Ermeni Sorunu

16.08.2012
34
A+
A-
Ermeni Sorunu

Batılı Emperyalistlerin “ŞARK MESELESİ”nin nihaî çözümü olarak hazırladıkları SEVR’in bir parçası olan “ERMENİ SOYKIRIMI” yalanının Türkiye’deki yerli misyonerlerine!

 

İçinizden bazıları, Antiemperyalist Birinci Kurtuluş Savaşı’mızla kurtarılan Türklerin ve Kürtlerin ortak vatanına, Birinci Kuvayimilliye’ye, onun önderi Mustafa Kemal’e, Laikliğe, Türk Tarihine ve Türklüğe düşmanlığı meslek edinmiş, bunu, “Proje”cilik, “Taraf”çılık, “Zaman”cılık, “Cemaat”çilik, “Sivil Toplum”culuk gibi yaftalar altında geçim vasıtası haline getirmiştir. Bunlar Mary Hanım’ın hocası ya da öyle hocaların kurbanları durumundaki kişilerdir. Bunlar için söylenecek bir sözümüz yoktur. İflah olmazlar. Düzelmezler… Çünkü onlarınki bilmezlikten değil, çıkarlarının gereğidir. Onlara ancak Allah yardım edebilir. Bu kesim, küçük bir azınlığınızı oluşturur…

Ezici çoğunluğunuz “zahir demokratlık böyle olur” sanarak bu emperyalist savaş ve talan propagandasını savunmaktadır. Kandırılmıştır bu çoğunluğunuz. İşte onlara sesleniyoruz. Diyoruz ki: İnsansınız… İnsana yaraşan aklını kullanmasıdır. Aklı da doğru kullanabilmek için onu her türden önyargının tutsaklığından kurtarmak gerekir… Özgür kılmak gerekir… Tarihi ya da günümüz olaylarını işte bu özgürleştirilmiş akılla, oldukları gibi yani gerçekte nasılsalar öylece, çarpıtmadan, bozmadan, ekleme ve çıkarmalar yapmadan kavramamız, işlememiz, değerlendirmemiz gerekir. Ancak böyle yaparsak doğru yargılara varabiliriz. Geçmişi ve bugünü doğru görebiliriz, anlayabiliriz, değerlendirebiliriz. Tabiî buradan hareketle de doğru yönelişlerde bulunabiliriz…

 Emperyalistler nihai amaçları için üç halkı birbirine kırdırdı

Türklerle Ermeniler, On Birinci Yüzyılın başlarında, Çağrı Bey’in İran Yaylalarından bu yana geçerek Anadolu’ya yaptığı ilk keşif seferleri sırasında karşılaştı. Sonrasında, bildiğimiz gibi, Anadolu fethedildi. Bu sırada hemen tüm Ermeni Krallıkları, Bizans tarafından yıkılmış, Ermeniler Anadolu ortalarına kadar dağıtılmıştı. Bir iki küçük prenslik kalmıştı, yarı bağımsız durumda. Bizans, Ermeni Halkına etnik ve mezhepsel farklılığından dolayı yoğun bir baskı ve zulüm uygulamaktaydı. Türkler Anadolu’yu fethetmekle Ermeni Halkını, Bizans zulmünden kurtardılar. Onları yaşayışlarında ve inanışlarında serbest bıraktılar. Kiliselerine, dinlerine saygılı davrandılar. Ayrıca da Ermeni Halkını, Anadolu’nun diğer halklarını olduğu gibi, Bizans Derebeylerinin ekonomik zulmünden kurtardılar. Toprağı derebeylerin elinden aldılar, üretmen halkın kullanımına verdiler. Bu nedenlerden dolayı Ermeni Halkı, Türkleri ve onların yönetimini sevdi. İki Halk hemen anlaştı. Ve aralarındaki bu dostluk, 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’ne gelinceye kadar sürdü. Bu harpte Osmanlı yenildi. Ve Balkanlar’da, Kafkaslar’da büyük toprak kayıplarına uğradı. Bundan sonra Rus Çarlığı, İngiltere, Fransa başta gelmek üzere tüm Batılı Emperyalistler, Ermeni Halkını ve Ermeni Burjuvalarını Osmanlı’ya ve onun Müslüman halklarına karşı kışkırttı. Ermeni Burjuvaları bu oyuna geldi. Ve bilindiği gibi ilk Ermeni İsyanı 1894’te Sason’da patlak verdi. Ermeni Burjuvalarının kışkırtıcıları, bölgenin Ermeni köylülerini, o güne dek kardeşçe yaşadıkları Kürt köylülerinin üzerine saldırttı. Gafil avlanan yüzlerce Kürt köylüsü katledildi. Malları yağmalandı, köyleri yakılıp yıkıldı. Bunu onlarca Ermeni İsyanı takip etti. Bu isyanlar İstanbul’da bile görüldü. Osmanlı Bankası işgal edildi. Osmanlı Sultanı İkinci Abdülhamid’e Cuma Selamlığında suikast düzenlendi. İkinci Abdülhamid, şans eseri kurtuldu.

Rus Çarlığı’nın ve Batılı Emperyalistlerin oyununa gelen-kandırılan, kullanılan Ermeni Burjuvaları, nüfusça ancak % 14 küsurunu oluşturdukları topraklarda yani Mersin’le Trabzon’u birleştiren hattın doğusunda kalan tüm Anadolu ve Kürt illeri üzerinde (ki şu anki Türkiye’nin hemen hemen yarısına tekabül etmektedir.) bağımsız bir Ermenistan Devleti kurmak istiyorlardı. Biz nüfusça bu kadar azınlık olmamıza rağmen burada bir devlet kurarsak, buranın ezici çoğunluğunu oluşturan Müslüman Türk, Kürt Halkıyla, diğer azınlıkları oluşturan Laz, Çerkez Halklarıyla, Hıristiyan Rum ve Yahudi Halkı ne olacak, onlar nereye gidecek, diye sormuyorlardı. Hayaller âleminde yaşıyorlardı. Gözlerini akıl almaz bir hırs bürümüştü. Rus Çarlığı ve Batılılar, Osmanlı’yı çökertecek; buraları da bize verecek, diyorlardı. Daha doğrusu öyle sanıyorlardı.

Oysa Batılı Emperyalistlerin amacı bambaşkaydı. Onlar, kendilerinin dışında kimseyi düşünmezler ve sevmezler. Hiçbir halk onların umurunda değildir. Tersine onlar, dünya halklarının başdüşmanıdır. Bugün de Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da olduğu gibi, mazlum dünya halklarını katleden, ülkeleri işgal ve talan eden onlardır. Doğayı mahvedenler de onlardır. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ünlü İngiliz temsilcilerinden biri olan Lord Curzon, 16 Şubat 1920’de şöyle diyor:

“Müttefiklerin uğrunda savaştıkları amaçları arasında bağımsız bir Ermenistan devletinin kurulması da vardır. Bu amacın gerçekleşmesine tüm müttefikler aynı derecede ant içmiş durumdadır.”

Ve bunun sebebini anlatıyor, gerekçesini koyuyor Lord Curzon. Şöyle diyor gerekçesinde de:

“Büyük bir Panislam ya da Panturan hareketi ortaya çıkabilir. Ve böyle bir halde, Londra Konferansı genellikle dünya barışı bakımından Türkiye Müslümanlarıyla Doğudakiler arasına sokulmak üzere bir Hıristiyan toplumunun sıkıştırılmasının yerinde bir girişim ve bunun da bir Ermeni devleti olabileceğini düşünmüştü.”

