acımasızlığı asgariye indirmek, gerçekten komünist bir toplum kurmakla mümkün olur.

Eğer köyümüzde doğan çocuklar doktora, hastaneye ulaşabilselerdi, hepsi hayatta kalacaklardı. Nitekim Konya’ya göçtük; orada üç kardeşim daha oldu, onların hepsi hayatta. Çünkü hepsi doktora gitti hastalanır hastalanmaz, ilaca kavuştu ve doğumevinde Anacığım doğum yaptı.

Yine bir teyzem, ben hiç yüzünü görmedim. İlk doğumda doğum yaparken çocuğuyla beraber ölüyor. Eğer bir doktor o doğumu yaptırsaydı ölmeyecekti. Demek ki kader de insanların elinde, olabildiğince insancıl hale getirilebiliyor. İşte biz bunun için mücadele ediyoruz.

Hiç değilse insan insana kötülük yapmasın.

Ne diyor Lenin Usta?

“Kapitalist düzende Parababaları, işverenler halkı yük hayvanları gibi görürler”, diyor.

Usta’mız da işte bundan dolayı “Ben insanın hayvan yerine konulmasına isyan ettiğim için sosyalistim”, diyor.

Ben de işte insanların, hayvanların acı çekmesine dayanamadığım için, doğanın katline dayanamadığım için sosyalistim, komünistim. Çünkü acılar insanı boğar.

Metin Yoldaş’ı şimdi çok iyi anlıyorum. İki küçük kardeşimiz ben köyde beş altı yaşlarındayken öldü ve komşular Anacığımın elinden o çocukları almak için uğraştılar. Nasıl sarıldı böyle cesetlerine… Ve ben onları izledim, Anamın arkasında. O yüzden yüreğim inceldi, vicdan, merhametle doldu yani. Acı çeken insan gördüm mü dayanamıyorum.

Türkan Yoldaş’ı bugün kaybetmedik aslında. Metin Yoldaş’ın, Türkan Yoldaş’ın çektiği acıları, Anamın başında da aynı acıları Anamla ben çektiğim için çok iyi biliyorum. Anacığım da söylerdi; “Yavrum iğne deliğinden nefes alıyorum”, derdi. “Doğum sancıları ne ki bu ağrının yanında”, derdi. Ve ben dayanamazdım. Gece üçte, dörtte Konya’yı turlamaya çıkardım. Bacılarım başında dururdu Anamın. Kendimi yorardım iyice, gelirdim. Ondan sonra bir iki saat kadar uyurdum, tekrar Anamın başında olurdum. O acıdan kıvranırdı, ben acıdan kıvranırdım. Yani bu kanser öyle işkenceyle öldürüyor ki insanı…

Usta’mız boşuna demiyor; kalp aslandır, yiğittir, diyor yani. Vurur, küt gidersin. Yani çok güzel bir ölüm.

Biz Birinci Şube işkencesini de tattık. O işkence falan bunun yanında, kanser acılarının yanında ne ki ya… Hiçbir şey değil ya… Tam tersine; orada işkenceciyi yendiğin anda haz da duyarsın. Ama bu o kadar acımasız ağrılar yapar ki, artık ağrı kesiciler filan çare olmaz hale gelir yani.

En son Anam acıdan duramadı, böyle gece dört kişi bir bezin üstüne atarak, dayıoğlunun Skoda kamyonetine atıp Meram yolundaki SSK Hastanesine getirdik. Anam duramıyor yani, nefes alamıyor. İşte orada tüp buldular, oksijen tüpü ve bir de yoğun morfin verdiler. Anam o morfinle uyudu ve bir daha uyanmadı yani. Demek istediğim, böyle acı çekerek öldürür. Türkan Yoldaş’ın bir aydır yaşaması yaşama değildi, işkenceydi, çok yoğun bir işkenceydi yani çok önceden kaybettik.

Ama hayat bu işte arkadaşlar. Birkaç gün önce beni hep arayıp soran halaoğlum vardı, onun ölüm haberini aldım Konya’da. Türkan Yoldaş’ı kaybettik. Yani arka arkaya… O da benden iki yaş büyüktü, halaoğlum da. Yani hayatın kanunu bu…

Önemli olan nedir o zaman?

İnsan olarak bu hayatı yaşayabilmek, arkadaşlar. Yoksa yaşamak şöyle ya da böyle geçer ama…

Pir Sultan ne diyor?

“Bütün götüreceğin üç beş metre bez” diyor Pir Sultan.

Barış Manço bile ne diyor?

“Kimse göçmez bu dünyadan mal ile”, diyor, değil mi?

Bütün götüreceğin beş metrelik bez…

Ama insanlar bunu bilmiyor. İnsanlarda hep söyleyegeldiğim gibi, bir “ölümsüzlük yanılgısı” var. O yüzden takdir ettiğim psikologlar ve psikiyatrılar, bilgisayarlarının ekranına “Memento Mori” diye yazarlar, ekran yüzüne. Her açtıklarında, “ölüm var unutma…” Yani ölümü hep hatırlamak gerekir. Ve ölürken de hiçbir şeyi götüremeyeceğini bilmen gerekir.

Ancak o zaman sen insan olarak yaşamaya gayret edersin. Yoksa mala mülke daldın mı insanlıktan da zıvanadan da çıkarsın. Yani dünyanın en zalim, en kötücül yaratığı haline dönüşürsün.

İşte biz bunun için mücadele ettik, arkadaşlar. Hayatımızı bu davaya, insan olma davasına adadık. Türkan Yoldaş da ne mutlu ki, Komünist inancını toprağa götürebilen insanlardan oldu, böyle bir hayat yaşadı.

O bakımdan hep yaşayacak bizlerin ruhunda. Bizler var oldukça, biz gittiğimizde devrettiğimiz genç yoldaşlarımızın ruhunda, kavgasında hep yaşayacak yoldaşlarımız, arkadaşlar.

Ne mutlu bir ömrü insan olarak, Türkan Yoldaş gibi tamamlayabilenlere, komünist olarak tamamlayabilenlere, Marksist-Leninist inancını toprağa taşıyabilenlere, arkadaşlar.

***

(Slogan: Türkan Yoldaş Ölümsüzdür!)

Av. Sait Kıran: Yoldaşlar, Genel Başkan’ımızın duygularımıza tercüman olan, bize ufuk açan bu konuşması, Türkan Abla’mızı en iyi anlama, anlatma konuşmalarından birisi oldu. Kendisine teşekkür ediyoruz.

Nurullah Efe Ankut: Bilmukabele. Yoldaşlarımıza teşekkür ederim ben de, Türkan Yoldaş’ımıza layık bir töreni organize ettikleri için.

Av. Sait Kıran: Türkiye’nin dört bir tarafından gelen yoldaşlara biz de ayaklarına sağlık, diyoruz.

Yoldaş’ımızı defin törenimiz burada sona ermiştir, hepinize katıldığınız için teşekkür ederiz.

Türkan Bayyar Yoldaş devrimci mücadelemizde, Türkiye’nin her tarafında savaş siperlerimizde yaşamaya devam edecektir.