Bu vurgun, soygun ve ihanet düzenini baştan aşağı yıkacak olan temel soru“DİPLOMA NEREDE?” sorusudur…

22.07.2022
20
A+
A-

Şu an Türkiye’de sorulması gereken bir numaralı soru ya da en temel soru, “Diploma nerede?” sorusudur…

Bu soruyu cesaret ve namus yetersizliğinden dolayı es geçerek sorulacak bütün siyasi sorular, bir anlamda çerez kabilindendir. Ya da “geyik” kapsamındadır…

Kaçak Saray’da Sultanlığını ilan ederek Türkiye’yi her anlamıyla; vatanıyla, halkıyla, ekonomisiyle, siyasetiyle mahv-ı perişan ederek uçurumun kenarına sürüklemiş bulunan Mücrimin en önde gelen suçunu yok saymak anlamına gelir, bu sorudan kaçınmak…

Adam en azından, yüzde yüz kesinlikte “Resmi Evrakta Sahtecilik” ve “Nitelikli Dolandırıcılık” suçlarını işlemiştir. Namuslu kalmak kaydıyla, hiç kimse bunun aksini iddia edemez…

Yahu, diplomasız bir zır cahil, 85 milyonu eşek yerine koyarak 20 yıldan bu yana pervasızca at koşturmaktadır Türkiye’de.

Bunun suçu sadece Diplomasızlığıyla ilgili sahtekârlığı değildir. Saygıdeğer hemşehrim, film yönetmeni ve tıp doktoru Mustafa Altıoklar’ın Tayyip’e hakaret suçlamasıyla açılan davada yaptığı sunumunda da çok açık ve kesin olarak ispatladığı gibi “Narsist Kişilik Bozukluğu” hastasıdır bu vatandaş…

Biz de İstanbul Üniversitesi Tatbikî Psikoloji Bölümünü, tüm sınavlardan 100 tam puan alarak bitirmiş biri olarak, bu Diplomasız’ın aynı zamanda yukarıda anılan rahatsızlığına ilaveten “Mitoman” ve “Kriminal Psikopat” olduğunu da tespit ya da teşhis etmiş bulunuyoruz.

Bu teşhislerimizi Tayyip’e hakaret suçlamasıyla açılan davalarda yaptığımız konuşmalarda da, onun ve avanesinin Savcıları ve Yargıçları önünde defalarca tekrarladık. Ve ayrıca da dedik ki; bu vatandaş bir tek gün bile kamu görevi yapmaya ehliyetli değildir. Derhal oralardan uzaklaştırılmalı ve psikiyatrik tedaviye alınmalıdır.

Şuna netçe inanıyoruz ki, bizim bu teşhis ve tespitlerimiz, Kaçak Saray Saltanatı ya da merkez üssü orası olan Hırsızlar İmparatorluğu çöktüğü zaman pek çok Psikolog ve Psikiyatr tarafından kabul edilecektir…

Ey hem muhalif rolünü oynayıp hem de Hırsızlar ve Hainler İmparatorluğu’nun bu Baş Mücrimine, bu Diplomasızına, bu kanunsuzuna; “Sayın Cumhurbaşkanı”, “Sayın Erdoğan”, diye hitap eden korkaklar sürüsü!

Yüksekokul Diploması olmayan birinin, sahte diplomalar kullandığını bebelerin bile bildiği bu dolandırıcının, bu din cambazının yasal olarak Anayasanın 101’inci Maddesi uyarınca Cumhurbaşkanlığına aday bile olamayacağını hepiniz adınız gibi biliyorsunuz…

Bu gerçeği bilmenize rağmen ona “Sayın Cumhurbaşkanı”, “Sayın Erdoğan” diye hitap ederek meşruiyet sağlamış olmaktan hiç utanmıyor musunuz?

Hiç sıkılmıyor musunuz?

Hiç yüzünüz kızarmıyor mu?

Eşlerinizin, çoluk çocuklarınızın yüzlerine nasıl bakabiliyorsunuz?

Ve tabiî bir de aynalara nasıl bakabiliyorsunuz?

Yazıklar olsun size…

Tayyip ve avanesi sadece onu Amerika oraya getirdiği ve orada tuttuğu için değil ve durup dinlenmeden din alıp satarak insanlarımızı Allah’la aldattığı için değil; sizin gibi muhalif rolündeki korkak ve yüreksizlerin ona hiç hakkı olmayan bir meşruiyet sağladıkları için de 20 yıldan bu yana Türkiye’nin anasını ağlatmaktadır.