İngiliz Emperyalizmi, görüyor musunuz 1920’de meseleyi, kendi siyasi, emperyalist çıkarları açısından nasıl görüyor…

Bu amacı sergileyen bir belge daha aktaralım:

“Ermeniler bir Türk zaferi karşısında çok şey kaybedecekler, ama bir Müttefik zaferinde de çok şey kazanacaklardı. Başkan Wilson ile diğer Müttefik liderleri Ermeniler’e, savaştan sonra çektikleri acıların tazminatı ve davaya sadakatleri nedeniyle doğu Türkiye’de bağımsız bir devlet verilmesini istiyorlardı; İngilizler de böyle bir tutumu kuvvetle destekliyorlarsa da, onların başka özel çıkarları vardı. O sırada, (Aralık 1917) Savaş Kabinesi, savaşın sona ermesi durumunda, Türk ve Almanlar’ın bölgedeki uzun vadeli emellerinin de sona ereceğine pek inanmıyordu. Hükümet gizli bir raporda Ermeni devletinin kurulmasını şöyle savunuyordu: “Bu devlet İstanbul’dan Çin’e kadar uzanacak ve Almanya’nın eline dünya barışını tehdit için Bağdat Demiryolu’nun kontrolünden daha fazla bir güç verecek olan Turancı bir hareketin gelişmesine karşı tek engel olacaktır.” (Peter Hopkirk, İstanbul’un Doğusunda BİTMEYEN OYUN, Yeni Yüzyıl Tarih Dizisi, s. 324)

İşte Ermeni burjuvaları, Batılı Emperyalistlerin bu niyetlerini doğru okuyamadılar. Oyuna geldiler. Ermeni Halkından da, Osmanlı’nın Müslüman Halklarından da yüz binlerce masum insanın boş yere hayatını kaybetmesine, kanının akmasına sebep oldular. Yaşanan bir trajediydi. Bu trajedide mahva uğrayan Ermeni ve Osmanlı’nın Müslüman Halklarıydı. Başaktörse bugün de olduğu gibi AB ve ABD Emperyalistleriydi. Tabiî o zaman Rus Çarlığı da bu aktörler arasındaydı.

Şimdi bu trajediye ilişkin o dönemin en önde gelen üç Ermeni önderinin değerlendirmelerini görelim. İlkin Ermenistan Cumhuriyeti’ni temsilen Paris Barış Konferansı’na katılan Avetis Aharonyan’ın yaptığı değerlendirmeyi aktaralım:

“Milletimiz, savaşın başında, Çar idaresine karşı tüm şikâyetlerini unutarak, Müttefiklerin dâvasını desteklemek amacıyla içtenlikle Ruslara katılmakla kalmamış, Türkiye’de ve tüm dünyadaki Ermeniler, Rus generallerinin kumandası altında, Rus birlikleriyle yan yana dövüşmek için, masrafları kendileri tarafından karşılanarak Ermeni birlikleri kurulmasını ve desteklenmesini Çar hükümetine önermiştir. Paris’teki Rus Büyükelçiliği arşivleri bunu doğrulamaktadır.

“Çar hükümeti, Paris’teki Büyükelçiliği aracılığıyla, Ermenilerin kişisel olarak Rus Or­dusuna katılmasının tercih edildiğini bildirmiştir. Ermeniler derhal bunu kabul etmiş ve 1914, 1915, 1916 ve 1917 yıllarında dünyanın her yanından gelen Ermeni gönüllüle­ri, Rus Ordusunun muvazzaf askeri olan Ermenilerle birlikte, Müttefiklerin dâvası için çarpışmışlardır; 180.000’den fazla Ermeni milletlerin özgürlüğünü savunmuş ve ortak davaya gösterilen bu bağlılık, iki yıl süren ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni vilâyet­lerini harap eden katliama neden olan Osmanlılar ve Genç Türklerden nefret edilmesini Ermeni halkına aşılamıştır.

“1917’de Rus İhtilali bir Kurucu Meclis oluşturunca halkımız tarafından özgürce se­çilmiş olan Ermeni milletvekilleri, parlamenter bir anayasaya ve federal kurallara daya­nan bir Rus Cumhuriyeti’nin meydana getirilmesine sadık bir şekilde yardımcı olmak ve bu uğurda sonuna kadar mücadele etmek görevini almışlardır. Kerensky idaresinde Rusya’nın ne Avrupa ne de Asya’nın savaş alanlarında ne de Başkentin veya eyaletlerin idari makamlarında bizden daha sadık müttefiki olmamıştır.

“1917 sonbaharında Rusya ve Ermenistan’ın ortak gayretleriyle kurtarılmış olan tüm Ermeni toprakları ve Osmanlı vilayetleri ile Transkafkasya eyaletleri, Bolşeviklerin ihaneti nedeniyle Türk istilâsına açık hale gelince, din adamı veya sivil olsun, halkımızın liderleri, Rus resmi makamlarına ve Rus askeri kumandanlarına onları yalnız bırakmamaları için yalvarmışlar ve mücadeleye devam için kendilerine yardım edilmesi önerilerini yenilemiş­lerdir. Fakat bizzat Rus generalleri kendi askerleri tarafından terk edilmiş ve Brest-Litovsk Barış Antlaşması, Kars kapısı dâhil, Kafkas Ermenistanı’nın batısının yarısını Türklere bırakmış bu da tüm Transkafkasya’nın istilâya maruz hale gelmesi sonucunu vermiştir.

“Bu istilâya karşı koyabilmek ve hâlâ Müttefiklerin dâvasına sadık kalabilmek üzere, Kafkaslardaki Ermeni halkı, 20 Ekim 1917 tarihinde Milli Kongre’yi toplamıştır; Ermeni halkı tarafından usulüne uygun olarak seçilen 125 delege bir Konsey, daha ziyade bir Milli Savunma Hükümeti atamıştır. Ben bu hükümetin başkanı oldum. Hükümetin on beş üyesine verilen görev tüm olanaklarla Türk istilâsına karşı koymak ve Asya’da çökmüş olan Rus cephesinin yerine bir Ermeni cephesi oluşturmaktı.

“Benim idaremdeki bu hükümet 1917 Ekim’inden 1918 Haziran’ına kadar, sadece Ermeni kaynakların yardımıyla bir Ermeni ordusu kurdu ve devam ettirdi. Rusya’dan bir yardım gelmedi (o zamandan beri Rusya’yı yabancı bir ülke olarak görüyoruz) Müt­tefikler de bize yardım etmedi; onlar bizi teşvik etmek ve vaatte bulunmanın dışında bir şey yapamayacak kadar uzaktaydı. Avrupa cephesinde Rus ordularında bulunan Ermeni askerler bile bize katılamadı ve Ermeni gönüllüleri Filistin’de Müttefik güçlerin bir parçası olarak çarpışmaya devam ettiler.

“Fransız Hükümeti, Tiflis’teki Fransız Konsolosluğu aracılığıyla, Ermeni Katolikos’un Müttefiklere gönderdiği heyetin başkanı olan Ekselansları Boghos Nubar Paşa’nın bir telgrafını bize ulaştırdı. Bu telgrafta dünyadaki bütün yurttaşlarımız ne olursa olsun, di­renmemizi ve İtilaf Devletlerinin davasını terk etmememizi bizden istiyorlardı.

“Milli Konsey adına, Tiflis’teki Fransız Konsolosluğu aracılığıyla cevap verdim:

“1. Savaşın başından beri yaptığı gibi, Ermeni Milletinin âli görevini yapmaya hazır ol­duğunu

“2. Müttefiklerin maddî, manevî ve mümkünse, askeri yardımına güvendiğini (bildir­dim)

“3. Ermenistan’ın bağımsızlığını tanımalarını onlardan istedim.

“Bu telgrafa cevap olarak, yine Fransız Konsolosluğu aracılığıyla, Boghos Nubar Paşa’dan, bize yardımcı olunacağı vaadini yenileyen, ikinci bir telgraf aldım.

“Ermenistan’ın bağımsızlığı konusunda ise, İngiliz Avam Kamarası ve Fransız Millet Meclisi’nin bildirgelerinin taleplerimizi karşılayacak nitelikte olduğu bize bildirildi.

“Bu bildirgelerin metinlerini bilmememize rağmen Ermeni Milleti, Türklere karşı ye­niden savaşmak amacıyla, Milli Konsey etrafında birleşti. Seferberlik ilân edildi. Bazı Kaf­kas komşularımızın bize ve İtilâf Devletlerine karşı gösterdiği husumetin yarattığı sonsuz güçlüklere rağmen, 1917 yılının son aylarında 50.000 kişilik bir ordu kuruldu.

“Tatarlar ve Kürtler açıkça Türkiye’nin yanında yer alarak gerimizde örgütlendiler ve bize engel olmak için her şeyi yaptılar. Geçmişte ayni dini inançla ve çekilen ızdıraplarla bağlı olduğumuz Gürcüler bizim tarafımızda yer almayı, görev addetmediler. Müttefikler­den uzakta olmamıza, vaat edilen yardımların gelmemesine, yalnız ve terk edilmiş olma­mıza ve hatta komşularımız tarafından rahatsız edilmemize rağmen kendimizi bu en yüce mücadeleye bir kez daha attık. Amacımız, Müttefiklerin hiçbir şekilde şüphe etmediğimiz zaferini beklerken, muzaffer olamasak bile, Türklerin Kafkasya’nın içine doğru ilerleme­lerini durdurmaktı.”

