Cevap ver bakalım Bin Kalıplılar Dergahının Âlimi Büyük Pervane: Kontrgerilla’yı, SüperNATO’yu, Gladyo’yu, onun Türkiye’deki merkezi Özel Harp Dairesi’ni, hem de ne olduklarını bile bile savundun mu savunmadın mı?

Bin Kalıplı Doğu Perinçek ve PDA Avanesininİhanete Karmış Hazin Siyasi Serüvenine Dair… (23)

Cevap ver bakalım Bin Kalıplılar Dergahının Âlimi Büyük Pervane:

Kontrgerilla’yı, SüperNATO’yu, Gladyo’yu, onun Türkiye’deki merkezi Özel Harp Dairesi’ni, hem de ne olduklarını bile bile savundun mu savunmadın mı?

Bin Kalıplılar’ın Aydınlık Yayınları 1978 Aralık’ında konuya ilişkin bir kitap yayımladı. Adı: “Resmi Belgelerle Kontrgerilla ve MHP”.

Kitap gerçekten resmi belgeler ortaya koyuyor. Ve çok önemli o belgeler. Biz o yıllarda bu belgelerin varlığını bilmekle beraber onlara ulaşamamıştık. O belgelere ilişkin günlük burjuva gazetelerinde çıkan birkaç paragrafı değerlendirerek sonuçlar çıkarmıştık ve Kontrgerilla’ya ilişkin net, doğru bir karara varmıştık, değerlendirmede bulunmuştuk.

O günlerdeki değerlendirmelerimizi ve devam eden süreçte konuya ilişkin yazdığımız yazıları şu kitaplarımızda derledik:

1985 yılı, hem de 12 Eylül Faşist Mahkemelerinin, 12 Eylül polisinin ve Kontrgerillası’nın Hareketimize yönelik başlattığı bir operasyon sürerken “12 Eylül Nedir?” adlı kitabımızı kaleme aldık. Biz, o operasyonda 5-10 dakikalık aralıklarla polis baskınlarından kurtulmuştuk. Soğukkanlılığımızla bulunduğumuz evlerin basılması sırasında ev sahipleri olan yoldaşlarımızı sakin davranmaları yönünde uyarmıştık. Yoldaşlarımız da o doğrultuda davranarak operasyon timlerini yanıltıp atlatabilmişlerdi. Yani birkaç kez bu timlerle neredeyse burun buruna gelmemize rağmen kurtulmayı başarmıştık. Firardaydık gayrı. Uzun süren bir firarîlik. İşte o şartlarda kaleme almıştık “12 Eylül Nedir?” adlı kitabımızı.

Sonrasında, aradan uzun yıllar geçtikten sonra, Ekim 2011’de de şu adla hem Türkiye’deki Kontrgerilla ve eylemlerini, hem de Ergenekon Davası adlı CIA Operasyonunu değerlendiren yeni bir kitabımız yayımlandı: “CIA Yönetimindeki Kontrgerilla-Süper NATO ve Yine CIA’nın Örgütlediği “Ergenekon Davası” Saldırısı”.

Bu kitaplar, Marksist-Leninist ideolojimizin ve bilincimizin ışığı altında olayları, gerçekte ne iseler öylece gören ve sebep-sonuç ilişkileri içinde ortaya koyan eserlerdir.

Bin Kalıplılar’ın 1978’de yayımlanan yukarıda adını andığımız kitabıysa onca belge zenginliği içermesine rağmen kitabı kaleme alan müritlerin, Tekke’nin Mao Zedung Düşüncesi ile kafaları uyuşturulup zihinleri körleştirildiği için, çıkardıkları sonuçlar yer yer zırvalamalara kayar. Gerçeğin tersini savunur.

Hep söylediğimiz gibi bunların kafası, ÇKP Tekkesi’nin, “Mao Zedung Düşüncesi” adlı afyonla zehirlenip işlemekten alıkonmuş; düşünce sistemleri rayından çıkarılmış, sistemli düşünmekten mahrum edilmiştir. Bu sebepten de ellerinde ne kadar somut belge olursa olsun, onu değerlendirmekten, oradan sağlıklı sonuçlar çıkarmaktan acizdir bunlar… Neyse.

Şimdi gelelim kitaplarına. Yazdıkları önsözde şöyle tanıtırlar onu:

“Elimizdeki kitap büyük ölçüde AYDINLIK gazetesinin “Kontrgerilla” yayınına dayanarak hazırlandı. AYDINLIK gazetesinde yayınlanan belgelerin yanı sıra, burada kullanılmayan diğer bilgi ve belgeler de bu kitapta yer almaktadır. KONTRGERİLLA kitabı bu örgütü, teorisiyle ve yedi yıllık karanlık faaliyetiyle gözler önüne seriyor.

“12 Mart’ın karanlık günlerinde tutuklular şu sözlerle işkence tezgâhına yatırılıyorlardı: “Burası doğrudan Genelkurmaya bağlı bir Kontrgerilla üssüdür. Burada ne anayasa, ne de babayasa vardır. Öldürür, bir kenara atarız.” O gün işkenceye uğrayan devrimciler bu sözlerin sahiplerini tanımıyorlardı. Kontrgerillacılar işkencelerini gizli köşklerde yürütüyorlar, tanınmamak için tutukluların gözlerini bağlıyorlardı. Fakat devrimcilerin yedi yıldır sabırla yürüttükleri soruşturma artık sonucunu vermiştir. İşte yıllardır halka kan kusturan caniler, şimdi bir bir kitlelerin önüne çıkarılmaktadır.

“Halkımızın faşizme duyduğu nefret, bu karanlık örgütün açığa çıkartılmasında en büyük etken oldu. AYDINLIK gazetesinin “Kontrgerilla” yayını sırasında gazeteye gelen, mektup yazan veya telefon eden yüzlerce kişi bu örgütle ilgili bildiklerini anlattılar. Elimizdeki kitap, bundan yedi yıl önce devrimcilerin Sıkıyönetim zindanlarında duydukları işkencecilerin seslerini hafızalarına not etmeleriyle yazılmaya başladı ve aradan geçen yıllar boyunca binlerce devrimcinin çabasıyla zenginleşti. Bu kitap, şu tarihi dersi bir daha doğruluyor. Hiçbir karanlık tertip ve güç halktan gizlenemez!

“KONTRGERİLLA kitabı sadece 12 Mart dönemindeki Kontrgerilla faaliyetini teşhir etmekle kalmıyor, bugünkü tertip ve cinayetlerin arkasındaki gücü de gözler önüne seriyor. Okuyucularımız bu kitapla, bugün hâlâ tertip peşinde koşan, sabotaj ve suikastlara girişen Kontrgerillacıları da tanıyacaktır. Bunların MHP ile kurdukları ilişkileri ve sırtlarını dayadıkları ordu içindeki faşist cuntayı da görecektir.

“Elinizdeki kitap bugüne kadar yurdumuzda yapıldığı gibi Kontrgerillayı sadece teorik olarak açıklayan bir kitap değildir. Kitap, emperyalistlerin ve işbirlikçilerin Kontrgerilla teorisini anlattığı gibi, bu konuda önemli bir belgeseldir.

“(…)

“Üçüncü cilt, Kontrgerillanın eylemlerini gözler önüne seriyor. Kontrgerillanın suçlarını kapsayan bu bölüm, bir ibret belgesi niteliğindedir. Buradan da açıkça görüleceği gibi, Kontrgerillanın bütün marifeti işkence, tertip ve cinayetten ibarettir. Üçüncü cildimizde 1 Mayıs katliamından, Sirkeci ve Yeşilköy sabotajlarına; Özel Harp Dairesindeki bazı uygulamalardan, Kıbrıs’ta döndürülen dolaplara kadar Kontrgerillanın sinsi faaliyeti üzerindeki perde kaldırılmaktadır. Bu cildin sonunda ise, Kontrgerilla yayını dolayısıyla AYDINLIK’a yapılan baskılar, yayının yankıları, Kontrgerilla konusunda gazeteye verilen demeçler ve belgeleri nasıl elde ettiğimiz konusu yer alıyor.

“(…)

“Biz elinizdeki kitapla bu cinayet örgütü üzerindeki örtüyü kaldırıyoruz. MHP’nin Kontrgerilla ile ilişkilerini gözler önüne seriyoruz. Artık kazanın dibi delinmiştir. KONTRGERİLLA kitabı, yıllardır cana kıyan bu örgütün mensuplarını isimleriyle, resimleriyle ve suçlarıyla birlikte açıklamakta ve hesap sorulmak üzere halkın vicdanına teslim etmektedir.” (Resmi Belgelerle Kontrgerilla ve MHP, Aydınlık Yayınları, Birinci Baskı, Aralık 1978, s. 9-10)

Bin Kalıplılar’ın bu Önsöz’de yazdıklarına biz de katılırız. Doğru söz ediyorlar, Kontrgerilla hakkında. Onların her söylediğini eleştirecek değiliz ya. Keşke hep böyle doğruları yazsalar da biz de bir şey demesek, bunlarla zaman tüketmesek.

Şimdi de yoldaşlar; kitabın girişinden itibaren yine genelde doğru şeyler söyledikleri metinlerden bir bölüm aktaralım:

Birinci Bölüm

“KONTRGERİLLAYI AMERİKAN EMPERYALİSTLERİ KURDURDU

İkinci Dünya Savaşı’ndan Sonra Amerikan Emperyalistleri Hitler’in Çizmelerini Giydi

“Amerika Birleşik Devletleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıktı. Savaşta Alman emperyalistleri yıkılmış, Avrupalı emperyalistler de ağır kayıplara uğramışlardı. Galip devletlerden biri de, Stalin önderliğindeki Sovyetler Birliği’ydi. Savaş sonrasında dünyanın manzarası şöyleydi: Bir tarafta Sovyetler Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti ve Doğu Avrupa ülkelerinin meydana getirdiği sosyalist kamp, diğer yanda Amerikan emperyalistlerinin başını çektiği emperyalist kamp.

“Amerikan emperyalistleri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Hitler’in çizmelerini giydi ve bütün dünyanın efendisi olma iddiasıyla ortaya çıktı. “Hür dünyayı komünizm tehlikesinden koruma” safsatasıyla, başta Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri olmak üzere, dünyanın birçok ülkesine pençesini uzattı. Amerikan emperyalistleri kendilerini “hür dünyanın lideri” olarak görüyorlar ve jandarmalık taslıyorlardı. Amerika kısa zamanda birçok ülkeyi hakimiyeti altına aldı ve bunları haraca kesmeye başladı.

“Amerikan emperyalistlerinin bu dönemdeki propagandalarının merkezini, “komünizm hayaletine karşı mücadele” oluşturuyordu. Amerika bu yaygarayla NATO’yu kurdu ve birçok ülkeyi askeri bakımdan da denetimi altına aldı. Türkiye o dönemde devrimcilerin muhalefetine rağmen NATO’ya girdi. Ülkemiz iktisadi ve siyasi bağımlılığın dışında askeri bakımdan da Amerikan emperyalistlerine bağımlı hale geldi. Yurdumuzun savunması tamamen Amerikan emperyalistlerinin ellerine teslim edildi.

“Amerikan emperyalistleri bütün dünyada efendiliğini ilan ederken en büyük kozlarından biri, nükleer şantajdı. Amerika bir yandan “komünizm tehlikesi” edebiyatıyla ülkeleri dize getirmeye çalışırken, diğer yandan da bütün dünyayı “atom bombası” ile tehdit ediyordu. Amerikalı askeri uzmanlar bütün çabalarını atom silahlarının geliştirilmesi üzerine yoğunlaştırırken, Amerikan sanayisi de buna hizmet edecek şekilde gelişiyordu. Bu dönemde Amerikan savaş stratejisi, nükleer silahların da kullanıldığı topyekun bir savaş esasına göre oluşturulmuştu. Yani nükleer Amerika’nın efendiliğini kabul etmediği takdirde, Yanki emperyalistleri atom silahlarının da kullanıldığı genel bir savaşa hazırdı. Bütün dünya ölümlerden ölüm beğenmeliydi: Ya Amerikan zinciri, ya atom bombası!

Milli Kurtuluş Savaşları Atom Bombasından Güçlüdür

“Amerikan emperyalistlerinin atom tehdidi, Kore halkının mücadelesi karşısında kısa zamanda eriyip gitti. Amerika, Türkiye gibi birçok ülkeyi de emperyalist emellerine alet ederek 1950 yılında Kore’ye de müdahalede bulundu. Kore halkı yurdunu kararlılıkla savundu ve Amerikan emperyalistlerini yenilgiye uğrattı. Amerika bütün tehditlerine rağmen atom silahını kullanamadı. Kore halkının haklı mücadelesi ve dünyanın demokratik kamuoyu, onun bu silahı kullanmasına izin vermedi. Milli kurtuluş savaşlarının yenilmezliği, Kore halkının mücadelesinde bir daha ispatlandı. Amerikan emperyalistleri daha sonraki yıllarda Hindiçini’de art arda yenilgiye uğrayınca şu gerçek kendini tüm dünyaya kabul ettirdi: Milli kurtuluş savaşları atom bombasından daha güçlü bir silahtır.

“Amerika’nın Kore yenilgisi emperyalist askeri uzmanları derin derin düşündürürken, Amerika’nın büyük tekellerinden Rockefeller grubu 1956 yılında şu öneriyi ileri sürdü:

“ABD’nin çıkarlarına uygun düşmeyen herhangi bir durumu düzeltmek için dünyanın her neresinde olursa olsun, derhal müdahale edilebilecek yeteneklere sahip özel askeri birlikler kurulmalı. Bu özel askeri birliklerin gayet hareketli olması ve çeşitli lokal (yerel) harpleri başarıyla sona erdirecek yetenekte olması gerekir”

“Rockefeller grubunun önerdiği “özel askeri birlikler”, Amerikan Kontrgerillasının ilk nüvesini meydana getiriyordu. Amerikan emperyalistleri ilk defa bu yıllarda milli kurtuluş savaşlarını atom silahıyla ve düzenli ordu birlikleriyle bastıramayacaklarını anlıyorlar ve “özel birlikler” kurmaktan söz ediyorlardı.

“Rockefeller grubunun önerisi doğrultusunda Stratejik Müdahale Birlikleri (STRAC) kuruldu. Bu birliklere dünyanın çeşitli bölgelerinde Amerikan emperyalistlerine karşı gelişecek mücadeleleri bastırma görevi verildi. Yine bu yıllarda, Amerika’nın çeşitli ülkelerdeki kara, hava ve deniz kuvvetlerinin bir kısmı bu amaç doğrultusunda yeniden eğitilip, teşkilatlandırıldı.

Amerika ve Kontrgerilla

“Kore yenilgisi Amerika için bir alarmdı. Sonraki yıllarda birçok ülke daha milli bağımsızlığını kazanmak için silaha sarıldı. Hindiçini halkları, Cezayir ve daha birçok ülke emperyalizme, özellikle Amerikan emperyalizmine karşı bağımsızlık bayraklarını yükselttiler. Dünyamız 1960 yıllarına girerken, devrim ve bağımsızlık akımı hızla yükseliyordu. Güçlü bir emperyalisti hedef alan halk savaşları, genellikle gerilla savaşı şeklinde gelişiyordu. Amerikan emperyalistleri dişinden tırnağına kadar silahlı olduğu halde halk savaşlarıyla bir türlü baş edemiyordu. İşte bu şartlar altında Amerikan Başkanı Kennedy 1962 yılında Harp Akademisinde yaptığı konuşmada şu tedbirleri önerdi:

“Dünyamız, daha uzun yıllar süreceği anlaşılan yeni bir döneme girmektedir. Bu dönem, Hindiçini tipi partizan harpleri dönemi olacaktır. Bu durum, tamamen yeni nitelikte strateji ve tamamen yeni cins silahlı kuvvete sahip olmamızı gerektiriyor. Bu dönemin zorunlu kıldığı yepyeni silahlı kuvvetlerin özel eğitime, özel silahlara ve teçhizata ihtiyacı vardır.”