Yahu o adam rahatsız; yukarıda saydık rahatsızlıklarının adlarını. (İlgili arkadaşlar internete girerek o hastalıklar hakkında detaylı bilgiler edinebilirler. Biz burada o konulara girersek, sözü çok uzatmış oluruz.) O tür hastalar asla empati yapamazlar. 15 Temmuz gecesi Atatürk Havalimanı’nda, ortada henüz kanları soğumamış 400 insanın cenazesi yerlerde seriliyken bile zerre miktarda olsun bir acımada bulundu mu?

Tam tersine; mutluluktan dört köşe; “Bu bize Allah’ın bir lütfudur”, dedi…

Acıma duygusu asla oluşmaz bu hastalarda. Kendilerinin dışında hiç kimseyi düşünmez bu hastalar. Onların odaklandıkları bir tek şey vardır; kendi çıkarları

Bu hastalarda akıl, mantık ve metot da iflas noktasındadır. Anlık arzu veya kızgınlıklarıyla, öfkeleriyle kararlar alıp davranışta bulunurlar. Sonuçları felaket oldu muydu da hiç duraksamadan; “Ben böyle bir şey söylemedim”, “Ben böyle bir şey yapmadım”, deyip tam tersini söyleyip savunabilirler. Bunu yaparken de hiçbir rahatsızlık duymazlar…

Bunların tüm düşünce ve davranışlarında asla duygusal bir içerik, kapsam bulunmaz. Dediğimiz gibi bir tek şey düşünürler; kendi çıkarları…

Ya koltuklarında ömür boyu kalmak isterler ya da küplerini durup dinlenmeden doldurmaya devam etmek… Bu hastaların karakteristik-belirleyici özellikleri bunlardır.

Bu tür hastalar ne acıdır ki Şark Toplumlarında, bir boşluk, uygun bir an, durum bulurlarsa kolaylıkla lider olabilirler.

Zaten kendilerinin Allah’la, Peygamberle sürekli konuştuğunu ve irtibat halinde olduğunu iddia eden sürüyle tarikat, cemaat şeyhi yok mu bu toplumlarda?

Meczuplaştırılan insanlarımız bunlara nasıl inanıyorlarsa, her biri birer Din Derebeyliği ve yılan yuvasından başka hiçbir şey olmayan bu tarikatlarda şeyhlerin, mollaların kendilerini, eşlerini ve çocuklarını tecavüz ederek kirletmelerine nasıl rıza gösteriyorlarsa, böyle din alıp satan, din simsarı ve Muaviye-Yezid Dincisi sahtekârların da yalanlarına kolayca kanabilirler, onların peşlerine yıllar yılı sürü halinde takılabilirler.

Tabiî bu “Reis”, “Şeyh”, “Molla” geçinenlerin tamamı, hep Amerika’nın kucağında oynarlar. ABD Emperyalist Haydudunun kuklaları, piyonlarıdır onlar. Bu sebeple de hiç duraksamadan efendilerinden aldıkları bir emir üzerine vatanı da, milleti de satıp geçerler. Amerika da zaten bunları, halk kitlelerini afyonlayıp, narkozlayıp, kandırıp uyutarak kendi emperyalist çıkarlarını kolayca savunsunlar, diye bulur, keşfeder, devşirir ve iktidar mevkilerine getirir. Tarikat tepelerine getirir…

Tarikat ve cemaatlerle mücadele etmenin en etkili ve kısa sürede sonuç alıcı yolu, halkımızın tamamının Kur’an’ın Türkçe mealini-anlamını okumasını sağlamaktan geçer. Hiç şeyhe, mollaya, meleye gerek yoktur aslında. Bugün Kur’an’ın 30 civarında kişiler tarafından çevirisi yapılıp yayımlanmıştır Türkçede. Bunları okumak, insanlarımızın İslam Dinini anlamaları için bizce yeter de artar bile…

Ne yazık ki ülkemizde insanlarımızın yahut Müslümanlarımızın yüzde 99’u, Kur’an’ı baştan sona ele alıp ciddiyetle ve dikkatle okumamıştır. Bu sebeple de hem kendini büyük din alimi, şeyh diye yutturan düzenbazların hem de Tayyipgiller gibi din alıp satan sahtekârların oyunlarına gelmekte, tuzaklarına düşmektedir.

Bunca tarikat ve cemaate, bunca İmam Hatibe, Kur’an Kursuna, İlahiyat Fakültesine rağmen, insanlarımız Kur’an’ın içeriğine yönelik en temel konularda bile bilgiye sahip değildirler.