Şimdi de Osmanlı İmparatorluğu Ermenilerini temsilen Paris Barış Konferansı’na katılan Boghos Nubar Paşa’nın konuşmasını izleyelim:

“Bununla beraber, savaşın başında Türk Hükümetinin Ermenilere bir tür özerklik ver­meyi önerdiğini ve karşılığında da Kafkasya’yı Ruslara karşı ayaklandıracak gönüllüler is­tediğini hatırlatmak isterim. Ermeniler bu öneriyi reddettiler ve kendilerini kurtarmasını bekledikleri Müttefiklerin yanında tereddüt etmeden yer aldılar.

“Ermeniler savaşın ilk günlerinden ateşkes imzalanıncaya kadar tüm cephelerde Mütte­fiklerin yanında çarpıştılar.

“Ermenilerin Kafkasya’da neler başardıklarını tekrarlamayacağım. Ermenistan Cumhu­riyeti Başkanı olan Bay Aharonyan biraz önce size, benim yapabileceğimden çok daha iyi bir şekilde, geniş bir açıklamada bulundu.

 “Bununla beraber, Suriye ve Filistin’de, Müttefik devletler arasında anlaşma imzalan­dığı 1916 yılında, Fransız Hükümeti’nin (Ermeni) Milli Delegasyonu’na yapmış olduğu davet uyarınca, Légion d’Orient’da toplanmış olan beş bin kadar Ermeni gönüllüsünün (o bölgedeki) Fransız güçlerinin yarısından fazlasını oluşturduğunu, Suriye’yi kurtaran bü­yük Filistin zaferine parlak bir katkıda bulunduğunu ve General Allenby’nin kendilerine resmi bir tebrik gönderdiğini belirtmek isterim.

“Son olarak Fransa’da, şanlı ve şerefli bir birlik olan Légion Etrangère’de Ermeni gö­nüllüleri yiğitlikleri ve dayanıklı olmalarıyla temayüz ettiler. Savaşın başında 800 kadar olan gönüllülerden ancak 40 kişi hayatta kaldı. Geri kalanlar hepsi savaşta düşman karşı­sında öldü.

“(Ermenilerin) bu askeri katkısı Müttefik Hükümetler tarafından resmen ve hararetle takdir edildiği için bu konu üzerinde daha fazla durmama gerek yoktur. Belirtmek iste­diğim tek husus Ermenilerin İtilâf Devletlerinin davasına bağlılığının, maruz kaldıkları katliam ve sürgünlerin saiklerinden biri olduğudur.

“Ermeniler bu nedenle savaşan taraf olmuşlardır. Sonunda Müttefiklerin tam bir zafer kazanmaları Ermenistan’ı Türk boyunduruğundan kurtarmıştır. Bu bir gerçektir. Katliam ve sürgün kurbanlarına savaş alanındaki kayıplarımız da eklenince Ermenistan tarafından yaşam olarak ödenen bedelin herhangi bir diğer muharip milletin ödediği bedelden daha ağır olduğunun ortaya çıkacağını sözlerimize eklemek isteriz. Ermenistan’ın kaybı, 4,5 milyon olan toplam nüfusu içinde 1 milyonu aşmaktadır, Ermenistan bağımsızlığını silahla ve çocuklarının kanıyla kazanmıştır.

“İki tür gözlemde bulunmak istiyorum. Önce, bizim anladığımız şekilde, gelecekteki Ermeni devletinin sınırlarından bahsetmek istiyorum. Sonra sizlere nüfusa dair bazı ay­rıntılar vereceğim.

“ Sınırlar.

“Talebimiz bağımsız Ermenistan’ın tüm Ermeni topraklarını içermesi ve şu yerlerden oluşmasıdır:

“1. Kilikya (Maraş Sancağı dâhil), Erzurum, Bitlis, Van, Diyarbekir, Harput, Sivas ve Karadeniz’e çıkış için Trabzon Vilâyeti’nin bir bölümü

“2. Halkı, Türkiye’deki kardeşleriyle tek bir Ermenistan Devleti altında birleşmek isteyen Kafkasya’daki Ermenistan Cumhuriyeti toprakları.

“Bu Devletin, gelecekteki Ermeni Devleti’nin, sınırlarına Ermeni olmayan toprak­ları dâhil etmek istediğimiz bazen söylenmiş ve yazılmıştır. Bu doğru değildir. Böyle bir talebimiz olmadıktan başka, aksine, nihai sınırların tarafımızdan değil, tarihi, coğrafi ve etnik hakları esas alarak çalışacak olan bir karma komisyon tarafından saptanmasını istiyoruz. Söz konusu eyaletlerin veya Ermeni vilayetlerinin halen mevcut idarî sınırları keyfi ve yanlıştır. Bu sınırlar, Âbdülhamit tarafından siyasi amaçlarla, Müslüman (bir) çoğunluk yaratılabilmesi için, Ermeni olmayan bölgelerin de dâhil edilmesiyle keyfi ola­rak çizilmiştir. Talebimiz, bu dışarıda kalan, genellikle Kürt veya Türk olan bölgelerin, (Ermenistan’dan) ayrılmasıdır.

“Böylece, esas itibariyle Kürt olan Hakkâri’nin tamamı ve Diyarbekir’in güneyi Ermenistan’ın dışında bırakılmalıdır; aynı şekilde Türk bölgesi olan Sivas’ın batısı ve birçok yer de… Trabzon’a gelince, ahalisinin çoğunluğunun Rum olduğunu kabul ediyoruz, ancak Trabzon Limanı yukarı (kuzey) Ermenistan’ın tamamı için Karadeniz’e tek çıkış yerdir. Talebimiz ayrıca Venizelos’un bildirisine de uymaktadır. Memnuniyetle belirtmek isterim ki Venizelos, Barış Konferansı’na sunduğu Muhtıra’da bu konuyu büyük bir adalet duygusu içinde ele almıştır.

“Suriye ile sınırımıza gelince, son günlerde Suriyeli komşularımız kısa süre önce, Suriye’ye dâhil etmek istedikleri Kilikya’nın büyük bir kısmı için, son derece yersiz olan taleplerde bulundular.

“Bunlara (taleplere) devam edilmemelidir. Kilikya esas itibariyle bir Ermeni bölgesidir. 1375 yılına kadar dört asır süreyle burada son Ermeni Krallığı mevcut olmuştur. Zeytun bölgesi gibi bazı yerleri zamanımıza kadar Ermeni prenslerinin idaresinde yarı bağımsız durumunu korumuştur. Kilikya’nın Merkezi olan Sis’te, Türkiye’deki bütün Ermenile­rin ruhani önderi olan Katolikos, hatırlanamayacak kadar eski zamanlardan günümüze kadar, dini makamını korumuştur.

“Nüfusa gelince büyük çoğunluğu Ermeni ve Türk’tür. Suriyelilerin sayısı önemsizdir. Savaştan önce Kilikya’da 20.000 Suriyeliye karşılık 200.000 Ermeni vardı. Eski ve yeni dünyaya dair hiçbir atlas Kilikya’yı Suriye’ye dâhil göstermez. Coğrafi, tarihî ve etnik bakımdan Kilikya Ermenistan’ın ayrılmaz bir parçasıdır ve Akdeniz’e doğal çıkışıdır.

“Kilikya’yı Suriye’ye dâhil etmek amacıyla Suriye Komitesi yayınlarında gösterildiği gibi, Suriye’nin kuzey sınırı Toros değil Amanos Dağları’dır.

“(…)

“Katliam ve sürgünlerden sonra Ermenistan’da Ermeni kalmadığı veya her hâl ve kârda kalanların önemsiz bir azınlık oluşturduğu iddia edilmiştir. Memnuniyetle söyleyeyim ki bu doğru değildir.

“Önce, bugün kimsenin tartışmadığı ilkelere göre, ölüler yaşayanlar gibi sayılmalıdır. Bütün bir ırka karşı işlenmiş tarifsiz cinayetlerin faillerine yarar sağlaması hoş görülemez. Fakat bütün bir halkı ortadan kaldırma amacına erişilememiştir. Bu savaştan sonra Erme­niler, savaştan önce olduğu gibi, Türklerden, hatta Türkler ve Kürtlerin toplamından, bile, daha fazla olacaklardır.

“Aslında, Ermeni kayıpları çok büyük olmakla beraber, savaşta Türklerin kayıpları daha aşağı olmamıştır. Bir Alman raporu; savaş, salgın hastalıklar ve kıtlık nedeniyle, Türklerin kayıplarını 2,5 milyon olarak vermektedir. Bu duruma tedbirsizlik, yeter sayıda hastane personeli ve ilaç olmamasının yarattığı korkunç tahribat neden olmuştur.