“Savunma bakanı McNamara ise, Kennedy’nin konuşmasını şu sözlerle destekledi:

Partizan harpleri, bizim harp anlayışımızda belirli değişmeler yapılmasını gerektirdi. Partizan savaşlarının cereyan ettiği bölgelerde büyük miktarda askeri birlik ve büyük çapta silah yerine, gerilla ve antigerilla savaş taktik ve biçimlerini iyice öğrenmiş ve özel silahlarla donatılmış küçük birlikler kullanmak gerekecek.”

“Kennedy’nin “yeni dönem” dediği milli kurtuluş savaşları döneminde Amerika, sadece nükleer silahlarını geliştirmekle yetinmemeliydi. Amerikan emperyalistleri bir yandan nükleer silah üstünlüğünü korumaya çalışırken ve bir nükleer savaş için doludizgin hazırlık yaparken, diğer yandan da partizan harplerine karşı “tamamen yeni nitelikte silahlı kuvvetlerin eğitimine” hız verecekti. Bu “yeni kuvvetler” McNamara’nın belirttiği gibi, Kontrgerillaydı. Gerçekten de Amerikan emperyalistleri 1960’ların başından itibaren Kontrgerilla örgütlenmesine giriştiler ve bu örgütlenmeyi birçok Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkesinde hızla yaydılar.

Kontrgerillanın Hedefi

“Aslında Amerikan emperyalistleri Kontrgerillacılıktan amaçlarının ne olduğunu çok açık bir şekilde ifade ediyordu: “Amerika’nın desteklediği hükümetin otoritesini sağlayarak, düzeni kuvvetlendirmek.”

“Amerika’nın gözde askeri uzmanlarından Peter Paret ve John W. Shy bu görüşlerini açık bir şekilde de belirttiler:

“Birleşik Amerika, hoşuna gitmeyen solcu veya solcu olmayan hükümetleri devirmek için gerilla taktiğini kullanabilir ve kullanmalıdır… Bizim amacımız, hoşa gitmeyen ve bizimle dost olmayan hükümetlerin yerine dost hükümetleri geçirmek olmalıdır.”

“Rockefeller grubunun başka bir raporunda ise, bu amaç şöyle açıklanıyordu:

Gerek bizim, gerekse komünist olmayan diğer dünya devletlerinin güvenliğini sağlamak için mahalli kuvvetler ve akımlar tarafından sıkışık durumda bırakılmış olan dost hükümet ve rejimlere silahlı yardımlar yapmak zorunluluğunu duymalıyız. Bu zorunlulukla yapılacak askeri müdahale, ne klasik askeri stratejiye uymakta, ne de geleneksel diplomatik müdahaleye benzemektedir. Bu askeri müdahalenin kendine özgün bir niteliği ve biçimi vardır.”

“İşte 1967’de Yunanistan’da gerçekleştirilen faşist darbenin temelinde Amerika’nın büyük hedefi yatmaktadır. 12 Mart 1971’de yurdumuzda kurulan faşist diktatörlük de, Amerika’nın bu hesaplarının bir sonucudur. Her iki ülkede de Amerikan emperyalistleri halkın mücadelesiyle sarsılan otoritelerini yeniden kuvvetlendirebilmek için faşist darbeler tezgâhladılar. Türkiye’de kontrgerilla sözünün ve bu örgütün faaliyetlerinin 12 Mart’tan sonra ortaya çıkması tesadüf değildir.

“Bir zamanlar dünyada sadece Amerikan emperyalistlerinin borusu öterken, bir ülkenin Amerika’nın müdahalesine uğraması için “hoşa gitmemesi” yeterdi. Amerikan emperyalistlerinin amacı kendisine en sadık iktidarın otoritesini sağlamaktı. Bırakalım “ihtilalci” ve “komünist” hareketleri bir yana, Amerika’nın ilerici ve reformcu akımlara, hatta en küçük demokratik haklara bile tahammülü yoktu:

“Bizim güvenliğimizi sadece açık saldırılar tehdit etmiyor. Bu açık saldırıların yanında ondan daha tehlikeli, fakat saldırı görünüşünde olmayan başka cins tehditler de vardır. Bu tehditler, içeriden yapılmak istenen değiştirme ve dönüşümlerdir. Bu maskeli saldırılar, bazen iç harp şeklinde, bazen ihtilalci hareket şeklinde, bazen demokratik akımlar ve reform hareketi biçimlerinde karşımıza çıkmaktadır. Bizim amacımız, bu ve buna benzer akımları önlemek olmalıdır.”

“Yardımda Bulunduğumuz Ülkelerde Özel Harp Kolejleri Kurulmalıdır”

“Bu ilerici ve devrimci akımlar nasıl önlenecekti? Amerikalı kontrgerilla teorisyenleri bunu da açık bir şekilde belirttiler:

“Dolaylı saldırıları önlemek için politik, ekonomik ve askeri bir sıra yardımlar yapılmalıdır. Askeri yardımların ilk hedefi, mahalli silahlı kuvvetlerin eğitimi ve silah donatımı olmalı… Mahalli kuvvetlerin eğitimi, partizan savaş ve taktikleri ile, karşıt savaş taktiklerinin öğretilmesi esasına oturtulmalı. Bununla beraber pratikte görüldüğü gibi, sadece mahalli kuvvetlere bel bağlanamaz. Amerikan silahlı kuvvetlerinin de bu harplere katılması gerekmektedir… Mahalli kuvvetlerin bütün komuta ve idare organları Amerikan uzmanları tarafından kontrol edilmeli. Fakat bu kontrol işleri o ülke kamuoyundan gizli tutulmalı.”

“Türkiye’de Kontrgerillanın merkezi olarak bilinen Özel Harp Dairesi 1965 yılında kurulduktan sonra, uzun yıllar Amerikan Yardım Heyeti ile (JUSSMAT) aynı binada faaliyet gösterdi. Amerikan emperyalistleri yerli Kontrgerillacıları eğittiklerini ve denetlediklerini kamuoyundan gizlemek ihtiyacını bile duymadılar. Hem sadece Özel Harp Dairesini değil, bütün önemli devlet kurumlarını ve bakanlıkları denetlemek üzere Amerikalı uzmanlar Türkiye’ye üşüştüler. Yukarıdaki sözler yurdumuzda harfiyen uygulandı.

“Kontrgerillacıların ceplerinde el kitabı olarak gezdirdikleri Amerikan ordusuna ait bir belgede, talimat niteliğindeki şu sözler dahi yer almaktadır:

“Kendi personelimizi ve yardımda bulunduğumuz memleketlerin personelini yetiştirmek için bir eğitim sistemine ihtiyacımız vardır. NATO müttefiklerimizle müştereken komünist tecavüzüne maruz memleketlerde, memleketimizdekine benzer enstitüler veya Özel Harp Kolejleri kurulmalıdır.”

“Kontrgerillacıların Eğitimi

“Amerikan emperyalistleri 1963-1964 yıllarından itibaren yabancı ülkelerdeki Kontrgerilla eğitimine ve örgütlenmesine hız verdiler. Amerika’ya bağımlı ülkelerden çok sayıda subay ve güvenlik görevlisi Amerika’da çeşitli okullarda eğitim gördüler. Ayrıca Amerikalı uzmanlar da bu ülkelerde yerli personelin eğitimine giriştiler. Amerikan Gizli Haberalma Servisi (CIA), Kontrgerillacıların eğitiminde ve örgütlenmesinde en önemli rolü oynadı. Amerikan Başkanı Johnson 1964 yılında, “Şu anda 49 ülkede iç savaşın en gelişmiş tekniklerini güvenlik kuvvetlerine öğreten 344 ekibimiz çalışıyor” derken, Türkiye’de Kontrgerilla eğitimi çoktan başlamış bulunuyordu.[1]

“Yabancı ülkelerden gelen Kontrgerillacılar Amerika’da belli başlı iki okulda eğitim gördüler. Bunlardan biri Fort-Bragg’dadır. Diğeri ise Panama’da bulunuyor. Adı Fort-Sherman okuludur. Ayrıca Napoli’deki NATO Savunma Kolejinde de Kontrgerilla eğitimi yapıldı.

“Fort-Bragg’da general düzeyinde subaylar eğitildi. Bu okulda sadece 1963 yılında, çeşitli sömürge ve yarı-sömürgelerden gelen 82 general eğitim gördü. Panama’daki okulda ise, generalin altındaki çeşitli rütbelerden subaylar eğitildi. Burada her yıl ortalama 1400 civarında subay eğitimden geçti.

“Bu okullardan başka Washington Polis Akademisinde de çeşitli ülkelerden gelen polis şefleri iç savaş teknikleri ve Kontrgerilla konusunda yetiştirildiler. 1964-1967 yılları arasında 87 ülkeden gelen 5000 polis yetkilisi bu okulda eğitim gördüler.

“Almanya’da bulunan ve Washington Polis Akademisinin kontrolünde olan başka bir okul ise, Kontrgerilla harekâtında önemli yeri olan jandarma-komandolarının eğitimini sağlıyordu.

“Bütün bu okullar CIA’nın kontrolu altında eğitim yaptılar. CIA, Türkiye’den gelip de Amerika’da eğitim gören çok sayıda subay, polis yetkilisi ve MİT mensubuyla ilişki kurdu. CIA’nın hizmetine giren bu unsurlar 12 Mart’tan sonra terör ve işkence olaylarında ön planda yer aldılar. Öte yandan CIA, eğittiği ve hizmetine soktuğu bu türden ajanları, kendi istihbarat hizmetinde de kullandı. CIA ajanlarının bir kısmı hâlâ Kontrgerilla içinde yer almakta ve halk düşmanı eylemlerine devam etmektedir.[2]

Amerikan Ordusundan Tercüme Edilen Kitaplar

“Türkiye’nin NATO’ya girmesinden ve özellikle 1960 yıllarından sonra, Amerikancı eğitim, ordunun her kademesinde hızla yaygınlaştırıldı. Ancak bu en açık bir şekilde Özel Harp Dairesindeki eğitimlerde görüldü. Özel Harp Dairesindeki kitaplar işkence ve sorgu yöntemlerine varıncaya kadar Amerikan kitaplarından tercüme edilmiştir. Özel Harp Dairesinin kitaplığında bulunan ve Amerikan ordusundan tercüme edilen Sorgu Yöntemleri adlı broşürü, bu cildin sonuna ek olarak koyuyoruz. Kontrgerillacılar mesleklerini buralardan öğrendiler ve 12 Mart’ta halka karşı uyguladılar. Bugün de Hâlâ gerek yeni kadrolar yetiştirme, gerekse uygulamada yine bu kitaplardan yararlanıyorlar.

“Birinci cildin sonunda yayınladığımız Jandarma Genel Komutanlığının “Gizli” belgesi hazırlanırken yararlanılan kaynaklardan bazılarını aşağıya alıyoruz. Görüldüğü gibi bu belge Amerikan ordusundan yapılan tercümelere dayanılarak hazırlanmıştır. Orduya “Gizli” olarak dağıtılan bu belgenin yazarları, aslında Amerikan Kontrgerilla şefleridir.[3]

Kitabı Çıkaran Makam:             Kitabın Adı:                                          Tarih:

Gn. Kur. Bşk.                             Komünist Propaganda Taktikleri                 1972

(Suzanne Labin)

 

Tuğg. Aubrey Dixon                 Komünist Gerilla Savaşları                          1968

US Army FM 19-15                   Civil Disturbances and Disasters

(ABD Kara Kuvvetleri)             (İç Karışıklıklar ve Felaketler)

 

US Army FM 31-22                   Counter Insurgences Forces

(ABD Kara Kuvvetleri)             (Karşı-Ayaklanma Kuvvetleri)

 

US Army FM 31-16                   Counter-Guerilla Operations

(ABD Kara Kuvvetleri               (Kontrgerilla Harekatı)

US Army Special Warfare         Tactic and Techniques Counter-

School                                         Guerilla Operations

(ABD Kara Kuvvetleri               (Kontrgerilla Harekatında

Özel Harp Okulu)                       Taktik ve Teknikler)

 

“          “             “                       Readings In Guerilla Warfare

                                                   (Gerilla Savaşı Üzerine Metinler)

 

Lievt. Col. T.N. Greene             The Guerilla and How To Fight Him?

(Yarbay Greene)                          (Gerilla ve Onunla Nasıl Mücadele Edilir?)

 “Bugün Kontrgerillacıların eğitim metni olarak kullandıkları kitapların çoğunun yazarı CIA ajanıdır. Bunlardan biri, CIA ajanı David Galula’nın Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri adlı kitabıdır. Galula kitabında milli kurtuluş savaşlarının ve devrim mücadelelerinin nasıl bastırılacağını anlatmaktadır. Bu şahıs sıradan bir yazar değil, Çin halkının kurtuluş mücadelesinde, Yunanistan iç savaşında ve Cezayir’in bağımsızlık mücadelesinde emperyalistlerin safında savaşmış bir karşı-devrimci ve önemli bir askeri uzmandır. Galula’nın kitabı 1965 yılında Genelkurmay tarafından basılmış ve orduya dağıtılmıştır.

“Yine 1965 yılında Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından bastırılıp, çeşitli askeri birliklere dağıtılan ST 31-15 Kara Kuvvetleri Komutanlığı Sahra Talimnamesi, Gayrinizamî Kuvvetlere Karşı Harekât adlı kitap da Amerikan ordusunun FM 31-15 nolu kitabının tercümesinden başka bir şey değildir. Altında o zamanın Kara Kuvvetleri Komutanının imzası bulunan “Başemir”de, bu talimnamenin “uygulanması” istenmektedir. Bazı bölümlerini kitabın sonunda ek olarak yayınladığımız bu belge de, baştan sona kadar halka karşı zorbalık ve tertip talimatlarıyla doludur. Belgenin her satırı akla gelmedik eziyet ve entrikaları kapsamaktadır.

“Bunlar sadece iki örnektir. Bunlar gibi daha çok sayıda kitap ve belge, halkın mücadelesini bastırmada eğitim aracı olarak kullanılmaktadır.

“Emniyet Genel Müdürlüğündeki eğitim materyali de aynı kaynaklıdır. Bu konuda Talat Turhan şunları belirtiyor:

“Özellikle AP döneminde Emniyet Genel Müdürlüğü Önemli İşler Müdürlüğünde, CIA ve FBI kaynaklı kitaplar çevriliyor. Örneğin, Komünist Argosuna Karşı Kılavuz. Yazarı CIA görevlilerinden Carew Hunt, çeviren Turhan Şenel. Düşmanımız Kimdir? Yazarı FBI Direktörü Edgar Hoover, çeviren ve düzenleyen A. Haşim Aytural.”

Türk Denizaşırı Birleşik Komutanlığı” Komikliği

“Amerikan ordusundan tercüme edilen Kontrgerilla belgelerinde o ülke halkı düşman kabul edilmekte ve aşağılanmaktadır. Bunlardan sadece iki tanesini örnek olarak aşağıya alıyoruz:

“Az gelişmiş ve geri kalmış memleketlerin halkı, çoğunlukla cahil olduklarından, çok yerde ayaklanmaların ardı arkası kesilmez.”

“Kurtuluş savaşları, komünistlerin gizli tecavüz emellerini maskelemek maksadıyla kullandıkları bir propaganda kelimesidir.”

“Görüldüğü gibi Kontrgerillacılara göre halk “cahil”dir. Bir halkın emperyalist boyunduruğa karşı ayaklanması “cehalet”tir. Yukarıdaki satırlar, dünyada emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını veren bir ülkenin ordusunda ders olarak okutulmaktadır.

“Amerikan ordusundan tercüme edilerek uygulanması istenen konular bazen komiklik derecesine varmaktadır. Örneğin orduda eğitim materyali olarak okutulan ST 31-15 Talimnamesi, Amerikan ordusunun aynı numaralı kitabından aynen, satır satır tercüme edilmiştir. Talimnameyi hazırlayan yetkililer, Amerikan kaynağına o kadar sadık kalmışlar ki, Amerikan emperyalistlerinin denizaşırı ülkelerindeki menfaatlarını korumak için verdiği talimatlar da aynen Türkçeye çevrilmiş ve uygulanması istenmiştir. Aşağıdaki şema, ST 31-15’in 13. sayfasından alınmıştır.