Genç evlatlarımız hafız olarak, Kur’an’ı ve İslam’ı anlam yönünden zerre miktarda olsun öğrenmiş sayılamazlar. Hiç aksatmadan namaz kılan, oruç tutan insanlarımız da İslam’a dair azıcık da olsa bir bilgiye sahip değildirler. Bunlara sahtekâr ve düzenbaz şeyhler vb. din uluları tarafından hep hurafeler, mitler, kıssalar anlatılır. Oysa bunların hiçbir tarihsel gerçekliği yoktur.

Kur’an’ın nasıl bir toplum düzeni ve ahlâk sistemi öngördüğüne dair bir bilgi verilmez insanlarımıza. Oysa işin yani dinin en önemli ve hatta tek önemli bölümü budur. Namaz, oruç, hac, Kâbe’yi tavaf İslam’dan önce de vardı. Hatta Cuma Namazı, Cuma Hutbesi bile vardı.

Namazın aslı Sümer Güneş Tanrısı’na yapılan bir ibadettir. Oruçsa Sümer Ay Tanrısı’na yapılan bir ibadettir. O zamandan beri bu ibadetler vardır. Hac ise İslam’dan yüzlerce yıl öncesinden bu yana sürüp gelen bir ibadettir.

“Kâbe” adı bile, Anadolu’nun 9 bin yıl öncesine tarihlenen ünlü Ana Tanrıçası “Kibele”den gelmektedir. “Kıble” kavramı da yine aynı şekilde Kibele’den gelmedir. Kibele’nin Kâbe’de bulunan en büyük put olarak dillendirilen simgesi “Hübel”dir. Yani Kâbe, Kibele’nin-Hübel’in Tapınağı anlamına gelir. Kıble de nerede bulunulursa bulunulsun, o tapınağı işaret eden yön anlamına gelir. Kâbe’yi Hz. İbrahim’in yaptığı, oradaki putları kırıp en büyük putun boynuna putları kırdığı baltayı astığı menkıbesi filan bütünüyle uydurmadır. Hz. İbrahim, 150 kişiden oluşan kabilesiyle Mısır’la Harran arasında dolaşan bir Çoban Toplum Lideridir. Ömrünün hiçbir döneminde bizim Harran’dan ve o civarlardan daha aşağıya inmemiştir. Kur’an’da geçen Hz. İbrahim kıssası Yahudi kıssasıdır. Oradan Kur’an’a geçmiştir. Zaten Kur’an’daki kıssaların pek çoğu Yahudi, dolayısıyla da Tevrat kıssalarıdır.

Kur’an’da geçen Adem’le Havva kıssasından başlamak üzere Nuh Tufanı ve Lût Kavmi kıssası, Miraç kıssası, Meryem kıssası, Yedi Uyurlar kıssası, Musa ile Firavun kıssası, Musa ile Hızır olduğu varsayılan Allah dostunun serüvenine ilişkin kıssa vb. kıssaların hiçbirinin anlatıldığı şekliyle bir tarihsel gerçekliği yoktur. Bu gerçeği söz konusu sağduyulu tespiti yaptığı için aforoz edilen İlahiyat Profesörü Mustafa Öztürk de “Kıssaların Dili” adlı, bizce çok önemli olan kitabında ayrıntılıca anlatmaktadır.

Mustafa Öztürk’ün yaptığı bu tespiti biz de 1967-1968 ders yılında, üniversite hayatımızın ilk yılıdır da aynı zamanda, Kur’an’ı okuduğumuz zaman yapmıştık. Bunlar kesinkes Tanrı buyruğu ve Tanrı tarafından yapılmış işler olamaz, demiştik. Burada bir durum var, demiştik.

Bizim bu tespitimizin bir İlahiyat Profesörünün 2000 yılında yayımlanmış olan kitabında da yapılmış olduğunu görmek sevindirici tabiî. En azından bizim açımızdan…

Gelirsek dinin özüne: Hz. Muhammed tıpkı bizim gibi; “Herkesin rızıkta eşit olduğu”, komünist bir toplum düzeni kurmak istemişti aslında. Gönlünde yatan buydu…

En özet anlatımıyla işte kanıtları:

“Allah rızıkda kiminizi diğerlerine üstün tutmuştur. Üstün kılınanlar, emirleri altında bulunanların rızıklarını vermezler. Oysa rızıkta hepsi eşittir. Allah’ın nimetini bile bile inkar mı ediyorlar?” (Nahl Suresi, 71’inci Ayet, Diyanet İşeri Meali)

“(…) Allâh yolunda ne kadar harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “El Afv (zaruri harcamalarınızdan) arta kalanı bağışlayın!” Allâh böylece gereken apaçık işaretleri veriyor size… (Nedenini) derin düşünmeniz için.” (Bakara Suresi, 219’uncu Ayet, Ahmed Hulusi Meali)