“Bu kayıpların en aşağı yarısı, Türklerin fiiliyatta sadece buradan askere aldığı ve Rus ve Ermeni orduları tarafından istilâ edilmiş olan Ermeni Vilayetleri halkı tarafından verilmiştir. Böylece şayet Türk halkının en az Ermeniler kadar ağır kayıplar verdiği ka­bul edilirse Ermeniler, daha önce de olduğu gibi, halen de çoğunluktadır. Kafkasya ve Türkiye Ermenilerinin hararetle istedikleri gibi Kafkasya’daki Ermeni Cumhuriyeti Türk Ermenistanı’yla tek bir devlet kurmak üzere birleşirse bu çoğunluk daha da büyük ola­caktır.” 

Yine Boghos Nubar Paşa’nın Fransız Dışişleri Bakanlığına gönderdiği, olayı en özet şekilde koyan bir mektubu vardır. Bu mektup, Fransız Milli Arşivi Doğu Serisi Ermenistan Bölümü.Tarih: 3 Aralık 1918. Cilt 2, sayfa 47’de kayıtlıdır. Belgenin tarihi, Osmanlı’nın teslimiyeti, kayıtsız şartsız kabul ettiği 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesinden aşağı yukarı bir ay sonrasını işaret etmektedir. Şimdi bu mektubu görelim:

 “Sayın Bakan,

“Ermeni Milli Komitesi adına, şu hususları hatırlatarak aşağıdaki bildiriyi arzetmekle şeref duyarım:

“Sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi, en büyük fedakârlıklar ve sürekli ıstıraplar pahasına, savaşın başından beri İtilaf Devletleri’nin gayesine sarsılmaz bağlılığımızın bir nişanesi olarak;

“Ermenilerin fiili bir şekilde savaşan taraf olduğunu;

“Fransa’da ilk günden itibaren hizmet eden gönüllülerinin Fransız bayrağı altında Yabancı Lejyonu’nda zafer elde ettiklerini;

“Cumhuriyet Hükümeti’nin talebi üzerine Ermeni Milli Komitesi tarafından silah altına alınan Ermeni gönüllülerinin Filistin’de ve Suriye’de Fransız birliklerinin hemen hemen yarısını teşkil ettiklerini ve General Allenby’nin zaferinde büyük payları olduğunu, bunun da Allenby ve Fransız komutanlar tarafından resmen beyan edildiğini,

“Kafkasya’da, Rus İmparatorluk ordusundaki 150.000 Ermeni’den ayrı olarak, komutanları Antranik ve Nazarbekoff’un komutası altında, 40.000’den fazla gönüllünün bir kısım Ermeni vilayetlerinin kurtuluşuna katkıda bulunduğunu,

“Lütfen Sayın Bakan, üstün saygılarımın teminatı olarak kabul buyurunuz.

“Ekselans S. Pichon

“Dışişleri Bakanı Paris

“Başkan Boghos Nubar

“İmza

“Dışişleri Kayıt Damgası

“3 Aralık 1918”

Bu itiraflara bir örnek daha verelim. Burjuva Taşnaksutyun Ermenistan Cumhuriyeti’nin ilk Başbakanı olan Hovhannes Kaçaznuni’nin sonradan kitap olarak da yayımlanan uzun raporundan bir bölüm aktaralım:

“Türklere karşı barışçı dil kullanmalıydık. Onların gerçek güçlerine ilişkin bilgimiz yoktu; kendimize güveniyorduk. Temel yanlışımız buradaydı. Çatışmalar başlayınca, Türkler bize oturup konuşmamızı önerdiler. Böyle yapmadık, onlara sırt çevirdik. Ordumuzun karnı tok, sırtı pekti… Karadeniz’den Akdeniz’e ve Karabağ Dağları’ndan Arabistan çöllerine koca bir Ermenistan istiyorduk. Kâğıt üstünde sınırlar çiziyor, bunların gerçekten bize verildiğini düşlüyorduk. Bundan kuşku duymak ihanetti… Ama artık yapacak bir şey yok!” (Aktaran Türkkaya Ataöv, Cumhuriyet, 13 Mart 2007)

Gördüğümüz gibi, olayın ya da trajedinin gerçeğini, aslını o günlerin Ermeni önderleri çok net ve kesin ifadelerle ortaya koymaktadırlar. Biz de bu değerlendirmelere aynen katılmaktayız.

(Tabiî bir tek istisna dışında. O da Bogos Nubar Paşa’nın hak iddia ettikleri topraklarda Ermenilerin nüfusça çoğunlukta oldukları şeklindeki uçuk, gerçeklerle uzaktan yakından ilgisi olmayan iddiasıdır. Bu saçma iddiasıyla hiç kimseyi kandıramamıştır. Dönemin dost düşman, askeri, siyasi, sosyal bilimci gözlemcilerinin tamamının görüşleri, Ermenilerin Osmanlı topraklarında nüfusun dörtte, beşten hatta altıda biri gibi bir azınlığını oluşturdukları şeklindedir.)

Modern Çağ Ermeni Tarihinin en önemli kahramanı kabul edilen kişi Antranik Paşa’dır: Antranik Ozanyan. Bu kişinin hayatını da yine aynı ismi taşıyan Antranik Çelebyan, yazdığı bir kitapta anlatmaktadır.

Antranik’in 27 Mart 1920’de “Ararat” adlı bir dergide yayımlanan, Amerikan hükümetine yazdığı bir mektup vardır. Burada diyor ki:

“Bizler başından beri kaderimizi Müttefiklerin davasına bağladık ve sonuna kadar da onlara bağlı kaldık. Örneğin benim gönüllüler birliğim savaşın başından sonuna kadar aralıksız çarpıştı. Rusya’nın yıkılmasından ve Brest-Litovsk Antlaşmasından sonra biz yalnız başımıza yedi ay Osmanlıların ilerleyişine engel olduk. Böylece Ortadoğu’daki İngiliz ordusuna büyük bir hizmet vermiş olduk. Buna Lord Robert Sesi resmen tanıktır. Ve bunu Gürcülerin aldatmalarına ve cepheyi terk etmesi ve Tatarların hainliği şartları altında başardık. Hatta ateşkes antlaşmasından sonra bile biz göçmenlerimizi korumak amacıyla savaşmaya mecbur kaldık. Şimdi ise Hıristiyan olduğumuz için, ateşkesten on sekiz ay sonra Türkler bizi Müslüman olmadığımız için katletmek istiyor.” (Antranik Çelebyan, Antranik Paşa, s. 327)

Ve yine burada Antranik, “Şu anda Ermeni topraklarının altıda beşi Türklerin işgali altındadır”, diyor. Yani altıda biri Ermenistan’da, altıda beşi Türklerin işgali altında, diyor. Ermeni toprakları dediği illerin neredeyse tamamı, Kürt illeri. Yani orası Ermeni vatanı, oranın kurtarılması için savaştık biz Birinci Dünya Savaşı’nın başından beri, diyor.

Yukarıda bahsettiğimiz, Antranik’in de bağlı olduğu Burjuva Taşnak Partisi, 1907 Martı’nda Viyana’da 4’üncü Genel Konferansı’nı yapmıştır. Yine Çelebyan’ın kitabından Antranik’in burada yaptığı konuşmaları içeren bir bölüm aktaralım:

“Antranik ise Kürtlerin en kötülerinin tarımla uğraşanları olduğu cevabını verir.

“Genel Konferans’ın 21 Mart akşamında gerçekleşen 44’üncü oturumunda Antranik, Ermeni Devrimci Hareketi’nin en büyük düşmanının Kürtler olduğunu söyler. Eğer Kürtleri bizlerle birleştirmeyi başarırsak, o zaman Osmanlı yönetimi istediği kadar üstümüze gelsin, korkumuz yok.” der.” (agy, s. 138)

Antranik şöyle der, Genel Konferans’ın 13’üncü oturumunda:

“Eğer yönetim Kürtleri biraz sıkarsa, onların bize karşı olan tavırlarında elbette iyileşme görülür. (Yani Osmanlı yönetimi Kürtleri sıkarsa, diyor. – HKP) Çünkü dini ayrılık bizim ilişkilerimizde kendiliğinden önemli bir unsur değildir. Kaldı ki, Kürtler koyu dindar da değildir. Ve o dinden de çok şey anlamazlar. Üstelik onlar özgürce talan edebilir, istediklerini kaçırabilir, öldürebilirken, niye kendi kurbanlarıyla birleşsinler ki?..” (agy, s. 138)

Bahsettiğimiz kitabın yazarı Çelebyan, kendi düşüncelerini de şöyle ifade eder:

“(…) Oyunbaz Türkler, çoban Kürtlerin ırksal tabiatlarını çok iyi bildiklerinden, onların talancı iştahlarını kolayca kabartıyordu. Onlara, Ermeni çalışkan halkının bol ürünlerini, gıda ambarlarını, altın ve zengin mal varlıklarını talan etmeleri için işaret ederek, özgürce silah taşıma hakkı vermişlerdi.