Şema 1- Bir soğuk harp durumunda muhtemelen münasebetler. (ST 31-15, s. 13)

“Evet, yanlış okumadınız: “Türk Denizaşırı Birleşik Komutanlığı”, “Türkiye Diplomatik Misyonu”, “Kombine Komutanlık” vb. Bütün bunlar Amerikan kaynaklarındaki ABD kelimesi yerine Türk ve Türkiye kelimeleri koyarak yapılan tercümelerin eseridir.

“ST 31-15, Türkiye’nin yabacı memleketlerde yürüteceği Kontrgerilla faaliyeti hakkında bilgiler de veriyor:

“Dost bir yabancı hükümetin yeniden kurulduğu kurtarılmış bölgelerde ve barışta bağımsız yabancı memleketlerde Türk askeri komutanlarının, gayrinizami kuvvetlere karşı kullanacakları yetki, ilgili bağımsız hükümet sorumlu makamları ile varılan anlaşma hükümlerinin izin verdiği hususlara inhisar eder.”

“Talimnameye göre Türkiye Kontrgerillası yabancı ülkelerde sivil halk ile ilişkilerinde de şöyle davranmalıdır:

“Sivil kontrol ve idare ile ilgili sorumluluk, ev sahibi hükümetle varılan anlaşmalarda açıkça belirtilir ve kaide olarak mümkün olan azami ölçüde, meşru şekilde kurulmuş hükümete verilir. Eğer anlaşmalarda askeri kuvvet komutanına sivil sorumluluk verilmişse, genel olarak, kurtarılmış ve emniyet altına alınmış bölgelere ait bütün sorumlulukların, askeri durum müsaade eder etmez, mahalli makamlara devredileceği ifade edilir.”

“Bütün bu sözler komiktir, komik olduğu kadar da üzücüdür. Amerikan emperyalistlerinin denetimi altındaki bir ülkede , “denizaşırı ülkelerde”, “yabancı memleketlerde” Kontrgerillacılık yapmaktan söz ediliyor. Aslında bu sözler, Amerikan emperyalistlerinin Türkiye’yi ve diğer küçük ülkeleri nasıl denetim altında tuttuğunun ve işbirlikçilerinin de yardımıyla halka karşı Kontrgerilla faaliyetini nasıl yürüttüğünün itirafından başka bir şey değildir. “Yabancı memleketlerde” Kontrgerillacılık yapmaktan söz edenler, sırtlarını bir emperyaliste dayamışlardır. İşte Amerikan emperyalistlerini “Hami” olarak gören Kontrgerillacının açık itirafı:

“Gayrinizami harp kuvvetleri, aldıkları göreve, duruma ve şartlara göre bir ölçüde nizami kuvvetlerin desteğine muhtaçtırlar… Bu destek milli Hami Karargâh tarafından veya aracılığıyla yapılır. Gayrinizami harp kuvvetleri bazı durumlarda yabancı bir Hami Karargâh tarafından da desteklenmelidir.” (agy, s. 11-22, Aşağıdaki Dipnotlar da kitaba aittir.)

[1] Yabancı uzmanların Türk Kontrgerillacılarını eğitmesi konusunda sayısız örnek vardır. Bunlardan biri, 12 Mart döneminde basına yansımıştı. 12 Mart Muhtırası verildikten sonra Türkiye’ye gelen Güney Koreli Kontrgerilla uzmanları, Türkiyeli meslektaşlarına ders verdiler. Böylece Kore savaşındaki hizmetlerinden dolayı, Türk hakim sınıflarına olan vefa borçlarını yerine getiriyorlardı.

“Kontrgerillanın eğitimi konusunda ikinci örnek, AYDINLIK gazetesinin 26 Temmuz tarihli sayısında yayınlandı. Üçüncü cildimizde yer alan bu örnekte, iki CIA ajanının, Türkiye’de MİT mensuplarına ve jandarma subaylarına sabotaj dersi verdiği belirtiliyordu. Dersler 1976 yılı yaz aylarında, Ankara Jandarma Astsubay Hazırlık ve Sınıf Okulunda verilmişti. Dersler birkaç hafta sürmüş, eğitim sırasında okulun yanındaki alana çeşitli patlayıcı maddeler atılmıştı.

“Başka bir örnek ise, Vietnam’da savaşan Amerikan Yeşil Berelilerinin 1968-1971 yıllarında Türkiye’de yaptıkları eğitimdir. 14 Ağustos 1978 tarihli AYDINLIK’ta yer alan habere göre, ABD askerlerinin eğitim yaptığı yer, Özel Harp Dairesine bağlı Özel Birliğin üs olarak kullandığı Bolu Dağcılık Okuluydu. Yeşil Berelilerin eğitiminde, Özel Harp Dairesinin Özel Filosu da görev aldı. Eğitimin amacı, bir yandan Amerikalı askerlerin Vietnam’a gitmeden önce Türkiye dağlarında son hazırlıklarını yapmaları, diğer yandan da Türkiyeli Kontrgerillacıların Vietnam tipi bir milli kurtuluş savaşını bastırmak için yetiştirilmeleriydi.

[2] 12 Mart döneminde Faik Türün’ün Kontrgerilla karargahında görev yapan provokasyon uzmanı Hiram Abas ve polis şefi Şükrü Balcı CIA’da eğitim görmüşlerdi. Bunlar hâlâ karanlık faaliyetlerine devam ediyorlar. AYDINLIK gazetesinin Kontrgerilla yayını sırasında kendilerine “Genç Subaylar” adını veren bir grup faşist, gazeteyi “CIA ajanlığıyla” suçlayan gizli bildiriler çıkarttı. AYDINLIK yayınını önlemek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Yılların sadık Amerikan uşaklarının AYDINLIK’ı “CIA ajanlığıyla” suçlamaya kalkması, Amerika’nın ve CIA’nın Türkiye’de ne kadar teşhir olduğunu gösteriyor. Bunlar devrimcileri karalayabilmek için, kendi suratlarına haklı olarak yapışmış çamuru onların üzerine bulaştırmaya çalışıyorlar.

[3] AYDINLIK gazetesi Jandarma Genel Komutanlığının “Gizli” belgesini yayınlarken, Jandarma Genel Komutanının emri ve İstanbul 8. Sulh Ceza Mahkemesinin kararıyla basıldı ve arandı. Mahkemenin arama gerekçesi, “gizli belgeleri yayınlamak suretiyle devlet güçlerini deşifre etmek”ti. Oysa belge hazırlanırken yararlanılan kaynaklardan da görüldüğü gibi, halktan ve ordunun alt kademelerinden gizlenen bu belgeler tamamen Amerikan patentliydi. AYDINLIK gazetesi 13 Temmuz 1978 tarihli sayısında olayı şu başlıklarla halka duyurdu: “Jandarma Genel Komutanının ve hükümetin ‘gizli’ diye yasaklamak istediği belgeler Pentagon’da geri ülkelerin savunmalarını yok etmek için hazırlandı”; “‘Devlet sırrı’ dedikleri Kontrgerillanın Türkiye’nin savunmasıyla hiçbir ilgisi yok”; “Türkiye’nin savunması emperyalistlerin hazırladıkları halkı bastırma tertiplerini alt ederek sağlanabilir. Asker-sivil tüm yurttaşları bağımsızlık ve özgürlüğümüzü zedeleyen Kontrgerillayı teşhir etmeye çağırıyoruz.”

Buraya kadar anlatılanlar, maddi belgelere dayandığı için büyük ölçüde doğrudur ve onlara biz de aynen katılırız.

Yanlış olansa şudur: Amerika, uydulaştırıp hâkimiyeti altına aldığı ülkelerde Kontrgerilla şubelerini “1960’lı yılların başından itibaren” kurmamıştır. Çok daha önceden kurmuştur. Mesela Türkiye, 1952 18 Şubatı’nda NATO’ya girmiştir. Kontrgerilla ise, bu tarihten tam 6 ay sonra “Seferberlik Tetkik Kurulu” adıyla kuruluyor, Türkiye’de. Bu ad, 1965 yılı “Özel Harp Dairesi” olarak değiştiriliyor.

Kaldı ki Türkiye’nin ABD’de Kontrgerilla eğitiminden geçen ilk birkaç Kontrgerillacısından biri olan Türkeş, bundan daha da önce, 1940’lı yılların sonlarına doğru bu hainane cinayet örgütüne kaydını yaptırıyor ABD’de.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru yoldaşlarımızın da hatırlayacağı gibi (söz etmiştik çünkü daha önce), Almanya’nın bu savaştan hezimetle çıkacağını gören Hitler’in istihbarat örgütünün başındaki hain ve zalim Nazi Reinhard Gehlen, Amerikalılara haber göndererek bir Amerikan uçağıyla, 350 kişilik karargâhıyla birlikte Amerika’ya uçuyor. Orada Nazi İstihbarat Sistemine göre CIA’yı organize ediyor.

Daha sonrasındaysa (Amerika’daki işini bitirdikten sonra) savaş sonrası yeniden oluşturulan Federal Almanya’ya geri dönüyor, orada bugünkü Almanya’nın istihbarat servisini kuruyor. 1979 yılına kadar da yaşıyor.

Kontrgerilla da temel ilkeleri açısından Nazi İstihbarat Örgütü’nü baz alır. Nazi örgütünün takip, espiyonaj, sorgulama, işkence ve psikolojik harp teknikleri üzerine inşa edilir, tabiî geliştirilerek.

Zaten Bin Kalıplı da daha önceki yazılarımızda konu ettiğimiz gibi buradaki yanlışını “Çiller Özel Örgütü” adlı kitabında düzeltir.

Bin Kalıplılar’dan yukarıda yaptığımız aktarmalarda yanlış olan görüş buydu.

Bin Kalıplılar’ın kitabı, 12 Mart Faşist Darbesi sürecinde Birinci Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün’ün İstanbul’daki işkencecilerin başı olduğunu ve onun emrinde CIA’da eğitim görmüş Hiram Abas ve Şükrü Balcı’nın çalıştıklarını anlatır. Doğrudur, öyle olmuştur.

Aynı süreçte, aynı faşist ve Kontrgerillacı kafa yapısındaki kardeşi Tevfik Türün de Ankara Sıkıyönetim Merkez Komutanıdır. Kızıldere Katliamı’nı da (Mehmet Eymür ve benzeri MİT-CIA unsurlarının gerçekleştirdiği operasyonu da) bu azgın faşist yönetmiştir. Mahir’in cenazesini Kızıldere’den annesi, kiraladığı bir kamyonetle Ankara’ya getirdiğinde onları emrindeki askerlerle birlikte Tevfik Türün karşılar. Ama bu bir dostluk karşılaması değildir. Mahir’in annesine “evladını bir katliamda kaybetmiş olan anneye”, ağır hakaretler savurur. Kamyonetçiyi de; “Bir teröristin leşini niye arabana alıp taşıyorsun”, dedikten sonra küfürlerle birlikte tekme tokat döver. Yani böylesine gözü dönmüş, azgın, CIA’ca devşirilmiş faşist kardeşlerdir bunlar.

Faik Türün, 1950’de Kore Savaşı’na, ABD Emperyalistlerinin safında savaşmak için gönüllü olarak gider. Ve tüm savaş süresince-1950-1953 yılları arasında vuku bulan bütün çarpışmalara katılır. Belli ki o tarihten önce bu da CIA’ca devşirilmiş ve onun ideolojisiyle doktrine edilmiştir.

İşte bu azgın faşisti Süleyman Demirel, Adalet Partisi’nden senatör seçtirmek ister. Fakat İstanbul Halkı bu faşisti seçmez.

Aynı Demirel, bu kez 1977 seçimlerinde bu aşağılık satılmışı Manisa’dan milletvekili seçtirir, Meclise gönderir.

Ve yine aynı Demirel, 1980 yılında Fahri Korutürk’ün cumhurbaşkanlığının sona ermesinden sonra cumhurbaşkanı adayı olarak yine onu gösterir. CHP’nin gösterdiği Muhsin Batur’un karşısına bunu çıkarır. Fakat 6 ay boyunca yapılan oylamalardan bir netice alınmaz, bilindiği gibi. O sürede İhsan Sabri Çağlayangil vekâlet eder cumhurbaşkanlığına.

Sonradan anlaşılacaktır ki, bu seçimlerden bir sonuç çıkmaması da bir ABD planıymış. Çünkü ABD, 12 Eylül Faşist Diktatörlüğünü oturtmayı planlıyormuş. O diktatörlüğün gerekçelerinden biri de mevcut partilerin artık memleketi idare edemediği, bir cumhurbaşkanı bile seçemediği şeklindeydi. Tabiî başka gerekçeleri de vardı…

Yani bu azılı faşist, Demirel’ce böylesine el üstünde tutuluyor, kollanıp gözetiliyor, onun devlet yönetiminde etkin rol oynamaya devam etmesi sağlanıyor, isteniyordu.

Tüm siyasi hayatını ABD’ye uşaklık ederek geçirmiş Tevfik Türün gibi, Denizler’in idam kararını veren mahkemenin savcısı Baki Tuğ gibi yığınla satılmışı, ABD ajanını Meclise taşımış, onlara partisinin üst yönetiminde koltuklar vermiştir Demirel.

İşte bu ABD hizmetkârı faşist, devrimci düşmanı Demirel, tüm şürekâsıyla birlikte bugün Bin Kalıplılar’ın müttefikidir, yakın dostları arasındadır.

Bin Kalıplılar bu kadar midesizdir, aşağılıktır, devrimcilikten, demokratlıktan uzaktır.

Şimdi de yoldaşlar, gelelim Bin Kalıplılar’ın sapıtmasına. Dedik ya bunların kafalarının ayarı bozulmuştur bir kere, diye. İşte öyle. Önlerinde ne kadar somut belge de olsa bunlar illa ki bir yerde ipi kıracaklar ve saçmalamaya başlayacaklar. Şimdi de onu görelim, yoldaşlar. Yukarıda aktardığımız satırların hemen devamında şu başlığı atarlar: “Amerikan Emperyalistlerinin İflası”. Bu başlık altında da şu meczupça düşünceleri öne sürerler:

“Bu sözler söylendikten sonra, köprülerin altından çok sular aktı. Amerikan emperyalistlerinin Kontrgerilla teorisi iflas etti. Asya, Afrika ve Latin Amerika halkları dünya jandarmasına ağır darbeler indirdi. Şimdi dünya iki süper devletin rekabetine sahne oluyor. Sovyetler Birliği’nin sosyal-emperyalist bir ülke haline gelmesiyle, dünya manzarası değişti. Amerikan emperyalistleri gerilerken, Sovyetler ilerliyordu. Özellikle 1970’lerden sonra Amerika’nın arzusu mevzilerini korumak, Sovyetler Birliği’ninki ise yeni mevzileri ele geçirmektir.

“Artık Amerikan emperyalistlerinin “hoşa gitmeyen” iktidarları bir çırpıda değiştirdiği, Üçüncü Dünya ülkelerinin kaderlerinin büyük ölçüde Pentagon’dan tayin edildiği günler geride kalmıştır.

“Bu şartlarda, artık Türkiye’deki Kontrgerilla faaliyeti de doğrudan doğruya Amerika’nın kuklası durumunda değildir. Türkiye üzerindeki Sovyet tehdidi ve faşizmin tecrit olması yüzünden, Amerika Kontrgerillayı eskisi gibi yüzde yüz desteklememekte, onu bir yedek güç olarak yaşatmayı daha uygun bulmaktadır. Türkiye’nin en gerici güçlerinin kontrolündeki Kontrgerilla ise, Amerikan işbirlikçiğini savunan bir örgüt olarak Türkiye hakim sınıflarının bütününü ve Amerikan emperyalizmini kendisine tam destek sağlamaları için ikna etmeye uğraşmaktadır…” (agy, s. 22-23)

İşte gördük, Mao Zedung Düşüncesi’nin nelere kadir olduğunu bir kez daha yoldaşlar. Yukarıda, bundan önceki aktarmalarımızda ortaya koydukları tüm belgeleri Bin Kalıplılar, işte bu son aktarmada görüldüğü üzere bir anda ellerinin tersiyle itip geçiyorlar. Yalayıp yutuyorlar, o belgelerde ortaya konan gerçekleri. Olmamış sayıyorlar.