“(…) Ve sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin.” İşte Allah, ayetleri size böyle açıklar ki, derin derin düşünebilesiniz.” (Bakara Suresi, 219’uncu Ayet, Yaşar Nuri Öztürk Meali)

Daha bu anlama gelen onlarca ayet bulunabilir Kur’an’da…

Tabiî şeyhler, mollalar, imamlar, bu ayetleri görmezlikten gelirler. Hemen atlayıverirler bunların üzerinden. Onların ısrarla üzerinde durdukları namazdır, zikirdir, oruçtur, hacdır vb. bin yıllardan bu yana sürüp gelen, İslam öncesi Pagan dinler de dahil olmak üzere, bütün Ortadoğu kökenli-kaynaklı-etkilenimli dinlerde var olan ritüelleridir.

13 yıllık Mekke İslamı döneminde namaz, günde 3 vakit olarak kılınmıştır, Hz. Muhammed ve sahabeleri tarafından. 10 yıllık Medine dönemindeyse 5’e çıkarılmıştır vakitler.

Ne olmuştur burada?

Allah fikir mi değiştirmiştir?

Ya, vakit sayısını arttırırsak insanlar daha iyi Müslüman olurlar mı demiştir?

Bu tür işlere kafa yormaz halkımız. Şeyhler, imamlar da bunlardan söz edilmesini sevmezler.

Yine mesela İslam’ın ortaya konuş sürecinin son dört-beş yılına kadar Hicab-Örtünme ayetleri yoktu. Bunun sebebi ne, diye de sormazlar. Çünkü aynı sözde İlahiyatçıların ve şeyhlerin durup dinlenmeden tekrarladıkları hurafeler ve kıssalar, mitolojik hikayeler yüzünden insanlarımız zihin hasarına uğratılmıştır, kafaca zehirlenmiştir. Sorgulayan bir akla sahip imkânları ellerinden alınmıştır.

Musa’nın kılıcını vurunca Kızıl Deniz’in yarılıp kupkuru bir yola dönüştüğüne, Meryem’in erkeksiz çocuk doğurabileceğine inanan insanlarımız, artık bu sözde İlahiyatçılar ne doğrarsa onları duraksamadan ve hiç düşünmeden yutarlar, Antep baklavası tadında.

Anlı şanlı kallavi İlahiyatçılar da ciddi ciddi tartışırlar: Allah Meryem’e ruhundan üfürdüyse bunu eteğinin altından mı üfürdü yoksa yakasından mı, diye…

Oysa bu erkeksiz çocuk doğurma miti, kökeni binlerce yıl öncesine giden bir Anadolu efsanesidir.

Yine Musevilik ve İslamiyet’te var olan Sünnet, yukarıda andığımız Anadolulu Ana Tanrıça Kibele’nin rahiplerinin, yapılan törenlerde vecde gelerek, kendi erkeklik organlarını kendi elleriyle kökünden kesip atmaları geleneğinin çok hafifletilerek sürüp gelen bir devamıdır.

Bu konuda bizim düşüncemiz de merak edilirse, bizim de şahsi görüşümüz Sünnetin temizlik ve sağlık açısından yararlı olduğu şeklindedir…

Hz. Muhammed’in gönlünde neden komünist bir toplum düzeni yatıyordu?

Şu iki sebepten:

1- Henüz İlkel Komünal Toplum Düzeni yaşayan çöldeki bir Arap Kabilesine verilip orada 5 yaşına kadar yaşamış olmasından. Çöl Bedevisi diye aşağılanan o insanların aslında Eşitlikçi Kankardeşleri Toplumu olarak yaşadıklarını ve onlarda yalanın, dümenin, hilenin, aldatmanın, kandırmanın bulunmadığını yaşayarak görüp o değerleri içselleştirdiğinden. Kişiliğinin temel taşının bu değerler sistemi tarafından oluşturulmuş bulunmasından.

2- Kendisinin de yetim, babasını hiç görmemiş, dedesini de çocukluk çağında kaybetmiş bir yoksul olarak yaşamış olmasından. Bilindiği gibi amcası Ebu Talib’in sürülerinde çobanlık etmiştir, Hz. Hatice’yle evlenene kadar, Hz. Muhammed.