“Ermenileri yok etme politikalarında Kürtler, Türklerin en etkili silahıydı.” (agy, s. 138)

Şimdi bu yazara sormak gerekir, Türklerle Kürtler ve Ermeniler 1071’den beri yan yana yaşıyorlar, aynı topraklarda, komşu köylerde, komşu kasabalarda.

Peki, Türkler Kürtlere Ermenileri katlettirmek istiyorlardı da neden 1071’den 1878’e, 1880’e kadar beklediler? Yani 800 sene niye beklediler? Niye 800 sene bu halklar yan yana kardeşçe yaşadı?

Olay buyken bunu çevirip, tersyüz edip; Osmanlı ve Kuvayimilliyeciler Ermenilere soykırım yaptı, demek, gerçeklerle de, vicdanla da, adalet duygusuyla da, namus ve ahlâk anlayışıyla da yani insanî değerlerin tamamıyla da bağdaşmaz. Olayı böyle çarpıtarak ilk ortaya atan İngiliz Dışişleri Bakanlığının “Foreign Office” denen Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndaki “Savaş Propaganda Bürosu”dur. Bilindiği gibi, ünlü “Mavi Kitap”ı da bu büro yayımlamıştır. Bu kitabın iki yazarından biri olan İngiliz tarihçi Arnold Toynbee bile, ölümüne yakın yıllarda, kaleme aldığı anılarında, o zamanki yaptıklarından pişmanlık belirtmekte ve onların “bir savaş propagandası” olduğunu itiraf etmektedir.

Osmanlı’yı, 1915 Mayıs’ında aldığı Tehcir kararından ve bunun uygulanmasından dolayı haklı bulmaktadır. Bunun bir “savunma tedbiri” olduğunu dile getirmektedir. Görelim:

“Dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır ki o da şudur: Üç kişinin kurduğu hükümetin Osmanlı’daki Ermenilere yaptığı muamelede öne sürdüğü sebepler kişisel değil, siyasi idi. Rusya ile Türkler arasında 1877-78 yıllarında meydana gelen savaştan beri Osmanlı İmparatorluğu’nun kuzeydoğusunda yaşayan Ermeni toplumu siyasi ideallerinin peşine düşmüşlerdi. Anadolu’nun batısında yaşayan Yunanlılar gibi Ermeniler de bir gün Osmanlı İmparatorluğu’ndan kendilerine bir devlet koparabilecekleri ümidini taşımışlardı. Yunanlıların ve Ermenilerin siyasal amaçlarının meşruiyeti yoktu. Çünkü her iki grup da Türkler arasında azınlıktaydı. İstekleriyle Türk İmparatorluğu’nu bölmeyi amaçlıyorlardı. Yalnız bu amaçları, Türk halkına ciddi haksızlıklar yapılmadan gerçekleştirilemezdi. Ruslar, Kafkaslara saldırdıkları zaman Türkleri yenerek Türkiye’nin kuzeydoğusunu başarılı bir şekilde işgal etmişlerdi. Türkler de ondan sonra Birinci Dünya Savaşı’na katılmış ve böylelikle Ermeni sorunu ülkenin önemli bir problemi haline gelmişti. Türk yetkilileri yerli Ermeni toplumunun Rus istilacılar için “beşinci kol” olarak çalışabileceğini keşfetmişlerdi. Bu nedenle de Ermenileri savaş bölgesinden çıkartma kararı aldılar. Bu da bir güvenlik ön1lemi olarak değerlendirilebilir. Benzer koşullar altında başka hükümetler benzer kararlar almışlardır. Mesela Pearl Harbor’da Japonlar, Amerikan donanmasına saldırdıktan sonra Amerikan hükümeti Japon asıllı Amerikalıları Pasifik’ten çıkarıp Mississippi havzasına yerleştirmişti. O insanlar yeni bir yere yerleştirilirken bile bazı hatalar işlenmişti. Japon asıllı Amerikalı insanlara hileler yapılmıştı ve bu insanlar büyük ölçüde soyulmuşlardı. (…)” (A. J. Toynbee, Hatıralarım, Klasik Yayınları, 2005, s. 283-284)

Utah Üniversitesi Tarih Bölümü profesörlerinden Türk ve Ortadoğu Tarihi Uzmanı Robert Farrer Zeidner, yine aynı üniversitenin yayınlarından olan, “The Tricolor over the Taurus: The French in Clicia and Vicinity” kitabında, bu konuya da değinir. Neler söylediğini Türk Tarih Kurumu Yayınlarından çıkan ve bir ekip tarafından hazırlanan “Ermeniler: Sürgün ve Göç” adlı kitaptan aktaralım:

“Robert Farrer Zeidner, 1957 Haziran ayında, Beyrut’ta, ünlü tarihçi Arnold Toynbee’ye kendi imzasıyla yayınlanan, The Armenian Atrocities (London, Hodder and Stoughton, 1915) ve Turkey: A Past and A Future (New York, Geo. H. Doran, 1917) ile The Treatment of the Armenians in the Ottoman Empire 1915-16 (London, HMSO, 1916) adlı kitapları hakkındaki görüşünü sorduğunda Toynbee’nin büyük bir mahcubiyetle (blushingly), bu erken dönem çalışmaların tümüyle birer savaş propagandası olduğunu ifade ettiğini ve bundan büyük üzüntü duyduğunu bildirmektedir.” (agy, s. 175-176)

Şevket Süreyya Aydemir, 1915 Sarıkamış Faciasında şehit düşen ağabeyinin yerini doldurmak için gönüllü olarak asker olmak ve o cepheye gitmek ister. İstediği de olur. 1918 Şubatında cepheye, birliğine ulaşmak üzeredir. Ağır kış şartları, 1915 Kışındaki gibi yine aynen sürmektedir.

1917 Büyük Ekim Devrimi zafere ulaşmış, Lenin’in ve Bolşeviklerin aldığı karar üzerine Rus Ordusu emperyalist savaş ve işgallerine son vermiştir. Hızla doğal sınırlarına çekilmektedir.

İşte bu arada Osmanlı Ordusu da o cephede ileri harekâta geçerek boşaltılan toprakları yeniden ele geçirmek ister. Burada sözü Ş. S. Aydemir’e bırakalım:

“Bütün ölümlerde, hele donma hikâyelerinde ilk çocukluk anılarının, hatırlanabilen en son sahneler ve ölüme en yakın nokta olduğunu çok dinlemiştim. Fakat bu ölümlerden kurtulanlardan, bunun biraz daha ilerisini hatırlayan ve anlatan yoktu. Ondan sonrası, belki daha derin bir rüya, belki bir karanlık, fakat muhakkak ki, ebedi bir uykuydu…

“Askerler beni bu safhada buldular. Sonra yıkık bir han damına girdiğimizi, yere bir yamçının serildiğini, birtakım ellerin elbiselerimi açmaya, çizmelerimi çıkarmaya çalıştıklarını hatırlıyorum. Şişen ayaklarımdan bu çizmelerin bir türlü çıkarılamadığını ve sonra galiba doktorun emriyle, konçlarının arka dikiş yerlerinden kesilerek alındığını da şöyle böyle biliyorum. Sonra herhalde kanımı hareket ettirmek için vücudumu, ellerimi ayaklarımı karlarla ovmuş olacaklardı. Ama ben bunları pek hatırlamıyorum. Derin bir uykuya dalmışım…

“İleri hareket geliştikçe, karşılaştığımız görüntüler, tabiatın kahrını arka plana attı. Savaş bir kan sarhoşluğu halini aldı. Bu sarhoşluk bir an geldi ki, en vahşî haddine vardı.