Ve başlıyorlar tam da o yıllarda Pekin’deki ÇKP Karargâhında Mao Zedung Düşüncesi tarafından üretilen, dünya gerçekleriyle zerre ilgisi olmadığı gibi o gerçekleri tersyüz eden zırvalamaları tekrarlamaya. Bunlar da aynı tarikatın Türkiye şubesi ya; tekrarlamazlarsa olmaz, dinden çıkmış olurlar.

Ne diyorlar?

Amerika artık dünya ülkelerini eskisi gibi yönetemiyor. Oralardaki iktidarları bir çırpıda değiştiremiyor. O günler geride kaldı.

Niye geride kalmış o günler?

1) Asya, Afrika ve Latin Amerika Halkları dünya jandarmasına ağır darbeler indirdi.

İşte bu ağır darbeler yüzünden öylesine halsiz kalmış ki dünya jandarması ABD, eski gücünü yitirmiş tümüyle.

2) Şimdi dünya iki süper devletin rekabetine sahne oluyor. Sovyetler Birliği’nin sosyal-emperyalist bir ülke haline gelmesiyle, dünya manzarası değişti. Amerikan Emperyalistleri gerilerken, Sovyetler ilerliyordu. Özellikle 1970’lerden sonra Amerika’nın arzusu mevzilerini korumak, Sovyetler Birliği’ninki ise yeni mevziler ele geçirmektir.

Bu zırvalama da gerçeği tümüyle tersyüz etmektedir, yoldaşlar. Artık tam anlamıyla bir bunak durumuna düşmüş olan Mao’nun gördüğü hayallerin, gerçeklerin yerine konulmasından ibarettir.

Oysa, o yıllarda da adım adım çürümekte ve çöküşe gitmekte olan kimdir, yoldaşlar?

Sovyetler Birliği. Marksist-Leninist prensipleri terk ettiği için SBKP, komünist bir parti olmaktan çıkar, ülkeyi devrimci bir yönde ilerletemez, toplumda çürüme başlar ve çöküş gelir.

Amerikan Emperyalistleri ise dünyanın birkaç ülkesinde ulusal kurtuluş savaşlarının zaferleriyle yenilgiye uğramış olsalar da bütün dişleri ve tırnaklarıyla zulümlerini ve saldırganlıklarını korumakta, sürdürmektedirler.

İşte o yıllardan 5 yıl kadar önce Şili’deki sosyalist Allende iktidarını Amerikancı faşist Pinochet’nin önderlik ettiği bir darbeyle yıkmışlardır. Latin Amerika ülkeleri faşist diktatörlükler altında inlemektedir. Afrika ve Asya’nın mazlum ülkeleri de, tabiî bölgemiz Ortadoğu da.

İşte bu kitabın yayımından iki yıl sonra Türkiye’de Paul “Henze’in oğlanları” aracılığıyla 12 Eylül Faşist Darbesi’ni yaptırtmıştır Amerika.

Ne diyor Bin Kalıplılar yukarıda?

Türkiye’de faşizm “tecrit” olmuştur, diyor. Daha önceki yazılarımızda da bunlardan aktardığımız makalelerde görüldüğü gibi, o yıllarda bunlar, faşizm tehlikesinden söz edenleri “Sovyet Sosyal Emperyalistlerinin Beşinci Kolu” olmakla suçluyorlardı. “Siz böyle demekle Yeni Çarlar’ın Türkiye’yi işgal planlarına hizmet ediyorsunuz”, diye manyakça düşünceler öne sürüyorlardı.

Hele şu satırlardaki düşünce sefaletine ne dersiniz?

“Bu şartlarda, artık Türkiye’deki kontrgerilla faaliyeti de doğrudan doğruya Amerika’nın kuklası durumunda değildir.”

Amerika kuruyor, başta Özel Harp Dairesi ve MİT gelmek üzere hemen bütün askeri birliklere ve İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı gibi önemli siyasi kurumların tepesine yönetici olarak yüzlerce CIA ajanı ile birlikte yerli satılmış faşistleri yerleştiriyor ve her gün, her saat bunlara görev yaptırıyor; işkenceler, sorgulamalar, faili meçhuller yaptırıyor, sivil örgütü MHP’nin Ülkücü Komandolarına her gün 3, 5, 10 masum devrimci genci katlettiriyor, yani olanca hızıyla ve sistemli biçimde Türkiye’yi 12 Eylül Faşist Diktatörlüğünün bataklığına doğru sürüklüyor, götürüyor.

Bin Kalıplılar’sa tüm bu olan bitenleri Yeni Çarlar’ın, Sovyet Sosyal Emperyalistlerinin işi saydığı için Kontrgerilla’nın Türkiye’de kendi başına kaldığını, ABD’den ayrı düştüğünü iddia ediyor. Güya ABD eskisi gibi yönetemiyormuş. Kontrgerilla da böylelikle ABD’nin kuklası olmaktan çıkmış.

Yahu sahibi ABD. ABD ortadan kalkınca yahut devreden çıkınca bu alçak cinayet örgütü de otomatikman devreden çıkar, dolayısıyla da işlevsizleşir ve bir anlamda o da ortadan kalkmış olur.

Ne yazık ki zırvalamalar bununla kalmaz. Devam ederler şöyle:

“Türkiye’nin en gerici güçlerinin kontrolündeki Kontrgerilla ise, Amerikan işbirlikçiliğini savunan bir örgüt olarak Türkiye hakim sınıflarının bütününü ve Amerikan emperyalizmini kendisine tam destek sağlamaları için ikna etmeye uğraşmaktadır.”

Yukarıdaki zırvalamalarda savunulan tez şudur: Kontrgerilla, ABD’nin desteğinden yoksun kalmış. Üstelik Türkiye egemen sınıflarının bütününün desteğinden de mahrum kalmış. Bunlara yalvarıyormuş beni yeniden eskisi gibi destekleyin, diye.

Peki kimin kontrolündeymiş bu yalnız kalan Kontrgerilla?

“Türkiye’nin en gerici güçlerinin”.

E, kim bunlar?

ABD’nin yönettiği güçler değilmiş, ABD tarafından Kontrgerilla desteklenmediğine göre. Türkiye egemen güçlerinin de genelinin desteğine sahip değilmiş.

İyi de yahu bu en gerici güçler kimin desteğine sahip?

O belli değil.

Böylesine manyamada sebep mi olur, gerekçe mi olur… Salla gitsin.

Ha bir de artan Sovyet tehdidi Kontrgerilla’yı bu duruma düşürmüş.

Bunlarda zerrece akıl, mantık kalmış olsa, bu zırvalamaları yapmazlar.

Hiç ilgisi yok da varsayalım ki bunların dediği gibi olsun. Yani artan bir Sovyet tehdidi olsun Türkiye’de.

Böyle bir durumda Amerika ne yapar?

Kontrgerilla dahil Türkiye’deki bütün güçlerini en aktif şekilde desteklemeye ve onları savaşa sürmeye girişir, öyle değil mi?

Mademki rekabet halinde olduğu Sovyetler saldırıya geçti, bunun da bir mukabelede bulunması, en azından bunların zırvalamasını kabul edip savunmada olduğunu varsaysak bile, kendini destekleyen ya da kendisine bağlı güçlere, tabiî Kontrgerilla da bunların içinde oluyor, sımsıkı sarılması, onların güçlerini daha da arttırmak için çabalaması gerekmiyor mu?

Elbette ki gerekiyor.

Ama Bin Kalıplılar ne iddia ediyor?

Bunun tam tersini.

Yani yoldaşlar, bunların tüm tezlerinin ve mantıksal çıkarsamalarının hiçbir iler tutar yanı yok. İşte böyle bir zavallılar kulübüdür aslında bunların dergâhı. Akıl fukaraları kulübüdür.

Ama sadece bu değildir. Aynı oranda da bunlar namussuzdur, dönektir, ahlâksızdır. Üstelik de bu zavallılıklarını, zırvalamalarını hiç görmezler…

Bin Kalıplılar’ın bu kitabı 247 sayfadır. Böyle bazı zırvalamalar dışında gerçekten de tümüyle somut belgelere dayanarak Kontrgerilla teşhir edilmektedir.

Fakat bu teşhirden ve somut belgelerden kim ne anladı dersek, sonuçtan bakarsak, gerçekten de bunların pek bir şey anlamadığını ve o maddi belgelerle ortaya konan gerçeğin bunlarca pek umursanmadığını görürüz. Gösterelim.

Kontrgerilla’nın Türkiye’deki merkez üssü olarak nereyi gösteriyor kitap?

Özel Harp Dairesini, değil mi?

Yukarıda netçe belirtilir bu. Daha kitabın başka yerlerinde de aynı konu işlenir.

Evet yoldaşlar: Tarih 29 Haziran 1981’dir. Bin Kalıplılar Dergâhı mollası ifade vermektedir, 12 Eylül Faşist Darbesinin polis ve savcılarına. Dedikleri aynen şudur:

“Özellikle şunu belirtelim: Partimiz “Özel Harbi” dış tehdide karşı son derece gerekli gördüğünü defalarca belirtmiştir. Biz bunun önemini çok derinden kavramış bir partiyiz. Bu nedenle Özel Harp Dairesinin yasal kuruluş amacına ve yasal gördüğümüz bu anlamdaki faaliyetlerine karşı çıkmadık, hatta bunları gerekli gördük.” (Türkiye İşçi Köylü Partisi İddianame ve Sorgu, s. 132-133, Sahibi: Av. Hüseyin Gökçearslan, Derleyen: Selim Arıkdal, Av. Hüseyin Gökçearslan’ın Önsöz’ünün yazım tarihi: 31.08.1981)

Artık o yıllarda ve hatta 12 Eylül’e yaklaşan yıllarda Bin Kalıplı, tümüyle bir kalıp daha değiştirmiştir. NATO’cudur gayrı. Amerikancıdır, Özel Harp Dairesi’cidir, 12 Eylül Faşist Darbesi yandaşıdır yani o dönemde ne kadar rezillik varsa siyasi planda, hepsinin benimseyicisi, taşıyıcısı, savunucusudur. Daha önce gösterdik ama bir kez daha tekrarlayalım burada. İşte belgelerden biri:

NATO’yu Sovyet Tehdidine Karşı Önemli Bir Etken Olarak Değerlendirdik

“TİKP, yurdumuzun savunulması konusunda o kadar ciddi ve sorumlu bir tutum almıştır ki, NATO’nun geçmiş dönemdeki niteliğinden doğan yargıların dahi üzerinde düşünerek, Sovyetler Birliği’ne teslimiyet yönünde bir NATO’dan ayrılışa karşı çıkmış, NATO’nun Moskova tehdidi karşısında yarattığı ağırlığı tespit etmiş, Sovyetler Birliği’nin yayılmasını gemleyen her güce önem vermiştir. Bütün bunları gözlerden saklamaya çalışmak, hatta tersyüz etmek hukuki bir tutum değildir. TİKP Başkanlık Kurulu’nun NATO Bakanlar Konseyi toplantısı ile ilgili 25 Haziran 1980 günlü bildirisi, yoruma yer bırakmayacak kadar açıktır:

‘NATO, değişen dünya durumu nedeniyle bugün Sovyet tehdidine karşı bir savunma örgütü niteliği kazanmıştır. (…)

‘Türkiye İşçi Köylü Partisi NATO’dan Sovyetler Birliği’ne teslimiyet yönünde ayrılışa karşıdır. Bugün Türkiye’nin NATO’dan ayrılması için kampanya yürütenler, ülkemizin bağımsızlığına hizmet etmiyorlar. (…)” (Türkiye İşçi Köylü Partisi İddianame ve Sorgu, Yayımlayan: Av. Hüseyin Gökçearslan, s. 130)

Ve yoldaşlar, bu Bin Kalıplı düzenbazlar, Kontrgerilla’nın da, NATO’nun da en tepesindeki efendiyi yani CIA’sı, Pentagon’u ve Washington’uyla birlikte Amerika’yı da savunurlar hiç utanıp sıkılmadan. Daha önce de göstermiştik bu rezilliklerini, bu utanç verici alçalmalarını ama yine bunu da bir kez daha tekrarlamış olalım burada. Önce, Gün Zileli’nin anılarından gösterelim yaptıklarını:

“Parti ‘tabanı’na, ‘Sovyetler Birliği’nin tek başına baş düşman haline geldiği ve ABD ile ittifak yapılabileceği’ siyasetini benimsetmek, öyle kolay olmadı. Kongre öncesi ‘çalışma komitesi’ toplantılarında, ilçe ve il kongrelerinde, bu konuda ilk kez açıktan açığa parti içi bir muhalefetin ortaya çıktığı gözlendi. Bu muhalefet, ancak parti başkanlık kurulunun tüm ağırlığını, topyekûn terazinin bir kefesine koymasıyla alt edilebilirdi. Bu yüzden, biz merkez yöneticilerinin, ‘hızır’ gibi, neredeyse tüm kritik ilçe ve il kongrelerine yetişmemiz ve başkanlık kurulunun, tümüyle, ‘yeni’ siyasetin arkasında olduğu mesajını vermemiz icap etti. Doğu’nun ve benim de üyesi olduğum Çankaya ilçe kongresinde, bu konuda yapılan oylamayı hatırlıyorum. ‘Sovyetler Birliği’ni baş düşman, ABD’yi müttefik ilan’ eden önerge oylanırken, ben ve Doğu, en önde, üstelik ayağa kalkarak ve geriye dönüp üyelerin ne yönde oy kullandığını tehdit edici nazarlarla kontrol ederek, ‘mesaj’ vermenin de ötesine geçtik. Oylamayı kazanmamıza rağmen, aleyhte oy verenlerin sayısının küçümsenmeyecek bir yekûnu bulması, bizi derin derin düşündürmüştü. Bu muhalefet, daha üst kongrelerde elene elene cılızlaştı, genel kongrede ise bizim ‘merhamet ve himayemizi’ gerektirecek ölçüde, sembolik hale geldi.” (Gün Zileli, Havariler, s. 401-402)

Bir kez de 12 Eylül Faşist Darbesinden tam 15 ay sonra 1981’de 12 Eylül Mahkemeleri karşısında söylediklerine bakalım, oradan görelim yapılanı:

“(…) Savaş, bütün ülkelerde, bütün dünyada, savaşın gerçekten başını çekenlere karşı yürütülmelidir. Bugün Rusya’ya karşı barışı savunan bütün kuvvetler, ister emperyalist olsunlar, ister sosyalist olsunlar, isterse başka türden bir kuvvet oluştursunlar, bunlar barışı savundukları için dünya barış cephesinde bir kuvvettirler.

“Bugün savaşa kimin buhranı yol açıyor? Yaygın bir revizyonist propaganda var, batının buhranı yumuşamayı sona erdiriyor ve savaşı getiriyor diye. Bunun kaynağı, doğrudan kendisi savaşa doğru ilerlemek zorunda kalan, bir buhran içinde olan Rus sosyal emperyalizmidir. Bugün, dünya savaşı tehlikesi doğrudan doğruya Sovyetler Birliği’nin bütün alanlardaki buhranından kaynaklanmaktadır.” (35 klasörlük TİKP Dava Dosyasından derlediğimiz belgeler, s. 121)

İşte gördük yoldaşlar, Bin Kalıplılar’ın içine girdikleri bu yeni kalıpta artık ne Kontrgerilla vardır, ne emperyalizmin saldırgan örgütü NATO, ne de ABD Emperyalistleri. Bunların hepsi artık Bin Kalıplılar’ın dost ve müttefikidir. Tabiî bunların tezgâhladığı 12 Eylül Faşist Darbesi de bunlarca dosttur, desteklenmesi gereken bir harekâttır. Hatta, o denli desteklerler ki onun yaptığı zulmü, ekonomik ve siyasi zulmü, sendikaların kapatılmasını, İşçi Sınıfının grev ve toplusözleşme hakkının elinden alınmasını, yüz binlerce devrimcinin, demokratın, aydının zindanlara doldurulmasını, işkencelerden geçirilmesini, darağaçlarına çıkarılmasını az-yetersiz bulurlar. Daha sert gidin bu teröristlerin üzerine, köklerini kazıyıncaya kadar ara vermeden devam edin yaptıklarınıza diye teşvik ederler bu “Henze’nin Oğlanları”nı, hain, satılmış generalleri.