Ve hatta “Siyer”-Hz. Muhammed’in biyografisiyle ilgili kitaplarda anlatılanlara göre, gençlik çağında amcası Ebu Talib’den kızını ister. Fakat Ebu Talib’den şu katı ve bir anlamda aşağılayıcı karşılığı alır:

“Muhammed! Sen yetim çulsuzun birisin. Herkes kendi dengiyle evlenmeli. Ben kızımı sana değil, varlıklı ve şöhretli, Mahzum Kabilesi’nden dayımın oğlu Hubeyre’ye vereceğim”, der. Konuya ilişkin, olayın gerçeğini yansıtan bir makaleden ilgili bölümü aktaralım:

“Muhammed 20 yaşlarında iken Amcası Ebu Talib’in kızı Fahite evlenme çağına girmiş güzel bir kızdı. Fahite daha sonra Ummu Hani adını almış ve bu adla tanınmıştır. Muhammed ile Fahite arasında büyük bir aşk doğmuştu. Muhammed, Fahite’yi babasından istedi.

“Ancak Ebu Talib’in kızı için başka planları vardı. Mahzum kabilesinden dayısının oğlu Hubeyre de Fahiteyi istemişti. Hubeyre önemli bir kişiliğe sahip olmanın yanında Ebu Talib gibi iyi bir şairdi de. Üstelik Mekke’de Mahzum kabilesinin gücü ve itibarı günden güne artıyordu. Tersine Haşimilerin gücü ise azalıyordu. Bunları dikkate alan Ebu Talib, kızını Hubeyre ile evlendirmeyi daha uygun buldu.” (ibn 5a.d, VIII, 152; Müslim, 201; Taberani, Evsat, 4242; ibn Hacer, 9/512; Mecmau’z-Zevaid, 7428)

“Muhammed bu duruma çok içerledi ve amcasına sitem etti. Ebu Talib’in cevabı ise annesini kastederek, “Onlar bize kızlarını verdiler, cömert adama cömertlik yapmalı. oldu. (ibn Sa’d’ın Kitab et-Tabaka[ el-Kebir Leyden baskısı VIII, 108 Kaynak: Gençlik yılları (13); E.Siraceddin,2008: 3B)

“Bu cevap Muhammed’i tatmin etmedi. Çünkü dedesi Abdülmuttalib, Atike ve Berre isimli kızlarını daha önce Mahzum kabilesine vererek borcunu ödemişti zaten. Muhammed, amcasının asıl düşüncesinin kendisini evliliğe uygun ve hazır konumda olmadığı ve Hubeyre’yi kendisinden daha üstün gördüğü şeklinde olduğunu anlamıştı.

“Bu durum Muhammed’i çok üzdü ve hırslandırdı. Artık hedefleri ve planları vardı. Öncelikle yoksulluktan, parasızlıktan sonra da ümmilikten kurtulacaktı.” (https://www.dinvemitoloji.com/2020/02/muhammedin-ilk-aski-fahiteye.html)

İşte bu iki sebepten dolayı ezilen ve sömürülen, Mekke’de Karunlaşmış ve Firavunlaşmış Tefeci-Bezirgânlar tarafından yaratılmış olan cehennemde yanıp kavrulmuş insanların acılarını yüreğinde derinden duydu Hz. Muhammed. Ve onların çektiği acılara son verebilmek için böylesi bir toplum düzeni kurmak istedi. Yani komünist ekonomik sisteme dayanan, ezen ve ezilen sınıfların olmadığı bir düzen kurmak istedi. Ama buna gücü yetmedi. Kur’an’ın birçok ayetinde bu özlemini dile getirmekle kaldı, ne yazık ki… Sağlığında da gönlünden geçen bu sistemi örgütleyip kuramadı. Zekat verin, dedi; infak edin, dedi; mal mülk hırsı kötüdür, insanı insanlıktan çıkarır, dedi. Ama dediğiyle kaldı… Ancak yıllık kazançlarının kırkta birini alabildi, zamanın Müslüman varlıklılarından…

Hz. Muhammed vefat eder etmez de Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Ali Akın’ın ifadesiyle, Mekke’nin yüzde altmışı dinden çıktı, sırf kırkta birlik zekatı bile vermemek için. Daha Arabistan’ın başka pek çok yerinde de zekat karşıtlığı nedeniyle dinden çıkmalar oldu. Dediler ki bunlar; “Zekatı kaldırın, İslam’ın diğer buyruklarına uyalım.”

Yine hatırlanacağı gibi Hz. Ebubekir bunlarla “Ridde Savaşları” denen, bir yıl süren bir savaşa girişti. Ancak bunun sonucunda, onları yeniden İslam’a döndürebildi.