“Ermeni ordusuna Taşnak komitacıları hâkimdi. Bu komitanın büyük hırsı, sadece bir imha ve intikam savaşından ibaretti. Çılgın hesaplaşmanın bir türlü sonu gelmiyordu. Erzurum yolu üzerindeki Cinis köyü karşısında Evreni köyünde, kadın, erkek, çocuk bütün köylüler öldürülmekle kalmamıştı. Öldürülenlerin vücutları parçalanarak, kollar, bacaklar, kafalar, kasap dükkânlarındaki etler gibi, duvarlara, çivilere, çengellere asılmıştı. Fakat bunları yapanların hırsları bununla da sönmemişti. Köyde ne kadar hayvan ele geçmişse, mandalar, sığırlar, davarlar, kümes hayvanları, hatta köpekler öldürülmüş, parçalanmıştı. Yerlere serilmişti. Cinis’te ise bütün köy halkını ayakta ve köyün ağzında bekliyor gördük. Fakat bunlar, bir ölü kafilesiydi. Köyden çıkarılan, köye gireceğimiz yol üstünde süngülenirken birbirlerine sokulan ve yapışan kadın, erkek, çocuk bu insanlar, dayanılmaz bir soğuk altında kaskatı donmuşlar ve öylece kalmışlardı.

“Bunlara meydan bırakmamak, Erzurum’a bir an önce ulaşmak için yapılan gayretlerse, tabiatın engelleyişi karşısında, daima geç kalıyordu. Bu dayatışı ezmek ve bilinen yollar dışından dağları aşarak, ilerilere daha önce ulaşmak isteyen bir kumandanın (Halit Bey-Paşa) yaptığı atak, Cinis civarına vardığı zaman, Halit Beyin emrindeki hemen bütün birlik, dağlarda erimiş, mahvolmuştu.

“Erzurum’da kan çılgınlığı son haddini bulmuştu. Şehrin galiba yarı nüfusu öldürülmüştü. Yalnız Gürcükkapı istasyonunda üç bin kadar ölü, bir odun veya kereste deposunda olduğu gibi, intizamla, adeta zevkle, dizi dizi, yığın yığın sıralanmış istiflenmişti. Bunlar, Erzurum şehrinin kadın, erkek, çocuk Türk halkındandı. Sıraların, istiflerin bozulmaması, yıkılmaması için; boylarına, cüsselerine göre dizilen ölü sıralarının aralarına, yerine göre ayrı ayrı boylarda çocuk yahut yaşlı ölü vücutları sıkıştırılmıştı. Bütün bunları yapanlar, belliydi ki, yaptıklarından zevk alıyorlardı. Bu zevki mümkün olduğu kadar uzatmak, daha fazla tatmak istiyorlardı. Sonunda bu yığınları belki gazlayıp, benzinleyip ateşe vereceklerdi. Bu yanan insanların, buram buram göklere yükselecek dumanları karşısında belki de sarhoş olup tepineceklerdi…

“Birinci Dünya Harbi içindeki karşılıklı Türk-Ermeni boğuşması ve hesaplaşması, öyle sanıyorum ki, insanlık tarihinin unutulması daha iyi olacak bir sayfasıdır. Bunun ilk veya asıl sorumlusu hangi taraftı? Kimlerdi? Gene sanıyorum ki, bu suallerin cevaplarını araştırmamak ve hikâyeyi ebediyen unutmak daha doğrudur.

“Fakat şu da var ki, Osmanlı İmparatorluğu’nda bütün Hıristiyan azınlıklar gibi, Ermeniler de rahat bir hayat yaşıyorlardı. Ticareti, sanatı ellerinde tutuyor, asker vermiyorlardı. Memleketin zengin ve bu bakımdan imtiyazlı bir tabakasını teşkil ediyorlardı.

“Bütün kasaba ve şehirlerde Rum mahalleleri gibi, Ermeni mahalleleri de, o kasaba ve şehrin en mamur kısımları idiler. Bağların, bahçelerin en güzelleri onlarındı. İç ticaret gibi, dış ticaret de onların ellerindeydi. En güzel mektepler de onlarındı. Memleketin hiçbir vilayetinde ise çoğunluk teşkil etmiyorlardı.

“Yarı- aydın Ermeni liderleri ve ihtilâlci Ermeni partileri işte bu şartlar içinde Ermenileri istiklale teşvik ettiler. Duygulu olmaktan ziyade, hayalci, heyecanlı Ermeni gençliği bu daveti pek çabuk kabul etti.

“Tarihte kısa süreli bir Ermeni devleti izlenebilmektedir. Ama daha ziyade Asurîler, İranlılar, Romalılar arasında bocalayan, şu veya bu devlete haraç veren birtakım beyliklerin hikâyeleri, yarı-aydın bir kısım Ermenilerin elinde bir ihtilal edebiyatına daima konu olabilmiştir. Birinci Dünya Harbi ile beraber Anadolu’nun öyle yerlerinde Ermeni isyanları olmuştu ki, etrafları Türk halkıyla çevrilen, hiçbir yabancı memleketle bitişiği olmayan bu iç bölgelerde, orduya isyan edebilmek için bir cemaatin, düşünce ve mantıktan ne derece uzaklaşması lazım geldiğine insan hakikaten şaşardı.

“Erzurum’dan sonra, kana, ölüye yahut çürüyen, yanan insan eti kokusuna karşı, hepimize bir iç tıkanıklığı gelmişti. Fakat ne çare ki, nice uzun yolları hep bu kokular içinde aşmak gerekiyordu.” (Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitapevi, 1987, s. 120-122)

Tabiî Şevket Süreyya’nın bu anlattıkları ve bizim daha önce anlattığımız, hatta birçoğu o dönemin Ermeni önderlerin uluslararası toplantılardaki kendi anlatımları olan şeyler, sadece gerçeklere önem veren ve onları arayıp bulmaya çalışan, tarafsız, dürüst, hakkaniyetli, vicdan ve mantık sahibi insanlar için bir önem taşır.

“Ermeni Soykırımı”nı savunmak demokratlık değil emperyalistlerin değirmenine su taşımaktır

Bu emperyalist savaş propagandasını bir de dönemin ABD İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau, yine o yıllarda ABD’de yayımlanan “Anıları”nda öne sürer, savunur. Onun da bu yalanı savunmadaki amacı şudur: Morgenthau Amerikan Yahudisidir. Yalanlardan ibaret bu anılarıyla Amerikan Halkını, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na itmeye çalışmaktadır. Yani ABD’nin savaşa girmesini Amerikan Halkının desteklemesini istemektedir. ABD, müttefiklerin safında savaşa girecek, böylece de Osmanlı daha kısa sürede ve kesin biçimde çökertilecek, toprakları paylaşılacak; bu paylardan biri üzerinde de (Filistin’de) bağımsız bir Yahudi devleti kurulabilecektir. Onun da hesabı budur.

Morgentau’nun anılarında öne sürdüğü iddiaların hiçbirinin gerçek olmadığını, yine bir namuslu Amerikalı Tarihçi Heath W. Lowry Türkçede de yayımlanan “Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsünün Perde Arkası” adlı kitabında; Morgenthau’nun, Büyükelçilik günlerinde ABD Dışişleri Bakanlığına günü gününe yazıp gönderdiği raporlarına dayanarak kanıtlamaktadır.

İftira ve yalanlardan ibaret bu tezi, bir de o yıllarda Alman Papaz Lepsius öne sürmüştür. O da Türk ve Müslüman düşmanlığıyla kafayı bozmuş, bir dönem medyada gündemde olan bir benzeri–ABD’li Kur’an yakan, ruhsatlı yarı otomatik silahıyla cami önlerinde İslam’a saldırmaya yeltenen Rahip Terry Jones- gibi bir fanatiktir. Yani hastalıklı bir ruh yapısına sahiptir.

Bu savaş propagandasını, hep bildiğimiz gibi, AB-D Emperyalistleri bugün de aynı hararetle savunmaktadırlar. Hatta demagojinin şiddetini ve büyüklüğünü ikiye üçe katlayarak… 1916’daki “Mavi Kitap” Osmanlı, 600.000 Ermeni’nin ölümüne neden oldu, diyordu. Bugünün AB-D Emperyalistleri, Osmanlı bir buçuk milyon Ermeni’yi katlederek, Ermenilere soykırım uyguladı, diyor. AB-D Emperyalistlerinin o günden bugüne amaçları hiç değişmemiştir. Onların derdi Sevr’dir. Onlar 1920’de çökkün Osmanlı’ya imzalattıkları Sevr’le “Şark Meselesi” adını verdikleri emperyalist talan sorununu nihaî çözüme ulaştırdıklarını sanıyorlardı. Kısa bir süreliğine rahatlamışlardı. Fakat iki milliyetten (Kürt ve Türk) oluşan halkımız, diğer azınlıklarımızla birlikte bu talan ve esarete karşı çıktı. Onların Sevr Haritasını parçalayıp suratlarına fırlattı. Emperyalistler, işte bu yüzden Birinci Kuvayimilliye’ye ve onun önderine düşmandırlar. Onların derdi Yeni Sevr’dir. Yeni Sevr’i hayata geçirebilmek için de dört elle sarıldıkları araçlardan biri, “Ermeni Soykırımı” yalanıdır. Onlar kendi aşağılık emperyalist çıkarları açısından, davranışlarında tutarlıdırlar.