Biz de üşenmedik. Gittik, Bin Kalıplılar’ın yayınevinden bu Kontrgerilla kitaplarının 2009 tarihli 3’üncü ve en son basımını aldık. Hani bunların şöyle bir huyu ya da günün moda jargonuyla “fıtrat”ı vardır ya; bunlar kitaplarını, her yeni basımında o günkü yeni kalıplarının formuna ya da formatına mı diyelim uygun biçimde yeniden yazarlar. Bunun adına da “geliştirme, yenileme, güncelleme” derler. Onların bu huyunu bildiğimiz için şunların kitabının son baskısını bir görelim, dedik. Bakalım nasıl “geliştir”mişler, “güncelle”mişler.

“Güncelleme”, daha kitabın adında başlıyor. Eskinin yani yukarıda incelediğimiz basımın adı “Resmi Belgelerle Kontrgerilla ve MHP” idi. Yenisininse “Kontrgerilla-I /Teorisi”dir. Kitaba bir de yazar adı eklenmiştir: Ferit İlsever.

Bu yeni basıma Bin Kalıplılar Tekkesi Mollası D. Perinçek bir Sunuş yazıyor, 2008’de. İlk paragrafı şöyledir:

“Erdemli arkadaşım Ferit İlsever, üç ciltlik Kontrgerilla kitabını 40 yıllık mücadele içinde yazdı. İlk cildini her zamanki alçakgönüllülüğüyle imzasız olarak 1978 yılında yayımlamıştı. İkinci cildi de yazılmıştı, ancak okuyucuya sunulmadı. Bu eser, şimdi 1980 sonrası tecrübeleri de içeren geliştirilmiş ve yenilenmiş haliyle kitaplıkların köşesindeki yerini alıyor.” (agy, s. 11)

Bu yeni basıma Ferit İlsever de bir Önsöz yazıyor. O da şöyle diyor:

“Aslında bu üç cilt ilk kez 1979 yılında hazırlandı. (Yayım yılının doğrusu 1978 olacaktır. – Nurullah Ankut) Hatta 1. cilt Kaynak Yayınları’ndan ve Kontrgerilla ve MHP adıyla basıldı ve yayımlandı. (1978’de kitabı basan Kaynak değil, Aydınlık Yayınları’dır. Bunu bilmesi gerekir. Çünkü o tarihte Kaynak Yayınları yoktur. Kuruluşu bile 1982’dir. Neyse geçelim. – N. Ankut) 2. ve 3. ciltlerimizi yayımlayamadan 12 Eylül Darbesi oldu.

“12 Eylül’den sonra ise, kaç kez girişimde bulunduysam, her seferinde güncelleme gereksinimi duyduğum ve bunu gerçekleştiremediğim için 2. ve 3. ciltleri bugüne kadar yayımlayamadım. Kısmet bugüneymiş! “Ergenekon” operasyonuyla hapse düşünce kitapları tamamlamaya karar verdim. Kontrgerilla ve F-Tipi’nin böyle yararları da oluyormuş(!)” (agy, s. 18)

Gördüğümüz gibi yoldaşlar, kitabın yeni basımının yapılamamasının sebebi “güncelleme gereksinimi duyduğum ve bunu gerçekleştiremediğim için” imiş.

Burada yoldaşlar, hep diyoruz ya biz bu Bin Kalıplılar’la ayrı dünyaların insanlarıyız, diye. İşte onun da sebeplerinden birini görmüş oluyoruz:

Biz, kitaplarımızın yeni basımlarını yaparken onların virgülüne bile dokunmayız. Sadece yazım hataları olmuşsa onları düzeltiriz. Ve deriz ki “artık tarihe mal olduğu için virgülüne bile dokunmadan yeni basımını yapıyoruz.”

Bu ne demektir yoldaşlar?

Şu: Biz yarım yüzyıl önce ne söylemişsek herhangi bir konuda, bugün de aynısını söyleriz. Çünkü görüşlerimizde, tezlerimizde bir değişiklik yoktur. Teorimizin ışığıyla o gün de ele aldığımız meseleyi doğrusu neyse öylece, netçe görüp ortaya koymuşuzdur. Bugün de aynı görüşün savunucusuyuzdur.

Tabiî ki hayatın gelişimi, akışı, yeni olaylar, yeni sorunlar çıkarır karşımıza. Onları da yeni incelemelerimizle ele alır değerlendiririz ve sonra da kitaplaştırırız. Yani yeni bir kitap yazarız her şeyiyle. Devrimci tutum budur.

Bin Kalıplılarsa “güncelleme”, “geliştirme” maskesi altında her yeni basımda yeni kalıplarına uygun düşecek biçimde yeniden yazıyorlar kitaplarını. Çünkü onlar, durup dinlenmeden kalıp değiştirirler, bir kalıptan çıkıp onun tam benzemezi olan bir başka kalıba giriverirler. Onların hayatları işte böyle kalıptan kalıba girmekle geçmiş. Yılan bile senede bir kez deri değiştirir. Bunlarsa bazen birkaç ayda bir görüş değiştirirler, kalıp değiştirirler.

Evet yoldaşlar, bu yeni basım kitaplarında “Yeni Çarlar”la, “Günden güne güçlenen ve saldırganlığı artan ve Türkiye için en büyük tehdit haline gelen Sovyet Sosyal Emperyalistleriyle” ilgili tek satır yok.

Yazamazlar çünkü. Yazsalar namus ve özgür akla sahip olan insanlar bunların yüzlerine tükürür. En azından ciddiye almaz.

O yüzden ne yapacaklar?

Eski alçakça ihanetlerini, yalanlarını, kandırmacalarını, acımasız, sapık katillerin kurbanlarının cesetlerini yakarak yok etmeye çalışmaları gibi bunlar da gizlemeye, örtmeye çalışacaklar. Bre namussuzlar! Tamı tamına 16 yıl boyunca kandırdığınız, kanına girdiğiniz yüzlerce masum genci bu “Yeni Çarlar”, “İki Süper Devlet”, vb. namussuzluklarınızla iğfal ettiniz. Karşıdevrim saflarında tuttunuz. Üstelik de gerçek devrimci harekete düşman kıldınız.

Hikmet Kıvılcımlı gibi Lenin sonrasında Marksizm-Leninizmin teorik hazinesine en büyük katkıyı yapan ve bir devrimci ahlâk anıtı olan büyük devrimci öndere çirkefçe, namussuzca saldırdınız, aldattığınız gençleri de saldırttınız.

Aynı dönemde Kıvılcımlı’ya daha gözü dönmüşçe yani Bin Kalıplı’yı bile geride bırakacak denli saldıran biri daha vardı: İbrahim Kaypakkaya. Bu kişi, Bin Kalıplı’nın çömezlerindendi. Fakat en bağnaz Maocu ve en keskin Kıvılcımlı düşmanını oynayarak bu Bin Kalıplılar hareketi içinde yükselmek, başa oynamak istiyordu. İşte bu sebepten, lafta keskinleştikçe keskinleşiyordu.

İşte bu kişinin Kıvılcımlı’ya saldırılarına bir örnek verelim:

“Aydınlık’ın bir de öbür yanı vardır: Yazı Kurulu üyeleri Aydınlık’ın kapısını gümbür gümbür çalan Deccal’e bütün kapıları, hatta pencereleri ardına kadar açmışlar ve Deccal’ı baş köşeye oturtmuşlardır. Deccal Mao Zedung’dan, Mao Zedung da Deccal’den rahatsızdır! Fakat burjuva politikasıyla proletarya politikasını, burjuva dünya görüşüyle proletarya dünya görüşünü birbirine karıştırmak gibi ufak(!) bir gaflete düşen bu baylar, cümle aleme, Mao Zedung ile Deccal’in ne de güzel anlaştıklarını, hem anlaşmamaları için ortada bir sebep bulunmadığını, Deccal’in zaten öteden beri (1967’den beri) Mao Zedung’u çok sevdiğini, ve onun izinden yürüdüğünü yutturmaya kalkıştılar! Deccal’e övgüler düzdüler! Deccal’in kulaklarına fısıldadığı “Sosyalist Kurultay” mavalını cümle aleme, Mao Zedung damgasıyla okumaya kalktılar! Neredeyse Deccal’in önünde secdeye inmeyenleri, Mao Zedung’a ihanet suçuyla mahkûm edeceklerdi.

“(Dergide Deccal’i okuma ve kavrama kampanyası açtılar.) (Deccal’le beraber haykırdılar: “Anarşi yok, büyük direniş”.) Durum tam anlamıyla böyleydi ve bir kısım arkadaşlarımız Deccal’in tuzağına bile düştüler. İbret olsun diye, o gün Deccal’e düzülen övgülerden uzun bir parçayı buraya aktarmayı gerekli buluyorum.” (http://www.sosyalistzemin.com/showthread.php?t=1940, İbrahim Kaypakkaya’nın İki Önemli Yazısı)

O dönemde Bin Kalıplı, kendisiyle birlikte MDD’den kopan grubun tamamını Kıvılcımlı’ya düşman edememişti. Kendisi de zaten ihanetini henüz karnında taşıyor, saklıyor, tam ortaya koyamıyordu. Bu sebeple yazı kurulundaki bazı kafası tam işlemekten alıkonmamış kişiler, Kıvılcımlı’yı okuyunca onun doğruları ortaya koyduğunu anlıyorlardı. Kendilerince yahu tamam Maocu olalım da ama Kıvılcımlı da doğru şeyler söylüyor. İkisini de benimsesek daha iyi olmaz mı, şeklinde düşüncelere sahiptiler. O sebeple de Kıvılcımlı’dan dergilerinde yayımlanmak üzere yazılar istiyorlar, Usta da genel tutumuna uygun olarak herkes gibi bunlara da veriyordu makalelerini.

İşte Kaypakkaya’nın hazmedemediği bu oluyordu. Onun için dünyada tek tekke vardı, onun da merkezi, ana karargâhı Pekin’deki ÇKP’ydi. Onun da şeyhi Başkan Mao’ydu. Zaten kanlı canlı duruyordu orada. Üstelik de Başkan Mao, dünyanın her ülkesine dair bilinmesi gereken bütün gerçekleri zaten ortaya koymuştu en kesin biçimde. Yapılması gereken o risalelerdeki mekân gösteren kelimelerin yerine Türkiye ibaresini yazıp okumak, ezberlemekti. O risalelerin dışında gerçek aramak maazallah dinden çıkmak anlamına gelirdi.

“Bütün Yazılar” başlığıyla yayımlanan yazıları okununca Kaypakkaya’nın, onun bu anlayışı netçe görülür.

İşte Kaypakkaya, bu kariyerizm hastalığı yüzünden yukarıda aktardığımız satırlarında olduğu gibi Kıvılcımlı’ya hayâsızca saldırmaktadır. Hem de hiçbir haklı sayılabilecek görüş, tez ortaya koyamadan.

Dikkat ettiniz mi yukarıda aktarılan iki paragrafta kaç kez Kıvılcımlı Usta’ya “deccal” diye küfredildiğine?

Biz saydık, tam 13 kez.

Deccal: Dinsel inanışa göre Ahir Zamanda yani kıyametin yaklaştığı zamanda ortaya çıkacağına, toplumda fitne, bozgunculuk, karışıklık yaratacağına inanılan kötülük simgesi figürdür.

Kıvılcımlı Usta ki, o günlerde Kaypakkaya’nın babasının yaşı kadar devrimci kıdeme sahip. Kendi yaşı kadar da Türkiye Parababalarının zindanlarında yatırılmış, geçtiği onlarca işkence odasından hep başı dik çıkmış, teori, pratik ve devrimci ahlâk anıtı bir önderdir. Ama nerede Kaypakkaya’da o değerleri anlayabilecek kalite?

Kaypakkaya, Bin Kalıplılar Tarikatının taifesinden olduğu için o dönemde hazırlanmakta olan 12 Mart Faşist Diktatörlüğüne uygun zemin oluşturabilmek için polis ve Kontrgerilla’nın MHP’li faşist ülkücüleri tarafından yapılan kanlı saldırılar karşısında nefis müdafaası yapan devrimci gençleri tüm Bin Kalıplılar gibi anarşistlikle suçluyordu. Yani antifaşist, antifeodal gençlik mücadelesine katılmadığı gibi katılanları da anarşist diye yaftalıyordu bu Bin Kalıplılar. Biz, Kaypakkaya’nın da öğrencilerinden olduğu İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampusunun Fen Edebiyat Fakültesinde okuyorduk aynı günlerde, 1967-1971 yılları arasında. Edebiyat Fakültesindeki Türkoloji, Tarih ve Arap-Fars Filolojisindeki gerici öğrencilerin yoğunluğu yüzünden burası devrimci kavgaların en çok verildiği yer oldu. Ve Beyazıt Kampusunun gericilerden, faşistlerden en son kurtarılan bölümü oldu. Bu kavgaların bir tekinde bile biz Kaypakkaya’yı görmedik.

O günlerde İstanbul’un her bölgesinde verilen devrimci kavgada yer alan gençleri tanıyorduk. Yani birbirimizi tanırdık. Kaypakkaya, başka herhangi bir yerde de o kavgaların birine olsun karışmış kişi değildir. Üstelik söylediğimiz gibi, bu Bin Kalıplılar kavga veren devrimci gençlere anarşist diye yaftalamalarda bulunuyordu. Tıpkı dönemin Parababaları sözcüleri gibi.

İşte bu sebepten de Dev-Genç (Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu) bunlara hiçbir toplantıda söz vermeme, bunları konuşturmama kararı almıştı. Nitekim İstanbul Gümüşsuyu Kampusunda yapılan Dev-Genç İstanbul Bölge Yürütme Kurulu’nun yönetimindeki toplantıda Kaypakkaya söz alıp konuşmak istemiş, söz verilmemiştir. Buna karşı çıkınca da toplantıdan atılmış, üstelik de bazı aşırı heyecanlı gençler tarafından dövülmüştür.

Yine o günlerde Kaypakkaya’nın da okulu olan Çapa Yüksek Öğretmen Okulu öğrencilerinden Hüseyin Aslantaş Çapa’daki Okulu basan gericilerin kurşunlarına hedef olarak katledilmişti.

Hüseyin Aslantaş, bütün Yüksek Öğretmen Okulu öğrencileri gibi derslerini Beyazıt Kampusunun Fen-Edebiyat Fakültesinde görürdü. Yani aynı fakültede aynı sıralarda oturarak ders görürdük. İlk geldiği günden itibaren tanışmış, kavgamızı benimsetmiştik. Buradaki kavgaları okulumuzun “Savunma Komitesi Başkanı” olarak biz yönetiyorduk. Tabiî okulumuzdaki diğer devrimci yoldaşlarımızın ortak organizasyonu çerçevesinde. Ama o bölümün başında biz vardık. İşte bu sebepten Hüseyin Aslantaş’ı yakından tanırız. Sessiz, sakin, ölçülü, dengeli, mütevazı, yoldaşlarına karşı sevecen ve saygılı, aynı oranda da gözü pek, atılgan, her kavganın en önünde yer alan bir yoldaşımızdı…

Katledildiği gecenin sabahı İÜ Beyazıt Kampusu Merkez Binasındaki (Hukuk Fakültesinin bulunduğu bina) 27 Mayıs Politik Devrimi’ni simgeleyen Gençlik Anıtı’nın önüne getirilerek cenazesi bir katafalkın üzerine konmuş, devrimci gençlerin nöbetleşe saygı duruşunda bulunmaları sağlanmıştı.