Burada şu noktayı da belirtelim ki, arkadaşlar; İslam’ın özünü oluşturan bu ekonomik sistemini ve onun üzerinde şekillenen dürüstlüğe, güvenilirliğe, insan, hayvan ve doğa sevgisine dayanan ahlâk sistemini bugün sadece biz Gerçek Komünistler savunmaktayız. Zaten Gerçek İslam da budur. Başkaca da hiçbir şey değildir. Bu sebeple de Hz. Muhammed’in gerçek ve meşru devamcısı ve temsilcisi bizleriz sadece…

Yukarıda sözünü ettiğimiz kıssaları ve hurafeleri Hz. Muhammed o zamanın şartları içinde, o çağın insanlarının kültürleri ve önceki Ortadoğu Dinlerinin gelenekleri böyle olduğu için Kur’an’a koymuştur. Yine hatırlanacağı gibi o çağlar, mitolojiler, hurafeler çağıdır; bilim çağı değildir. Ve insan, akıl varlığı olduğu gibi aynı zamanda duygu varlığıdır da. Ve şu da bir gerçektir ki hâlâ bugün bile insanların çoğunluğuna bilimsel doğrular değil masallar, mitolojik hurafeler daha cazip gelir. Çünkü o masallarda duygusal yoğunluk oldukça fazladır.

Konumuzun başına dönersek, arkadaşlar; işte İslam’ın özünü reddedip sadece mitolojik ve hurafelerden oluşan ve İslam öncesi dinlerden gelen söylemlerini, ritüellerini anlatan, onları benimsetmeye uğraşan şeyhler, şıhlar, mollalar, tarikatlar, cemaatler, Kur’an Kursları, İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri; insanlarda işleyen bir zihin, sorgulayan bir akıl bırakmamaktadır. Bu eğitimlerden geçen insanlarımız muazzam bir zihin hasarına uğratılmaktadır. Zihinleri, gerçeği görme, kavrama, işleme ve sonuç çıkarma imkanından yoksun hale getirilmiş insanlarımız, kolayca bu din alıp satan sahtekârların ellerine düşebilmekte, onların oyuncağı ve istismar aracı olabilmektedirler. Onların ne hırsızlıklarını görebilmektedirler, ne yolsuzluklarını, ne ihanetlerini, ne Amerikan uşaklıklarını ve ne de her türden ahlâksızlıklarını…

Yukarıda da belirttiğimiz gibi işte biz bu sebepten insanlarımıza Kur’an’ı Kerim’in Türkçe mealini okutalım, diyoruz.

Dikkat ederseniz; Tayyipgiller avanesi Kur’an’ın Türkçesinin okunup anlaşılmasından sonlarını görmüşçe korkmakta, çekinmektedirler.

Ne demişti bir Diyanet İşleri yetkilisi?

(Cağfer Karadaş)

“Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi Prof. Dr. Cağfer Karadaş, “Öğrenciler, Kur’an mealini okumaya başlayınca ateizm ve deizme yöneliyor” dedi.

“Din İşleri Yüksek Kurulu’nun üyelerinden Prof. Dr. Cağfer Karadaş, deizm ve ateizm düşünce akımına sahip olan kişilerin ‘temel argümanının Kur’an çevirisi üzerinden olduğunu, meal çevirisinin bağlamı tam vermediğini’ söyledi. Karadaş, öğrencilerin mealleri okuduktan sonra kafasının karıştığını ve bu akımlara yöneldiğini de söyledi.

“Yeni Şafak yazarı Faruk Beşer’in köşesine taşıdığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi Prof. Dr. Karadaş ifadeleri şöyle:

“‘MEAL ÇEVİRİSİ BAĞLAMI TAM VEREMİYOR’

“Ateist ve deistlerin temel argümanları şu anda felsefi olmaktan ziyade Kur’an çevirileri üzerinden oluşmaktadır. Meal çevirisi, bağlamı tam veremiyor. Bu konuda Diyanet’in ve ilahiyatların ortak bir çalışma yapmasının çok yerinde olacağını ve rüzgârı tersine çevireceğini düşünüyorum.”

“‘DİN KÜLTÜRÜ ÖĞRETMENLERİ DAĞITIYOR, ÖĞRENCİLERİN KAFASI KARIŞIYOR’

“Din kültürü öğretmenleri Diyanet’ten ücretsiz meal isteyip öğrencilere dağıtıyorlar. Öğrenciler okumaya başlayıp anlamlandırma sorunu yaşadıklarında kafaları karışıyor ve işte bu akımlara yönelebiliyorlar. Şu anda bizim en temel sorunumuzun, âcizane bu konu olduğunu düşünüyorum.” (https://www.veryansintv.com/diyanet-profesorunden-kuran-aciklamasi-turkce-okuyanlar-ateizm-ve-deizme-yoneliyor)

Zırvalamanın boyutunu görebiliyor musunuz, arkadaşlar?