Fakat kandırılarak, bilgisizlikten, saflıktan ve özgüven yokluğundan dolayı bu emperyalist yalana inananlar, büyük hata ediyorlar. Ve fena halde yanılıyorlar. İşte biz, onları uyandırmak istiyoruz. Diyoruz ki, aklınızı kullanın. İnsana yakışan budur… Olayları, hiçbir önyargı altında kalmadan görmeye, kavramaya çalışın…

Ermeni İsyanı haklıydı demek, bugün Kürtlerin yaşadığı topraklar tarihi Ermeni vatanıdır demektir.

Ve biz, 24 Nisan’da emperyalizmin “umut kaynağı” ve “demokrasi güçleri” olarak adlandırdığı Soytarı Solcuları protesto ettiğimiz zaman, bu harekete mensup Kürt arkadaşlar bize karşı çıkıyorlar, yahu nasıl böyle bir şey yaparsınız, diye. Bilmiyorlar ki tarihlerini…

Onlara şu soruları sormamız lazım:

Peki Ermeni İsyanı meşru muydu?

Meşruydu, diyorlar.

Haklı mıydı?

Haklıydı, diyorlar.

Peki talepleri nelerdi?

Mersin’le Trabzon’u birleştiren hattın doğusunda kalan tüm topraklar, tarihî Ermeni vatanıdır, biz burada bağımsız bir Ermenistan kuracağız, diyorlar.

Peki Osmanlı verse miydi Ermenilere, bu toprakları?

Emperyalizmin ürettiği soykırım tezini savunanların buna cevap vermeleri gerekir.

İyi, tamam, alın mı demesi gerekirdi Osmanlı’nın?

Meşru olan, haklı olan bu muydu?

Doğru olan, yapılması gereken bu muydu?

Buna cevap vermelerini istiyoruz. Eğer doğru ve haklıysa, Osmanlı o gün yanlış yaptıysa, bugün siz savunun o doğru ve haklı olan talepleri! Açıkça savunun. Burası tarihi Ermeni vatanı, Ermeniler gelsin, burada bağımsız devlet kursunlar, deyin.

Bunu diyemiyorsanız; ikiyüzlülük yapmayın, sahtekârlık yapmayın, düzenbazlık yapmayın…

Türklerin ve Osmanlı’nın sırtından kimse demokratlık oynamasın!

Atalarımıza yok yere çamur atmayın. Atalarımız katildi demeyin!

Atalarımız çok doğru davrandılar. Türk ve Kürt ortak vatanını, emperyalizmin maşalarına karşı canlarıyla, kanlarıyla savunarak bize bu vatanı armağan ettiler. Onlar onu yapmasaydı, belki bugün bizler hayatta olmayacaktık. Belki olacaktık da adımız Ahmet, Mehmet, Süleyman olmayacaktı. O zaman siz, evet verelim, deyin bakalım. Bakalım Kürt Halkı sokuyor mu Kürt illerine… Bu tezin savunucuları düzenbazlık yapıyorlar. Devrimciye yakışmaz, insana da yakışmaz, aydına da yakışmaz sahtekârlık. Bir tezi savunuyorsanız sonuna kadar tutarlı olacaksınız.

Emperyalist yalanlara kanmakla ve onları savunmakla iyi bir işi yaptığınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz… İnsan, atalarına iftira atmakla, onları karalamakla, atalarım katildi, demekle vicdanlı da olmaz, demokrat da olmaz, namuslu da olmaz, gerçek insan da olmaz! Yukarıda da söylediğimiz gibi, sadece aklını özgürce kullanarak olayları oldukları gibi görüp anlamakla, değerlendirmekle insan olur, adaletli olur, hakkaniyetli olur…

Siz böyle yapmakla emperyalistlerin ekmeğine yağ sürüyorsunuz. Belki farkına varmadan onların sözcülüğünü, hizmetkârlığını yapıyorsunuz.

Bu emperyalist yalanlar, yeni nesil Ermeni Halkını da zehirlemekte; kin ve nefret duygularıyla doldurmaktadır. Örnekleyelim:

Hocalı, Azerbaycan’ın önemli bir bölgesi. Ve Ermeniler, buraya saldırıyorlar, bir gecede 613 Azeri’yi katlediyorlar. Onu konu ediyor, dile getiriyor; “Hocalı Soykırımı”na bizzat iştirak eden Zori Balayan“Ruhların Tekrar Dirilmesi” adlı kitabında:

“(…) sadece kalbi sökülerek ateşe atılan Ermeni bu satırlardan gurur duyabilir ve haz alabilir.

“Vatandaşlık ve erkeklik görevi olarak ben de Moğol dölü olanlara (yani Türklere) işkence yaptım.

“Ben, Haçatur ile onların tutulduğu bodruma girdiğimizde, bizim askerler fazla ses çıkarmaması için çocuğu tırnaklarından pencerenin camına çivilemişlerdi. Haçatur, çocuğun annesinin kesilmiş göğüslerini onun ağzına soktu. Daha sonra ben 13 yaşında bir Türkün dedelerinin bizim çocuklara yaptığı gibi göğsünü ve karnını yardım. Çocuk 7 dakika sonra kan kaybından öldü. Benim ihtisasım doktorluk (hümanist) olduğu için çocuğa yaptığımdan mutluluk duymadım. Ancak kalbimde büyük bir sevinç vardı. Çünkü ben halkıma yapılanların yüzde birinin intikamını almıştım.

“Bir gün sonra Kiliseye giderek 1915’te öldürülenler için dua ettik ve dün gördüğümüz manzaradan kalbimizin temizlenmesi için Allah’a yalvardık.

“Daha sonra Suren’in evindeyken karısı bardaklara Cermuk maden suyu doldururken, Haçatur yorgun bir sesle “Ermeniler ana topraklarını kurtarmalı ve Büyük Ermenistan’ı kurmalıdır” dedi.” (Zori Balayan, Dirilme, Vanadzor, 1996, s. 260-262)

Dauda Heyriyan ise “Haç İçin” adlı kitabında Hocalı olaylarını şöyle anlatıyor:

“Bu sabah soğukta Daşbulak’a doğru yaklaşık bir kilometrelik yolu geçmek için cesetlerden yol yaptık. Ben cesetlerin üzerinden geçmek istemiyordum. Albay Oganyan bana korkmamamı ve bunun savaş kanunları olduğunu söyledi. Ben 9-11 yaşlarında bir kız cesedine basarak ilerledim. Botum ve pantolonum kana bulanmıştı. Böylece yaklaşık 1200 cesedin üzerine basarak geçtim.” (agy, s. 26)

Aynı kitaptan:

“2 Mart’ta Gaflan Ermeni grubu (cesetleri yakmak için oluşturulmuş özel bir grup) aptal Moğollara (yani Türklere) ait 2000 ceset topladı ve Hocalı’nın batısında onları birkaç yere toplayarak yaktı. Son kamyonda ben tahminen 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Kız boynundan ve elinden yaralanmıştı. Dikkatle baktığımda yavaşça nefes aldığını gördüm, soğuk, açlık ve aldığı yaraya rağmen çocuk halen yaşıyordu. Hiçbir zaman ölümle mücadele eden bu kızın gözlerini unutmayacağım.

“Daha sonra Tigranyan adlı bir asker çocuğun kulağından tutarak yakılması için bir yere toparlanmış ve üzerlerine mazot dökülmüş cesetlerin yanına getirdi ve daha sonra onları yaktı.

“Bu sırada birisinin yardım seslerini duydum. Ben daha ileriye gidemedim. Çünkü Hocalıyı bu lanetlenmiş Türklerden kurtarmak istiyordum.” (agy, s. 62-63)

Dünyanın pek çok bölgesinde böyle insanlıktan çıkmış, canavarlaşmış katliamcılar bulunabiliyor ne yazık ki. İşte AB-D’nin yaptıkları… Onlar da İslam ülkelerinde masum sivilleri, çocukları katledip kurbanlarının başında gülerek fotoğraflar çektirebiliyorlar. Kurbanlarının parmaklarını, kulaklarını kesip hatıra diye saklayabiliyorlar. Ama o canavarlık kanıtlarını sadece kendi özellerinde tutuyorlar. Çok ender durumlarda o özeller patlayıp canilikler medyaya yansıyabiliyor.