Kaypakkaya da gelip, aynı okulun öğrencisi olduğundan, Aslantaş’ın başucunda saygı nöbeti tutmak istemişti. Fakat, bizzat Çapa Yüksek Öğretmen Okullu devrimci gençler buna izin vermemişti. “Senin bu kavgada yerin yok, o bakımdan şehidimizin başında da nöbet tutma hakkın yok”, diyerek kovalamışlardı Kaypakkaya’yı.

Aynı dönemin Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nun öğrencilerinden olan Salman Kaya’nın bu olayı netçe hatırlaması gerekir. Tabiî o dönemin pek çok devrimci genci de buna tanıktır.

Kaypakkaya bilindiği gibi, 12 Mart sonrası 1972’de PDA Hareketi’nden etkisindeki bir grup arkadaşıyla birlikte kopar. TİKKO’yu kurar. Yani Usta’ya saldırdığı dönemde taşıdığı amacını gerçekleştirmiş olur. İşte bu örgütünün Dersim ve çevresindeki eylemleri nedeniyle aranır, yakalanır, Diyarbakır’da 12 Mart Faşizminin işkencehanesinde sorgulanır.

Burada şunu da belirtmiş olalım: Kaypakkaya, işkencede direnmiş ve hayatını kaybetmiştir. Muhakkak ki bu büyük bir devrimci erdemdir. Biz onun sadece bu yönüne saygı duyar ve takdir ederiz.

Şimdi yeniden Bin Kalıplılar’a dönelim.

Dedik ki yukarıda onların bu 1. ve 2. Basımı 2008’de, 3. Basımı da Ocak 2009’da yapılan “güncellenmiş” yeni Kontrgerilla kitaplarında ne “Yeni Çarlar”dan, ne de “Sovyet Sosyal Emperyalistlerinin dünyayı ve Türkiye’yi tehdit eden saldırgan politikalarından söz ediliyor. Yani, eskinin onlara göre dünyanın başdüşmanı Yeni Çarlar bir anda buhar olup uçup yok olup gitmiş.

Bununla da yetinmemiş üstelik Bin Kalıplılar bu yeni kitaplarında. Sovyetler’i de kapsayan öyle bir Türkiye ve Kontrgerilla tahlili yapmışlar ki, onun altına biz de tereddütsüz imzamızı atarız, hiç duraksamadan. Yani Yeni Çarlar’ı yok saymakla kalmamışlar, üstelik o günün Sovyetler Birliği’ni dolaylı olarak da olsa bizim değerlendirdiğimiz gibi değerlendiriyorlar artık burada. Yani Sovyetler konusunda da eskinin tam karşıtı, benzemezi yeni bir kalıp içine girmişler. Onu görelim şimdi de:

Giriş

“Atatürk Devrimi’nde Yıkıma Doğru

“Türkiye’de Kemalist Devrim’i tasfiye süreci İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda başladı. 1945’te, savaş sonlarında Almanya yenilmiş ve yıkılmış; Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa galip gelmelerine rağmen yıkıma uğramışlardı. Savaşı en az kayıpla atlatan, dahası yükselen büyük devlet ABD’ydi.

“ABD, dünyanın tek hakimi olma hedefiyle dört kıtada yayılmacı programını gündemine aldı. Batı Avrupa’nın kurtarıcısı saygınlığına sahip olan ABD, Avrupa üzerinde ekonomik denetim oluşturmanın ilk adımı olarak Dışişleri Bakan George Marshall’ın adıyla anılan Marshall Planı’nı uygulamaya koydu. Marshall Planı ABD’nin baskı ve denetim kuracağı ülkelerde “Yardım” örtüsü altında ekonomik zemin oluşturuyordu.

“ABD hegemonyacı programını, “Sovyetler Birliği tehdidi” ve “komünizm” öcüsüyle uyguluyordu. Önce Kuzey Atlantik Paktı’yla (NATO), ABD ve Avrupalı ülkeler “Sovyet tehdidine karşı” güçlerini birleştirecekler, sonra da bu tehdidi “ilerden” göğüsleyeceklerdi.

“ABD Başkanı Harry Truman daha 1947’de bu amaçla Türkiye ve Yunanistan’ın “ekonomik ve askeri yardımla” desteklenmesini istiyordu. “Truman Doktrini” adı verilen bu program kapsamında, tamamen ABD’nin denetimi altında dolarlar akıtılmaya başlandı. “Komünizm” tehdidiyle maskelenen gerçek, ABD’nin Türkiye üzerinden Sovyetler Birliği’ni kuşatması ve Ortadoğu petrollerini denetim altına almasıydı. Böylece Türkiye’nin sırtına, ilk adımı Truman Doktrini ile atılan ve sonraki on yıllara yayılacak olan “ABD Jandarması” görevi yıkılıyordu.

“Bayar-Menderes iktidarı daha 1950’de Kore’ye Türk askeri gönderirken, bu görevi hararetle yerine getirmeye hazır olduğunu ilan ediyordu. Emperyalist Batı 1951’de Türkiye’yi NATO’ya alarak bu tavrı mükâfatlandırdı.

“1950 seçimlerinden sonra Bayar-Menderes iktidarının kurulmasıyla, Kemalist Devrim’in yıkım programının hükümet düzleminde de ilk adımı atılmış oluyordu. İktidara oturanlar, CHP’nin genç bakanı Nihat Erim’den öğrendikleri “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız” sloganıyla, Amerikan denetimine bağlandılar. Cumhuriyet Devrimi’nin Halkçılık-Devletçilik ilkeleri adım adım terk ediliyor, laikliğin ise içi boşaltılıyordu. Dünyada ilk kurtuluş savaşını vermekle övünen Türkiye, ABD kuyrukçuluğu uğruna Kore’nin, Cezayir’in devrim ve kurtuluş mücadelelerine tavır alıyordu.

“Türkiye 1950’den sonra ABD ile 54 İkili Anlaşma imzaladı. Bunların büyük kısmı Menderes hükümetinin Meclis’ten ve kamuoyundan gizli imzaladığı anlaşmalardı. ABD ve NATO, bu anlaşmalara dayanarak, Sovyetler Birliği’ni, bölge ülkelerini ve Türkiye’yi kuşatmak ve denetlemek için, topraklarımız üzerinde üsler kurdular.

Türkiye, NATO’ya üyeliğiyle birlikte onun “Esnek Mukabele Stratejisi”ni de benimsemiş oluyordu. Türkiye’nin Milli Savunma planları, yerini ABD jandarmalığının gereklerine bırakıyordu. NATO bu stratejiye göre bir Sovyet saldırısını Türkiye’den ve Toroslar üzerindeki bir hattan karşılayacaktı.

“Türkiye NATO üyeliğiyle birlikte imzaladığı Ek Protokol’le, “bir Sovyet işgaliyle veya komünistlerle mücadele amacıyla” özel savaş yürütecek bir gizli örgütün kurulmasını da kabul etti. Bu örgüt birinci olarak, “Esnek Mukabele Stratejisi”nin bir gereğiydi. Bir “Sovyet işgali” durumunda Toroslar’da karşılanacak düşman, Türkiye’nin diğer yerlerinde yürütülecek “gayrinizami harp”le de vurulacaktı.

“İkinci olarak, komünist hareket, sol hareket, hatta halk hareketi; bu NATO stratejilerinde Sovyetler Birliği’nden kaynaklanan “dolaylı tehdit” kabul ediliyor ve bunlarla mücadele yöntemi olarak “Kontrgerilla harbi” dayatılıyordu.

Amerika’nın Derin Devleti Kuruluyor

“Sonuç olarak, özel savaş yöntemlerini uygulayacak birim Seferberlik Tetkik Kurulu (STK) adıyla 1952 yılında kuruldu. Bu birim daha sonra Özel Harp Dairesi (ÖHD) adını alacaktı.

“Süper NATO ve İtalya’daki adıyla Gladyo diye bilinen ve NATO’nun Brüksel’deki merkez karargâhına bağlı olan ÖHD, tüm NATO ülkelerindeki gizli iktidar odağıydı. Bu birim yıllarca Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü’nün (CIA) denetimi altında, Amerikan Askeri Yardım Teşkilatı’yla iç içe, hatta masrafları da oradan karşılanarak çalıştı. Türkiye’nin yarım yüzyıllık karşıdevrim döneminde karşılaştığımız darbe, sabotaj, suikast gibi her karanlık eylemden sonra bu birim tartışıldı.

“İlginçtir, gerek Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nin merkezinde kurulu Seferberlik Tetkik Kurulu’yla, bu örgütün istihbarat örgütü (MAH-Milli Amele Hizmet Örgütü) ve Emniyet içindeki kollarında çalışan resmi personeliyle yine bu birime bağlı sivil örgütlenmede görevli personelin büyük kısmı Irkçı-Türkçü nitelikteydi. Irkçı-Türkçü akım İkinci Dünya Savaşı’nda, Almanların Sovyetler Birliği’ne saldırısını desteklemesi için İsmet İnönü’yü zorlamış, ancak başarılı olamamıştı. İnönü, Türkiye’yi savaş dışında tutma politikasında ısrar etti. Alman orduları, Sovyetler Birliği’nde yenildikten sonra da Irkçı-Türkçülerin bir bölümü tutuklandı. Savaş bitip de ABD antikomünizmin kara bayrağını yükseltince hepsi serbest bırakıldı. Bazıları özel savaş biriminin üst düzey kadrosu olarak, bazıları da sivil örgütlenmede görevlendirildiler.” (agy, s. 21-24)

Ne deniyor yukarıda yoldaşlar?

“ABD hegomonyacı programını, “Sovyetler Birliği tehdidi” ve “komünizm” öcüsüyle uyguluyordu.”

Çok yerinde bir tespit.

Peki, Sovyetler Birliği tehdidini manyaklık düzeyinde heyulalaştırarak politikasının en temel unsuru yapan kimdi, yoldaşlar?

Önceki yazılarımızdan hatırlayacaksınız; kaplan ve kurt masallarıyla bu “tehdidi” popülarize eden kim Türkiye’de?

Bu “tehdit” karşısında Amerika’yı “Barış Cephesi” içinde göstererek müttefik olarak niteleyen kim?

“Sovyet tehdidi”ne karşı “Avrupa Ordusunun da güçlendirilmesi gerektiğini” savunan kim?

Ve de hatta bu “tehdide karşı” ABD’nin NATO’sunu, Süper NATO’sunu, Kontrgerilla’sını, onun ürünü olan 12 Eylül Faşist Diktatörlüğünü ve tüm bunların ardından ABD’nin Nötron Bombasını savunan kim?

Bu Bin Kalıplılar Dergâhı, değil mi?

İşte Kıvılcımlı Usta’mız onların Sovyetler Birliği ve Sosyalist Kamp’a, mazlum dünya halklarına ettikleri bu ihanetten ve dünyanın baş emperyalist haydut devleti ABD’nin tezlerini birebir savunduğu için bunların yapıp ettiğini “CIA Sosyalizmi” olarak değerlendiriyor. Tabiî çok yerinde olarak, haklı olarak.

Çünkü bunlar devrimci halk ozanımız Âşık İhsani’nin bir dizesindeki söyleyişle tam 16 yıl boyunca “Türk Yurdu üstünde kahpe düşmanın ağzıyla öt”müşlerdir.

Demek ki yoldaşlar, biz bunları CIA Sosyalizmi olarak etiketlemekle onlara ne haksızlık etmişiz ne de hakaret. Onları gerçek kimlikleriyle adlandırmışız, nitelendirmişiz…

1978 tarihli kitaplarında Bin Kalıplılar, Sıkıyönetim Komutanlıklarının ve Sıkıyönetim Koordinasyon Komutanlığının da Kontrgerilla’yla organik bir bağ içinde olduğunu söyler, haklı olarak. Şöyle derler o zamanlar:

“Elimizdeki kitap, bundan yedi yıl önce devrimcilerin Sıkıyönetim zindanlarında duydukları işkencecilerin seslerini hafızalarına not etmeleriyle yazılmaya başladı ve aradan geçen yıllar boyunca binlerce devrimcinin çabasıyla zenginleşti.” (agy, s. 9)

“ 12 Mart’ta Sıkıyönetim Komutanları, aradıkları devrimcileri ihbar edenler için rüşvet listeleri yayınlıyorlardı. Devrimcileri ihbar etmeyenleri cezalandıracaklarına dair tehdit bildirileri çıkarıyorlardı. Ama bütün bunlara rağmen, Kontrgerillanın “mükafatına” el uzatarak devrimcileri ihbar edenlerin sayısı çok az olmuştur.” (agy, s. 112)

12 Mart’ta İpler Kontrgerilla Şefi Tağmaç’ın Elindeydi

“Yurdumuzdaki Kontrgerilla da bu ilkelerden hareket ederek örgütlendi. Bu örgüt yedi yıl boyunca, halka karşı askeri, polis ve siyasi alanlarda gerçekten de birbirini tamamlayan, faaliyetlerde bulundu. Kontrgerillanın Türkiye’deki örgütlenmesini ikinci cildimizde ayrıntılı olarak ele alıyoruz. Burada da bu konuya, yukarıdaki ilkelere uygunluğunu göstermesi bakımından kısaca değineceğiz.

“12 Mart döneminde faşist klik parlamentoyu ortadan kaldıramadı ve siyasi hayatı tam kontroluna alamadı. Ayrıca bu dönemde 12 Mart çetesi, devrimci mücadeleyi ezmek için polis ve askeri tedbirlere ağırlık verdi. Bunlar da kitlelerin 12 Mart faşizminden nefret etmesine yol açtı. Bütün bunlardan dolayı Kontrgerilla, bu dönemde sivil faaliyet alanında önemli bir başarı sağlayamadı.

“Kontrgerilla, halkı daha çok ezmek için 12 Mart’tan şu sonucu çıkardı: “Sivil faaliyete ve sivil örgütlenmeye hız vermek”! İşte bundan sonra, MHP’nin ve Ülkü Ocakları’nın örgütlenmesi geliştirildi. Kontrgerilla, halka karşı yürüttüğü polis faaliyetini, “sivil çalışmayla” birleştirdi.

“12 Mart’ta kontrgerillanın bir numaralı adamı, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’tı. Kontrgerilla belgelerinde de belirtildiği gibi, askeri, polis ve sivil harekâtın ipleri “tek elde”, Tağmaç’ın elinde bulunuyordu.

“Sorgulamalar ve işkenceler Tağmaç’ın emriyle yapılıyordu. Kontrgerillacılar İstanbul’da işkence merkezlerinde sorguya çekilen devrimcilere, “burası doğrudan Genelkurmay Başkanına bağlı, onun emriyle kurulmuş bir Kontrgerilla üssüdür” diyorlardı. Ankara Kontrgerilla karargâhının şefi Tümgeneral Tevfik Türüng, düzenli olarak faaliyetleri hakkında Genelkurmay Başkanına rapor veriyordu. İstanbul Kontrgerilla karargâhının ikinci adamı Tümgeneral Memduh Ünlütürk ise, Tağmaç’ın emriyle bu göreve getirilmişti. Sadi Koçaş, Tağmaç’ın Kontrgerilla’yı İstanbul’da nasıl örgütlediğini şöyle anlatıyor:

“Kontrgerilla örgütü, Genelkurmay Başkanının emriyle, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı ve MİT tarafından müştereken kanun dışı kurulmuş, yönetilmiş ve kanun dışı çalışmış bir örgüttür. Kuruluşu yasaya aykırıdır. Her iki makam da bana bağlanmış olmasına rağmen haberim yoktur.”

“Tağmaç ayrıca, bütün Sıkıyönetim komutanlıklarının bağlı bulunduğu, yurt çapındaki Kontrgerilla harekatını planlayan ve koordine eden Sıkıyönetim Koordinasyon Komitesinin de başında bulunuyordu. Koordinasyon Komitesi, Sıkıyönetim Komutanlıkları dışında MİT, Özel Harp Dairesi ve Emniyet Genel Müdürlüğüyle de ilişkiliydi. Özel Harp Dairesi Başkanı, bu komitede “teknik danışman” olarak görev yapıyordu. MİT ise, Koordinasyon Komitesine fiilen bağlıydı. Böylece polis harekâtı ve askeri harekâtla ilgili Kontrgerilla kuvvetleri tek merkezden yönetiliyordu. Koordinasyon Komitesi ile, Cumhurbaşkanı Sunay, ve çevresinin oluşturduğu dar bir grup, Kontrgerilla belgelerinde yer alan yurt çapındaki “Koordinasyon Merkezi”nin karşılığıydı.