Sayınız binleri, on binleri bulur be… Demek bugüne kadar bağlamıyla ve gerçek anlamıyla bir Kur’an çevirisi bile yapamadınız, öyle mi?

O zaman ne iş yaptınız siz on yıllar boyu ya?

Ha, afyon sattınız değil mi?

Hurafe anlattınız, orucu şu mu bozar, bu mu bozar, diye tartıştınız, namaz dinin direği, dediniz vb. vb…

Kur’an’ın özünü anlamaya gelince orada yoksunuz. Çünkü sizde de zihinler tümüyle hasara uğratılmış durumda. Bağlamdan filan söz ediyorsunuz da sanki insan sizin bu kavramdan bir şey anladığınızı filan sanır, tanımasa…

Kur’an sure ve ayetlerini ortaya konuş sırasıyla ve hangi olaylara denk düştüğünü, yani o olaylara çözüm getirmek amacıyla ortaya konduğunu içlem ve kapsamıyla hangi biriniz acaba okuyup anlamıştır?

Aslında demek istediğiniz, toplumda hiç meal bulunmasın ve kimse meal okumasın. Bizim gibiler din adına ne üfürürse insanlarımız onu solusun istiyorsunuz, değil mi?

Böylelikle de insanlarımız elinizde oyuncak olsun. Gönlünüzden geçen bu. Ama bu kadarını artık yapamıyorsunuz. Çağ, buna gücünüzün yetebileceği bir çağ değil.

Hele bazı sapkınlarınız var ki içinizde; “Kur’an başka bir dile çevrilemez”, diyebilecek kadar zırvalayabiliyorlar, akıl ve mantık dışına savrulabiliyorlar. Bilmiyorlar ki; “Kur’an başka bir dile çevrilemez”, demek, Kur’an’ın bir anlamı yoktur, demektir. Çünkü anlamlı olan her cümle, her paragraf, her metin başka bir dile, o dilleri iyi bilenler ve işlenen konuya da bütünüyle hakim olanlar tarafından çok başarılı biçimde çevrilebilir. Bu çevirilerde de konunun özü ortaya konur tabiî…

Demek ki arkadaşlar; cahil, bilinçsiz ve yoksul insanlarımızın, tarikatların, cemaatlerin ve Tayyipgiller benzeri sermayesi din olanların, “İnsanları Allah’la Aldatan Büyük Aldatıcı”ların, İblislerin tuzağına düşmemesi için Kur’an’ı Kerim’in mealini okutmamız gerekir. Bu imkânı insanlarımıza sağlamamız gerekir.

Günümüze gelirsek; biz Gerçek Devrimcilerin ve Kuvayimilliye ve Laik Cumhuriyet’i savunan, Mustafa Kemal Gelenekli Güçlerin ellerinde çok büyük bir imkân var.

Nedir bu?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Tayyip’in Diplomasız oluşu. Dolayısıyla da onun sahip olduğunu iddia ettiği sıfatların, kimliklerin tamamının gayrimeşru olduğu. Kendisi gayrimeşru bir mücrim olunca da attığı bütün imzalar otomatikman boş düşer. Yok hükmünde, çöp hükmünde olur. Kurduğu bütün hükümetler de kanunsuz bir suç örgütü olmanın ötesinde hiçbir anlam ifade etmez.

Bu ne demektir?

Tayyipgiller’in bugüne dek yapmış olduğu bütün kanunlar, bütün ihaleler, bütün antlaşmalar, bütün torbalı torbasız yasalar, yasa hükmünde kararnameler, yönetmelikler; hepsi kanun dışıdır, yok hükmündedir.

Dikkat edilirse, biz durup dinlenmeden, bıkıp usanmadan hep “Diploma Nerede?” sorusunu soruyoruz.

Neden?

İşte bu sebepten…

Muhalifi oynayan yığınla siyasi ve yazarçizer bunu sormuyor da “Bilal’in Tahran’da ne işi var?”, “Bilal’in devlet protokolünde bir görevi var mı?”, diye güya muhaliflik yapmış oluyor.