Hocalı katliamının canileri ise yaptıklarını kitaplaştırarak yayımlıyorlar ve tüm dünyaya övünerek duyuruyorlar. Siz canilerin hiç böylesini gördünüz mü? Biz görmedik. Bilmiyoruz…

İşte söz konusu emperyalist yalanlar ve sizlerin çoğunluğunu oluşturan insanlar gibi kandırılmışların bu yalanları tekrarlaması böyle sonuçlar yaratıyor. Hocalı Katliamı’nı yapan bu Ermeniler işte bu yalanlar yüzünden bu hale geldi, insanlıktan çıktı. Dolayısıyla yaptığınız, insanlığa da, halkların kardeşliğine de, barışa da hizmet etmiyor. Tam tersine hizmet ediyor.

Son olarak şunu da belirtelim: Ermeni Burjuva önderleri bugün de AB-D Emperyalistlerinin yönlendiriciliğinde yaklaşık 100 yıllık planlarını hayata geçirmeye çalışıyor.

Bizim teorimizin düşürdüğü ışıkla gördüğümüz bu hainane planı-niyeti, ABD Diasporası temsilcisi Harut Sassounian bakın nasıl dile getirir:

“ERMENİSTAN’IN TOPRAK TALEBİ

“ABD’de Ermeni diasporasının lideri sayılan Harut Sassounian, Armenian Weekly gazetesi için Ermenilerin “Batı Ermenistan” dediği bugünkü Doğu Anadolu toprakları üzerindeki taleplerini yazdı.

ABD’de Ermeni diasporasının lideri sayılan Harut Sassounian, Armenian Weekly gazetesi için Ermenilerin “Batı Ermenistan” dediği bugünkü Doğu Anadolu toprakları üzerindeki taleplerini yazdı. Harut Sassounian’ın makalesinde sıkça sorulan sorular ve bunlara verilen yanıtlar şöyle:

“1- Soykırım suçları iddialarının 100 yıl sonra zaman aşımına uğradığı doğru mu?

“Hayır. 26 Kasım 1968’de, BM Genel Meclisi soykırım dahil insanlığa karşı işlenen tüm suçların herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmayacağına dair kararını kabul etti. Bu anlaşmanın 1’inci maddesi, “Tarih ve zaman aşımı dahil hiçbir sınırlama bu suçlara uygulanamaz” diyor. Bu nedenle 1915’in üzerinden ne kadar zaman geçtiğinin önemi yok. Soykırımı da içeren savaş ve insanlığa karşı suçlar her zaman yargılanabilir.

“2- Ermenilerin Batı Ermenistan’ı (Doğu Anadolu) geri alması gerçekçi bir ihtimal mi?

“Hiç kimse Türk liderlerin Ermenilere topraklarının tek bir parçasını bile gönüllü şekilde verecekleri ilüzyonuna kapılmamalı. Toprak genellikle güçle alınır. Ermenistan askeri anlamda Türkiye’den zayıf olduğu için Türkiye’de yaşanacak öngörülemeyen gelişmeleri beklemek zorunda. Mesela iç savaş, bölgesel çatışmalar, Kürt isyanı, doğal felaketler gibi güç boşluğu yaratacak ve dünyanın bu bölümünde sınırların değişmesine neden olacak gelişmeler… Hukuki haklarını talep edebilecekleri an gelene kadar Ermeniler bu isteklerini kuşaktan kuşağa aktarmalılar.

“3- Eğer bu topraklar geri alınırsa Ermeniler burada azınlıkta kalmayacak mı?

“Evet eğer bugün Batı Ermenistan (Doğu Anadolu)  Ermenilere verilirse bu doğru olur. Fakat daha önce de dediğim gibi bu gerçekleşmeden önce büyük olayların yaşanması lazım ve bunların bölgedeki demografik sonuçları Kürtler, Türkler ve Ermenilerin kalan alanlardaki durumlarını değiştirebilir. Kimse demografik statükonun aynı kalacağını varsayamaz.

“4- Eğer Batı Ermenistan geri alınırsa diaspora konforlu yaşamını bırakıp gelir mi?

“Burada mevzu Ermenilerin kendi tarihi evlerine yerleşme haklarıdır. Bu topraklar döndüğünde, nerede yaşayacaklarına Ermeniler karar verecek. Bu Türkiye’nin meselesi olmamalı. Tüm Yahudiler İsrail’de mi yaşıyor? Yakın Ortadoğu ülkelerinde yaşayanlar Batı Ermenistan’ı tercih edeceklerdir.” (Milliyet, 09 Ağustos 2012)

Apaçık şekilde görüldüğü gibi, ABD Emperyalizminin merkezinde yaşayan diasporanın temsilcisi, bu insanlık dışı planı, işte böylesine pervasız bir biçimde, kendi yayın organında (Armenian Weekly) dile getirmekten çekinmemektedir.

Biraz düşünürsek, böylesine canice bir planın başarıya ulaşabilmesi için milyonlarca Kürt, Türk ve Ermeni insanın hayatını kaybetmesi gerekir.

Yaşanacak olağanüstü olaylar sonucu güç boşluğu oluşacakmış, onu bekliyorlarmış. Böyle bir durumda AB-D Emperyalistlerinin bunlara vereceği teknolojinin son sözü harp araç gereçleriyle bunlar Kürt illerine saldıracaklar. Hocalı’da olduğu gibi katledebildikleri kadar katledecekler. Kaçanlar canını kurtarabilecek sadece. Böylece de bugünkü Kürt illeri Kürtlerden arındırılmış olacak. Ermeniler de gelip buralara yerleşecekler. Burjuva Ermenistan’ın sınırlarını buraları da içine alacak şekilde genişletecekler. Yapılan plan ve beklenti budur. İşte yukarıda açıkça dile getirilen aşağı yukarı bunlardır.

Demek ki biz, hiçbir konuda olmadığı gibi, bu konuda da kimseyi yanıltmıyoruz. Sadece gerçekleri dile getiriyoruz. Yani olanı olduğu gibi görüyor ve gösteriyoruz. Bilimin görevi de zaten budur.

Tekrarlayalım: Hiçbir halka, tabiî Ermeni Halkına da, düşmanca duygular beslemiyoruz. Halkların düşmanı değil, tersine dostuyuz. Halkların kardeşliğinden yanayız.

Ve diyoruz ki, ah keşke alçak emperyalist alçaklar yüzyıl önce o güne kadar kardeşçe yaşadığımız Ermeni Halkıyla bizi birbirimize düşürmeseydi. Aramıza girmeseydi. Aramızdaki bu trajedi yaşanmasaydı. 900 sene boyunca olduğu gibi, bugün de Ermeni Halkıyla iç içe ve kardeşçe yaşıyor olsaydık. Dünyanın değişik ülkelerindeki milyonlarca Ermeni bugün Türkiye sınırları içinde yaşıyor olsaydı. Birkaç milyon da Ermeni vatandaşımız olsaydı. Bu ülkemizin ve halklarımızın zenginliği olurdu.

Alçak, haydut emperyalistler yaptı bize bu kötülüğü. Bizi birbirimize boğazlattılar.

Biz yine diyoruz ki, artık bir kez daha o haydutların oyununa gelmeyelim. O tuzağa bir daha düşmeyelim.

Ermeni burjuvalarının bugünkü hainane planlarını dile getirişlerine bir örnek daha verelim. Ermenistan Taşnak Partisi Dış İlişkiler Bürosu’nun sorumlusu Giro Manoyan geçtiğimiz yıl Haziran ayında bir açıklamada bulundu. Aslında bir tekrardı açıklaması. Daha önce de aynı şeyi birçok kez öne sürmüştü. Dedi ki: “Türkiye’yle ilişkilerimizin normalleşmesi için Vilayet-i Sitte adlı 6 vilayetin bize verilmesi gerekir.”

Yine hatırlanacaktır: Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, üniversite öğrencilerine hitaben bir konuşmasında “Karabağ’ı biz aldık, Ağrı’yı size bıraktık” demişti.

Tüm bunları bilerek, görerek hala AB-D Emperyalistlerinin Soykırım Yalanını savunuyorsanız;

Yapmayın!.. Yazıktır!.. Ayıptır!.. Yakışmıyor!.. Yapmayın!.. 24.04.2013

ETİKETLER: ,