“Esas görevi, faşist cuntanın aldığı tedbirleri orduya kabul ettirmek olan Silahlı Kuvvetler Komuta Konseyi ile, ordu ve hükümet temsilcilerinin Genelkurmay Başkanının başkanlığında yaptıkları toplantılar Sivil Askeri Müşavere Komitesinin görevlerini yerine getiriyordu. Görüldüğü gibi bu Komite ve konsey toplantıları, “halk üzerinde etkili sivil temsilcilerin” buralarda yer almaması bakımından, kitaplardan yazılanlardan biraz farklıydı.        

“Koordinasyon Komitesinin evrimi de, faşist örgütlenme ilkelerine ne kadar bağlı kalındığını gösteriyor. Bu komitenin ilk kuruluşu şöyle oldu: 26 Nisan 1971’de çeşitli illerde Sıkıyönetim ilan edilince, Sıkıyönetim Komutanlıkları arasındaki koordinasyonu sağlamak için bir Sıkıyönetim Koordinasyon Komitesi kurulması kararlaştırıldı. Sıkıyönetim ilanı yasal olarak hükümetin yetkisinde olduğu için, Sıkıyönetim komutanlıkları ve Sıkıyönetim Koordinasyon Komitesi hükümete bağlı olacaktı. Ama bu durum Kontrgerillanın ilkelerine aykırı idi. “Tek elden” yönetim ilkesi ihlal ediliyordu. Tağmaç bu duruma müdahale etti ve Koordinasyon Komitesinin kendine bağlanmasını sağladı. Bu, yasalara aykırıydı, fakat “olağanüstü” şartlarda, “normal zamanlardaki kanuni telakkiler göz önüne alınmaz”dı.

“Buna rağmen ilk zamanlarda Koordinasyon Komitesinin örgütlenmesi gevşekti. Bu komitenin yurt çapında Kontrgerilla faaliyetini yönlendirmede ve koordine etmede etkili olması, faşist kliğin iktidarını perçinlemek için yeni bir hamle yaptığı döneme rastlar. 1971’in sonunda, faşist terörün en azgın bir şekilde hüküm sürdüğü Melen hükümeti döneminde Koordinasyon komitesi yeniden düzenlendi. Komitenin etkinliği ve işlerliği arttı. Artık ufak tefek pürüzler de ortadan kalkmıştı. Bütün yetkiler Koordinasyon Komitesinin ve Tağmaç’ın elinde toplanıyordu.

“Kontrgerilla parlamento ve siyasi partiler üzerinde yüzde yüz bir hakimiyet kuramamıştı ama, yine de bunları büyük ölçüde denetliyordu. Hele hükümet işleri, Kontrgerillanın daha çok etkisi altındaydı. Hükümetin kurulmasında ya da değiştirilmesinde, hükümetin kimlerden meydana geleceğinin saptanmasında esas karar organı, Silahlı Kuvvetler Komuta Konseyi ve bu konseye hakim olan Genelkurmay Başkanıydı. Böylece “sivil ve siyasi faaliyet” de büyük ölçüde denetlenebiliyordu.

“Çeşitli illerdeki Sıkıyönetim Komutanlıkları da benzer bir örgütlenme içindeydi. Bütün yetki ve sorumluluk Sıkıyönetim Komutanlarının elindeydi. Sıkıyönetim bölgelerindeki hiçbir siyasi, sosyal ve ekonomik faaliyet, bunların onayı alınmadan yürütülemezdi. Kontrgerilla belgelerinde adı geçen Bölge Emniyet Koordinasyon Merkezinin görevini, Sıkıyönetim Komutanlıkları yerine getiriyordu. Sıkıyönetim bölgelerindeki Kontrgerilla örgütlenmesi kısaca şöyleydi:

“İki buçuk yıllık Sıkıyönetim boyunca bütün terör kampanyaları Sıkıyönetim karargâhlarındaki İstihbarat Daire Başkanlarınca yürütüldü. Sıkıyönetim bölgesindeki MİT bölge başkanlığının, Kontrgerilla teşkilatı ve onunla iç içe olan komando taburlarının, siyasi polis, Merkez Komutanlığı ve inzibat kuvvetlerinin faaliyeti bu başkanlık tarafından yönlendirildi. Nitekim, İstanbul’da Erenköy’deki kontrgerilla merkezinde birçok yurtsevere yapılan işkencelere nezaret eden Tümgeneral Memduh Ünlütürk, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanıydı. İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün, bir gazetede çıkan konuşmasında İstanbul’da Kontrgerilla teşkilatının kurulması ve işkenceyle sorguya çekme konusunda Memduh Ünlütürk’ü görevlendirdiğini açıkça söylüyordu.

“Daha önce de belirttiğimiz gibi, İstanbul’da Kontrgerilla karargahının başında Faik Türün, Ankara’da ise Tevfik Türüng bulunuyordu” (agy, s. 120-124)

Önce, işin daha kolay olanından başlayalım. Ne diyor yukarıda Bin Kalıplılar?

12 Mart Faşist Diktatörlüğü, halkımızı devrimcileri ihbar etmeye çağırdı. Hem de bu ihbarlar karşılığında parasal ödül vereceğini söyledi. Fakat halkımız buna itibar etmedi, faşizme muhbirlik edenlerin sayısı çok sınırlı kaldı.

Hemen burada bir çağrışım oldu, değil mi yoldaşlar?

Bunlar 12 Eylül Faşist Diktatörlüğünün arifesinde 40 gün boyunca devrimcileri gazetelerinde (Aydınlık’larında, onların Aydınlık’ı işte böyle oluyor) isim isim, bölge bölge, hem de ihbarda bulundukları olayın krokileriyle birlikte yayım yaparak muhbirlik ettiler. Bununla da övündüler, değil mi, faşizmin askeri mahkemeleri önünde. Bu ihbarları karşılığında Sıkıyönetim komutanlarının kendilerine teşekkür ettiğini söylediler üstelik de. Demek ki böyle süreçlerde Sıkıyönetim Komutanlıkları neymiş?

Kontrgerilla’nın birer üssüymüş. İşte onlar, bilinçsiz sıradan ama insani değerlere sahip halkımızın elinin tersiyle ittiği bu utanç verici alçakça işi 40 gün boyunca yapmışlardır. Bunların suçu hep tekrarladığımız gibi üç, beş, on, değil ki… Bunların ihanet ve namussuzlukları say say bitmez…

Şimdi bunların 12 Eylül Faşizminin Askeri Mahkemelerinin huzurunda Sıkıyönetim Komutanlıklarına nasıl hizmette bulunduklarını anlatan beyanlarına gelelim:

Sıkıyönetimi Terör Odaklarına Karşı Destekledik

“Partimiz, Maraş olayları üzerine 1978 sonunda sıkıyönetim ilanı üzerine örgüte genelge yayınlayarak tutumunu şöyle tespit etmiştir:

“Bugünkü sıkıyönetim 12 Mart’ın sıkıyönetimi değildir. Sıkıyönetimin, cinayetlerin üzerine yürümesi için çalışmalı, Sovyetler Birliği’nin yıkıcı faaliyetlerinin ve MHP’nin başını çektiği terörün önlenmesini talep etmekteyiz. (TİKP Parti Meclisinin Bütün Parti Örgütlerine Genelgesi, Türkiye Gerçeği, sayı 1, Mart 1979, s. 39)

“1979 Mayıs ayı sonunda yapılan Parti Meclisi 4. Toplantısına sunulan ve oybirliği ile kabul edilen Merkez Komitesi Raporunda sıkıyönetimin değerlendirmesi şöyle yapılmıştır:

“Partimizin Ocak ayında sıkıyönetim konusunda yaptığı tahlilin ve belirlediği siyasetlerin doğruluğu altı ay içinde apaçık ortaya çıkmıştır. Başlangıçta Ecevit’in denge siyasetinin yönlendirdiği sıkıyönetim, adım adım terörün kaynakları olan MHP’ye ve Rus Beşinci Koluna yönelmektedir. Sıkıyönetim, demokratik olmayan bazı uygulamalarda bulunmakla beraber, halka karşı 12 Mart benzeri bir zorbalığa girişmemiş ve Doğu bölgesinde de dikkatli bir çizgiyi esas almıştır.” (Türkiye Gerçeği, sayı 5, Temmuz 1979, s. 5) (35 klasörlük TİKP Dava Dosyasından derlediğimiz belgelerden, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Nolu Askeri Mahkemesine Sunulan Savunma, s. 324)

Gördüğümüz gibi yoldaşlar, 12 Eylül’e giden süreçte de, 12 Eylül sonrasında olduğu gibi bunlar Sıkıyönetimi destekliyorlar.

Ne diyorlar?

“Bugünkü Sıkıyönetim 12 Mart’ın Sıkıyönetimi değildir”.

Niye değilmiş?

Çünkü bu Sıkıyönetim “Terör Odaklarına” ve “Rus Beşinci Koluna” karşıymış, onların üzerine gidiyormuş. Yukarıda Sıkıyönetimin hedef aldığı güçler yani “terör odakları” dediği, 12 Eylül Faşizmine yine 12 Mart’ta olduğu gibi uygun zemin yaratmak, böylece de faşistlerin halkı kandırmasına yönelik gerekçe oluşturmak için devrimcilerin üzerine saldırtılan Kontrgerilla’nın özel örgütü MHP’nin paramiliter faşistleri karşısında nefis savunması yapan devrimci gençliğimizdir. 12 Mart sürecinde anarşist diyordu ya devrimcilere bu alçaklar; 12 Eylül öncesi ve sonrasındaysa yine aynen Parababalarının ağzıyla konuşarak “teröristler” ya da “terör odakları” terimlerini kullanmaktadır.

“Rus Beşinci Kolu” dediği de Eski Sahte TKP’nin ideolojik çizgisindeki burjuva ve küçükburjuva sosyalistleridir.

Hatırlanacağı gibi o süreçte artık ABD’yle de, NATO’yla da, Kontrgerilla’yla da dosttur, müttefiktir bu Bin Kalıplı alçaklar.

Bunlar bu faşizm yardakçılıklarını maskeleyebilmek, ihanetlerini masum gösterebilmek için bugünkü Sıkıyönetim 12 Mart’ın Sıkıyönetimi değildir, yalan ve demagojisini öne sürüyorlar, o günlerde. Yani 12 Eylül Faşizminin Mahkemelerinde.

Bir de şimdiki görüşlerini yani bugünkü görüşlerini görelim yoldaşlar. Tabiî bunu da artık Kontrgerilla kitaplarının “geliştirilmiş”, “güncellenmiş” 2009 tarihli 3. baskısından göreceğiz. Bakın ne diyorlar orada:

Bugünkü Durum

“Görüldüğü gibi Kontrgerilla; örgütlenmesiyle, çalışma tarzıyla, “askeri, sivil ve polis harekâtlarıyla”, eğitim çalışmaları ve “sahte seçimleri”yle halk düşmanı bir örgüttür. Kontrgerilla kitabımızın ikinci ve üçüncü ciltlerinde bu örgütü, eylemleriyle ve sorumlularıyla birlikte daha yakından tanıyacağız.

“Ancak bu bölümü Kontrgerilla örgütlenmesinin 70’li yıllardan sonraki evrimi ve bugünkü durumuyla ilgili gözlemlerimizle bitiriyoruz.

“Kontrgerilla öncelikle her dönemde “siyasal” hedefleri olan bir terör örgütüdür. Bu siyasal hedefin, “Amerikancı iktidarı sürdürmek” olduğunu bu kitabımız boyunca gösterdik. Dolayısıyla Kontrgerilla bir iktidar organıdır. Amerikancı iktidarın merkezinde bulunan bir örgütlenme!

“Bu bölümde çok net gördüğümüz üzere, Kontrgerilla’nın “askeri” ve “polis” faaliyeti ikinci, üçüncü görevleridir. Öncelikle siyasal araca gereksinimi vardır. Bu siyasal araçla, hükmettiği silahlı güç Kontrgerilla’yı iktidarın odağına oturtur.

“Kontrgerilla’nın “hükmettiği silahlı güç”, Türkiye’nin Atatürk Devrimi’nden vazgeçip, ABD emperyalizminin denetimine girmesinden beri, NATO ve İkili Anlaşmalarla Türk Ordusu içinde bu örgüte tanınan özel yer ve ayrıcalıktır. Bu özel yer, Türk Devleti içinde Amerikan Devleti’ne tanınan derin yerdir. Kontrgerilla’nın bu stratejik konumu ve bu konumdan kaynaklanan stratejik faaliyeti iktidar üzerindeki inisiyatifiyle birleşince, Türkiye’nin ufkunda yarım yüz yıllık Amerikancı iktidarlar dönemini açmıştır. 1950’lerden 2000’li yıllara kadar uzanan Özel Harp Dairesi gerçeği ile, Kontrgerilla’nın inisiyatif gösterdiği hükümetleri, yani Amerikancı derin devleti kastediyoruz:

“-1950’lerde; Menderes-Zorlu!

 

“-1970’lerde; Sunay-Tağmaç ve Erim-Melen!

“Türkeş’li 1. MC ve 2.MC!

 

“1980’ler ve 1990’larda:

“- 12 Eylül Yönetimi!,

“- Özal Co!,

“- Çiller Özal Örgütü!,

“- D. Bahçeli Örgütü!)

 

“2000’ler; Tayyip-Gül!

“Fethullahçı Gladyo!” (agy, s. 235-236)

İşte yine kendi satırlarından görüldüğü gibi yoldaşlar, 12 Eylül’e giden süreçteki 1. ve 2. MC Hükümetleri dönemi de, 12 Eylül Yönetimi de, Özal Hükümetleri de ve devamı da yani bugünlere kadarki süreç de hep Kontrgerilla’nın sahip olduğu karargâhlarındaki yani Ordu içindeki, polisteki, siyasetteki, hükümetlerdeki ve özel örgütü MHP’deki karargâhlarındaki, gücünü koruduğunu, devam ettirdiğini söylüyorlar. Ve bugün de hâlen bu gücün oralarda bulunduğunu söylüyorlar. Tabiî yine doğru olarak.

Demek ki neymiş yoldaşlar?

12 Eylül öncesi ve 12 Eylül sonrası Sıkıyönetimleri de 12 Mart Sıkıyönetimiyle özdeşmiş. Buralar da Kontrgerilla’nın yönetimindeymiş. Burada dikkat edelim, sadece Sıkıyönetimler değil, birbirini takip eden bugüne kadarki ve bugünkü tüm hükümetler Kontrgerilla’nın denetimindeymiş, yönetimindeymiş. Bunlar, Ecevit Hükümetinin adını anmıyorlar. Ecevit’e ayrıcalık tanıyorlar. O da yanlış. Demirel’in de adını anmıyorlar.

Bu neyi gösterir?

Demek ki Demirel’le 2009’larda da dostluk kurmuş, müttefik olmuş olduklarını. Fakat sadece 1. ve 2. MC Hükümetleri diyorlar Kontrgerilla’nın yönetimindeki hükümetler için. Bu hükümetlerin de Başbakanı Demirel’dir, bilindiği gibi. Adını anmayarak Demirel’e de dost eli uzatmış oluyorlar.

Fakat enteresandır; Tayyipgiller hükümetini de “Kontrgerilla’nın inisiyatif gösterdiği hükümetler, yani Amerikancı derin devlet” hükümetleri olarak değerlendiriyorlar.

Ne diyorlar yukarıdaki aktarmada?

“2000’ler: Tayyip-Gül! Fethullahçı Galdyo”.

Böylece de “Tayyip-Gül! Fethullahçı Gladyo” hükümeti de bir Kontrgerilla yani Gladyo hükümetidir, demiş oluyorlar.