Yahu sen esas soruyu sormuyorsun ki. Onu yok sayınca da sorduğun bütün soruların bir anlamı kalmaz. Yahu Tayyip, Diplomasız ve psikotik bir tip. O oğlunu da götürür yanında, Babası Ürdün asıllı ve hem annesi hem babası Amerikan vatandaşı olan, Amerika’da doğup büyüyen, dolayısıyla kendisi de bir Amerikan vatandaşı olan, hiçbir resmi sıfatı olmayan tercüman da kullanır uluslararası görüşmelerde. Ülkenin Hazinesini de boşaltır, bütün kamu kurumlarını yok fiyatına yandaşlarına Beşli-Yedili-Onlu Çetelere peşkeş çeker. Türkiye’de 2021 yılı özel bankalar, kârlarının toplamını 50 milyar TL’den 250 milyar TL’ye çıkararak yüzde 500 oranında arttırırlar ama Tayyipgiller iktidarı kamu bankalarını zarar ettirir. Çaykur’u zarar ettirir, Devlet Demir Yollarını, Türk Hava Yollarını zarar ettirir. Vakıfbank gibi bir kamu bankasına, lise diplomasının bile olmadığı mahkeme kararıyla hükme bağlanmış olan, bir Pehlivanı getirir, yönetim kurulu üyesi diye oturtur. Bütün devlet kurumlarını yandaşlarıyla doldurur. Ege’de 20 Adamızı, Lozan’da açık ve kesin biçimde bize bırakılmış olmasına rağmen sırf ABD’li ve AB’li efendileri öyle emretti diye Yunanistan’a peşkeş çeker. Suriye’de Türkiye’yi bir bataklığın içine sokarak binlerce insanımızın hayatını kaybetmesine, Türkiye’nin 250 milyar dolar civarında kayba uğramasına ve ülkemizin 9 milyon Suriyeli tarafından işgal edilmesine sebep olur. Türk Ordusu’nun askeri okullarını ve hastanelerini kapatır. Dünyada kendine ait hastanesi olmayan tek ordu haline getirir. Köprü, yol, şehir hastaneleri diyerek 85 milyon insanımızın on yıllar boyu kanını kurutacak rant-vurgun, çapul ve sömürü tuzakları kurar. Şehirlerimizin merkezi yerlerinde bulunan, insanlarımızın kolaylıkla ulaşabildiği hastanelerimizi yıkıp yok eder ve şehir hastaneleri diyerek bilim dışı, akıl dışı yine sömürü ve vurgun tuzaklarına mahkûm eder insanlarımızı.

Daha eder de eder…

Bunların yaptığı kötülükler sadece insanlarımıza değil, hayvanlarımıza ve doğamıza karşı da saymakla bitmez. Dağlarımızı, ormanlarımızı, nehirlerimizi, göllerimizi kurutup zehirlemeleri yetmemiş gibi kıyılarımıza, koylarımıza da göz koyup oraları da aynı tahribata uğratmaktan geri durmadılar. Üstelik bu hainane işlere hiç ara vermeksizin hâlâ da devam ediyorlar. İşte en son örneği; Bodrum Göcek’teki Cennet Koyu’na el koymaları. Yani kıyılarımız da bir karış bile doğal hali bırakılmaksızın tümden mahvedilmiş olacaktır.

Ve arkadaşlar; yukarıda saydığımız ağır psikiyatrik rahatsızlıklara sahip olan insanların asla gözleri doymaz. Asla, yahu bu kadar mal mülk bana ve yedi sülaleme yeter, artık bırakıvereyim bu işi kesinkes, demezler. İçinde bulundukları hastalık durumu böyle bir şey yapmalarına izin vermez onların.

İşte bu sebepten Tayyipgiller’in tabiî tüm takım taklavatlarıyla birlikte vurguna, talana, kamu malı hırsızlığına ve yağmasına gözleri hiç doymamaktadır.

Bazı bilinçsiz, iyi niyetli insanlarımız soruyor, diyorlar ki; yahu yaptığı bunca vurgun sonucu elde ettiği servete rağmen niye Tayyip’in gözü doymuyor?

İşte yukarıda andığımız psikiyatrik rahatsızlıklarından dolayı…

Bunu bildiğimiz için biz de diyoruz ki; Tayyip ve avanesini ancak toprak ıslah eder…

 

Saygıdeğer arkadaşlar;

Biz de 60 yıldır olduğu gibi Tayyipgiller ve onların öncülleri olan hırsız ve hainlerle mücadeleye devam edeceğiz tabiî, son soluğumuzu verene dek…

Sonunda kesinkes biliyoruz ki biz kazanacağız.

Şu anda biz dört bir taraftan “Susuş Suikastı”yla ablukaya alınmış ve bizzat Tayyip’in emriyle Yargıtay ve YSK aracılığıyla Seçimler dışına atılmış yani kanunsuz bir biçimde Seçime girme hakkımız elimizden alınmış olmasına rağmen sonunda yine biz kazanacağız. Doğru olan, haklı olan, meşru olan biziz çünkü.

İslam’ın filozofu ve en halkçı Halifesi olan Hz. Ali’nin dediği gibi “Doğruyla savaşan yenilir.”

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

22 Temmuz 2022

Nurullah Ankut

HKP Genel Başkanı