Tahliyesinden sonra bildiğimiz gibi yeni bir kalıba daha girdi, Bin Kalıplı Şeyh. Tayyip’le müttefikleşti. Ne dedi bunun için?

“F Örgütüne karşı Tayyip Erdoğan’la da beraber olacağız.” Yani ittifak edeceğiz diyor. E, hani Gladyo’ydu Tayyip-Gül Hükümeti? “Gladyo’nun inisiyatif gösterdiği” hükümetti?

O unutuldu artık. Biliyoruz ya; bunlar için böyle kalıptan kalıba geçmek, soluk almak, su içmek kadar kolaydır, diye. İşte öyle yapıverdi yine…

2008, 2009’da Tayyip-Gül de Fethullah da Gladyo’ydu.

Şimdi ne yaptı?

Gladyo’yu sadece “F Örgütü”ne indirgedi.

Peki, Tayyip-Gül?

Onlar müttefikleri artık. Hiç Gladyo olur mu?.. Yine hep diyoruz ya yoldaşlar; bunlar böyledir işte, neylersiniz… Asla iflah olmazlar. Halkımızın deyişiyle bunları “toprak paklar”…

Bunlar yaşadıkları sürece pervane gibi böyle dönüp duracaklar…

Bin Kalıplılar, Kontrgerilla kitaplarında, “Kontrgerillacıların MHP ile ilişkileri”nin de olduğunu ortaya koyarlar, tabiî doğru olarak, haklı olarak.

Kontrgerilla’nın MHP ile ilişkisine dair kitabın ilerleyen bölümlerinde ayrıca bir başlık altında daha kapsamlı bilgi verilir.

Zaten Bin Kalıplılar’ın Kontrgerilla kitaplarından yaptığımız yukarıdaki aktarmaların birkaç bölümünde de Kontrgerilla’nın MHP ile organik ilişki içinde olduğu anlatılıyordu. Hatırlayacaktır arkadaşlar.

Fakat bununla yetinmez Bin Kalıplılar. MHP ve Kontrgerilla bağlantısını özel bir başlık altında da incelerler. Onu görelim:

Kontrgerillanın Sivil Örgütlenmesi ve MHP

“Geniş halk kitlelerine karşı kullanılacak bir “azınlık grubu” örgütlemektir:

“Ayaklanmaları bastıracak olan tarafın stratejik problemi şu şekilde tarif edilebilir, “halkı asi azınlığa karşı seferber etmek için, teşkilatlandırılacak müsait bir azınlığı bulmak.” İster askeri sahada, ister siyasi, sosyal ekonomik ve psikolojik sahada olsun, her harekât bu sonuca göre yöneltilmelidir.”

“Bu “azınlığı” kimler, nasıl teşkilatlayacak? Amerikan Kontrgerilla belgesi bu sorunun cevabını şöyle veriyor:

“Yeter sayıda siyasi teşkilatçılar temin edilip eğitilmeli ve hemen hemen her aile ile direkt temasları sağlanmalıdır. Teşkilatçı, köyündeki herkesi tanımalı ve kimlerin komünist sempatizanı ve kimlerin gizli komünist teşkilatçısı olduğunu bilmelidir. Aynı zamanda köye kimlerin gelip gittiğini ve işlerinin ne olduğunu bilmelidir. Kendisine ve hükümete sadık bir grup vücuda getirmelidir… Bunları ifa edebilmesi için hükümeti ve Batı, kendisini desteklemelidir. Sadece maddi yardım ve himaye temini ile değil, aynı zamanda köyünün iktisadi ve siyasi şikâyetleri ile de ilgilenip hal çareleri aramalıdır. Sözün kısası, muvaffakiyet veya âdemi muvaffakiyetin anahtarı mahalli siyasi teşkilatçının elindedir.”

“Siyasi teşkilatçı mıdır, “para ve himaye ile desteklenen” hükümetin ve Batının ajanı mı, anlamak zordur. Amerika’nın dünyada yıldızı parladığı dönemlerde, kontrgerilla savaşının yürütüldüğü birçok ülkede, Amerikan dolarıyla beslenen böyle “siyasi teşkilatçılar” bulunup yetiştirildi. Bunlara dayanarak, Kontrgerillanın sivil örgütlenmesi sağlandı. Faşist partiler kuruldu. CIA ajanı Galula bu partilerin görevini şöyle belirtiyordu:

“Liderlerin halk ile olan bağları halktan kuvvet alan bir politik mekanizma ile desteklenmedikçe, gayet kolayca hasara uğrayabilir. Ayaklanmaları bastırmakla görevli kuvvetlerin bu liderleri bulduğu gibi, bunlarda halk arasında muharip kimseleri bulmalıdırlar. Bulunacak muharip kimseleri bir arada tutabilmek için bu liderlerin yardıma desteğe ve bir siyasi partinin rehberliğine ihtiyaçları vardır.”

“MHP’nin ve Ülkü Ocaklarının örgütlenmesi işte böyle oldu. Özellikle 12 Mart’tan sonra Kontrgerillacılar, “müsait bir azınlığı teşkilatlamak” amacıyla harekete geçtiler. Asker, sivil bütün güçlerini bu iş için ortaya koydular. Öncelikle 12 Mart’ta denenmiş”, yani Kontrgerillaya hizmet etmiş güçlere dayandılar. Anadolu’da bir kısım toprak ağalarının da desteğini alarak, “mahalli siyasi teşkilatçılarını”, bunların da yardımıyla “muharip kimseleri” bulup yetiştirdiler. Bunları “bir arada tutmak” görevini MHP yerine getirdi. Yani kitaplarda yazılanlar aynen uygulandı. Fakat Kontrgerillacılar halk tarafından da “denenmiş” oldukları için, bunların köylere kadar giderek “her aile ile direkt temas kurmaları”, hele onların desteğini almaları mümkün olmadı.

Kontrgerillanın “Muharipleri”

“Şimdi bu “muharip kimselerin” kimler olduğunu görelim:

“Askeri olmayan kuvvetler: Teşkilat, teçhizat, eğitim ve vazifeleri bakımından herhangi bir memleketin nizami askeri kuvvetlerine benzeyen ve fakat onlardan ayrı olan gruplar veya kuvvetlerdir.” (Komando ve Özel Harp Muhtırası, “Özel Harple İlgili Yeni Terimler”)

“Sivil muhafız: Sivil halkın korunmasını sağlamak veya o bilgedeki muayyen bir kesimde ayaklanan kuvvetlere karşı harekâta iştirak edecek şekilde yetiştirilmiş, teşkilatlandırılmış, teçhiz edilmiş ve eğitim görmüş asker olmayan kuvvetler veya sivil halktır.” (Aynı yerde)

“Askeri olmayan harekât: Askeri olmayan kuvvet tarafından yürütülen harekâttır.” (Aynı yerde)

“Bu satırlar tam da MHP’li komandoları ve onların içinde en “muharip” olanlarının kurdukları ETKO gibi faşist çeteleri tarif etmektedir. Bunlara ilaveten Seferberlik Tetkik Kurulu şubelerinde görev alan siviller vardır. Bunlar da kontrgerilla savaşı için eğitilmişler, teşkilatlanmışlar ve teçhiz edilmişlerdir. Bu sivillerin bir kısmı faşist gizli güçlerle ilişkilidir ve Kontrgerillanın “askeri olmayan harekâtı ”içindedir.

“Kontrgerillanın “sivil işler” programında “sivil savunma birlikleri” de vardır:

“Politik şartlar ve durum müsaade ettiği takdirde, askeri sivil veya gerilla tecrübesi veya eğitimi görmüş erkek ve kadın mahalli fertler, yardımcı polis ve köy sivil savunma birlikleri halinde teşkilatlandırılmalıdır. Böyle bir tecrübe geçirmemiş olanlar ayrı ayrı işçi, espiyon, propaganda ajanı, muhafız, kılavuz, tercüman, mütercim olarak kullanılırlar.”

“Sivil savunma birlikleri mahalli yerli halktan kurulur ve teşkilat köy, ilçe ve vilayet esasına dayanır. Bu sivil savunma birliği gerilla taarruzunu püskürtecek kudrette, ya da gerillalara ikmal maddeleri ve malzeme kaptırmamak için, hemen takviye edilecek durumda olmalıdır.”

“Kontrgerillanın hesabı, “sivil savunma” adı altında, bu sivilleri Kontrgerilla savaşını destekleyecek yardımcı güç olarak örgütlemektir. Ancak bu düşüncenin yanında bir kayıt da yer almaktadır: “politik şartlar ve durum müsaade ettiği takdirde.” Şartlar bugüne kadar pek müsaade etmediği için Türkiye’de “sivil savunma birliği” adı altında çok sayıda sivilin yer aldığı yaygın bir örgütlenme kurulamamıştır. Ancak birçok yerde “sivil savunma uzmanlıkları” vardır. MHP’lilerin bu örgütleri ele geçirme çabası herkes tarafından biliniyor. Bu çabanın hikmeti yukarıdaki satırlarda yatmaktadır.

“Yine bu satırlarda Kontrgerillanın neredeyse bütün halka yapacak bir iş bulduğu da görülmektedir. Sivil savunma birliklerinde yer almayanların kimi ispiyon, kimi propaganda ajanı, kimi muhafız, kimi de kılavuz olacaktır. Tabii bu, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan bir hayalden ibarettir.

“Ve son olarak, Kontrgerillanın “sivil faaliyeti” ekonomik alanını da kapsamına alıyor:

“Sivil işlerle ilgili faaliyet programları, çok defa, elverişli ekonomi teessüs edinceye kadar azami miktarda sivilden faydalanmayı planlar. Sivil enerji, inşaat işlerine ve sefer maksadını destekleyecek gayelere tevcih edilmelidir.”

“Eskiden, yedek subaylığını yapan bazı yüksekokul mezunları Özel Harp Dairesinde bu amaçla yetiştiriliyordu. Bunlar genellikle, kimyager, inşaat mühendisi, makine ve elektrik mühendisi, doktor, eczacı gibi meslek sahiplerinden seçiliyordu. Özel Harp Dairesinde eğitilen bu siviller, Kontrgerillanın “sivil ekonomik faaliyetini ”yürütmek üzere kadroya alınıyordu.” (Resmi Belgelerle Kontrgerilla ve MHP, s. 130-134)

Bin Kalıplılar, Kontrgerillacıların resmi belgelerine bağlı kalarak onları yorumladıkları için tabiî söylediklerinin tümü doğrudur. 1950 öncesi ABD’nin CIA okullarında Kontrgerilla eğitiminden geçirilen Alparslan Türkeş, 1965’te anakarargâhından aldığı bir emir üzerine siyasi bir parti kurmaya karar verir. Daha doğrusu davranır. Çünkü karar yukarıdan verilmiştir. Siyasi ortamı bir gözden geçirir, yeni bir parti kurup onunla sıfırdan başlamak yerine o zamanlar küçük bir burjuva partisi olan Osman Bölükbaşı’nın “Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi”ni (CKMP) ele geçirmenin daha avantajlı olacağını görür. Harekete geçer, çevresinde örgütlü faşist güçleri o partiye üye olmaya yönlendirir. 1965’teki kongrede de Osman Bölükbaşı’na hiç beklemediği bir darbe indirerek partisini elinden alır. Birkaç yıl sonra da yaptığı kongrede partinin adını “Milliyetçi Hareket Partisi” (MHP) olarak değiştirir. Bu yeni ad, amacına çok uygundur. Çünkü artık bu partinin ne milletle, ne köylüyle hiçbir ilgisi olmayacaktır. Kontrgerilla teorisyenlerinin verdikleri görevi yapacaktır bunlar. Devrimci, ilerici, demokrat, yurtsever, antiemperyalist, Mustafa Kemalci güçleri katletmek, sindirmek, korkutmak, etkisizleştirmektir artık, bunlara verilen iş. Ve o günden bu yana da bu adi halk düşmanı canavarca işi, bu parti başarıyla yerine getirmiştir.

12 Mart ve 12 Eylül Faşist Darbelerine zemin oluşturmak için yapılan Kontrgerilla saldırıları sonucunda binlerce (3000’in üzerinde) masum insan hayatını kaybetmiştir.

Bugün bu partinin militanları pek kan dökmüyorlarsa bu, Sosyalist Kamp’ın çöküşünün yarattığı devrimci güçlerdeki zayıflığın ve dağınıklığın sonucudur. Yarın devrimci hareket yeniden yükselişe geçtiği anda MHP’nin katil sürüleri de hemen eski görevlerini yapmaya, namuslu insanların kanını içmeye başlayacaklardır.

MHP, budur. İşte biz bundan dolayı MHP için “Kontrgerilla’nın Özel Partisi”, diyoruz.

Demek ki yoldaşlar, MHP konusunda bu kitaplarındaki tespite biz de aynen katılıyoruz.

Evet yoldaşlar, Bin Kalıplılar hep söylediğimiz gibi kendilerinde çok ender görülen böyle doğru tespitlerde olsun keşke tutarlı olabilseler. Ama yine hep tekrar tekrar söylediğimiz gibi tutarsızlık, kalıptan kalıba geçme, fırıldaklık onların karakteristiğidir. Onlar hep dönecekler.

İşte ne yazık ki MHP konusunda da aynı şeyi yapıyorlar. Ne diyor Bin Kalıplılar’ın büyük mollası D. Perinçek?

“(…) CHP ve MHP’ye yıllarca yalvardık. Gelin güç birliği yapalım. İsterseniz buna Cumhuriyet Birliği diyelim.” (http://www.aydinlikgazete.com/m/?id=35663, 13 Mart 2014)

“MHP’yi dışlayan hükümet projesi AKP yandaşıdır ve en aşırı sağcıdır

“(…)

“CHP ve İşçi Partisi, şu günün koşullarında MHP’nin temsil ettiği güçlerle Millî Güçbirliği kurmayı başaramazlarsa, yerel seçimler sonunda Tayyip Erdoğan’ın yüzü güler. Burada suçu MHP’nin üzerine atarak, AKP’yi kurtarabilirsiniz fakat Türkiye’yi kurtaramazsınız, CHP’yi de kurtaramazsınız.” (Doğu Perinçek, Aydınlık, 29 Ağustos 2013)

İşte MHP hakkında bugünkü değerlendirmesi ya da bugünkü durduğu yer.

İşte Bin Kalıplı bu konuda da eski kalıbından çıkmış, onun tam karşıtı yeni bir kalıba girivermiştir. Ne kadar kıvrakça, mahirce yapıyor bu kalıp değiştirme işini, değil mi?

Hiç de utanıp sıkılmaz. Dedik ya onlar duygu-his yoksunudur, dolayısıyla da vicdan yoksunudur diye. Bir robot onlar. Düğmesine nasıl basılırsa ona göre oynar. Neylersiniz…

Bin Kalıplılar, Kontrgerilla kitaplarının 2008-2009 tarihli “geliştirilmiş”, “yenilenmiş” baskısında da MHP’ye ilişkin yukarıda aktardığımız bölümleri aynen korurlar. Bir görüş değişikliğine gitmemişlerdir henüz o yıllarda.

Demek ki o yıllarda MHP ile kanka olmayı-müttefik olmayı akıllarından geçirmemişler. Daha sonraki yıllarda varmışlar müttefiklik düşüncesine, kararına. Ondan sonra kendi deyişleriyle “yıllarca yalvar”mışlar MHP’ye, gelin ittifak edelim, diye.

Gerçi MHP onların bu teklifini daha önceki yazılarımızda gösterdiğimiz gibi hakaretamiz ibarelerle reddetmiştir. Ama bunlarda utanma arlanma olmadığı için yine sürdürmüşlerdir MHP’ye yalvarmayı. Yani MHP konusundaki müttefiklik kararını değiştirmemişlerdir.

Eğer ittifak kararını korumaya devam ederlerse kuşkunuz olmasın, Kontrgerilla kitaplarının gelecekteki basımlarında MHP’yle ilgili bölümleri çıkarırlar. Yine bunun adına da “geliştirme”, “güncelleme”, derler.

Tekrar tekrar söylediğimiz gibi, böyle bir şey yapmak onlar için çook kolay olur… 02.05.2015

HKP Genel Başkanı

Nurullah Ankut