Bin Kalıplılar-PDA Tekkesi Şeyhinin müritlerini ahmak yerine koyuşu

Bin Kalıplı Doğu Perinçek ve PDA Avanesinin İhanete Karmış Hazin Siyasi Serüvenine Dair… (15)

Bin Kalıplılar-PDA Tekkesi Şeyhinin müritlerini ahmak yerine koyuşu

Bin Kalıplılar Tekkesi Şeyhi, 1970’li yılların sonuna doğru (ana karargâhtan yani Pekin’den gelen buyruklar doğrultusunda hareket ederek); “İki Süper Devlet”, “Ne Amerika ne Rusya”, “Üç Dünya Teorisi”, “Sovyet Sosyal Emperyalistleriyle ABD Emperyalistleri Birinci Dünyayı oluştururlar”, “Başdüşman bu İki Süper Devlettir” gibi zırva, karşıdevrimci, antimarksist, sınıf uzlaşmacılığı üzerine inşa edilen tezlerin yeterli olmadığını kabul ediyor ve müritlerine de bunu benimsetmek istiyor. Artık iş iyice zıvanadan çıkarılacak, sınıf uzlaşmacılığı üzerine inşa edilen tezler akıl almaz boyutlara ulaştırılacaktır. Karşıdevrimcilikte ABD’yle, NATO’yla, SüperNATO’yla-Gladio’yla tam bir uzlaşma ve ittifaka girilecektir. Ve kararını veriyor. Artık bir tek Başdüşman vardır. O da Sovyetler Birliği’dir, Yeni Çarlardır, diyor.

Peki, Amerikan Emperyalistleri ne olacak?

“Müttefik”

Böylece dünyada bu hasta şeyhin düşmanı olan bir tek devlet kalıyor, o da Sovyetler Birliği. Geriye kalan tüm emperyalist kapitalist devletlerse artık onun müttefikidir, dostudur.

Düşünebiliyor musunuz, hastalığın, zırvalamanın, hezeyanın boyutunu?

Ruh sağlığı yerinde olmak kaydıyla okuduğunu az çok, iyi kötü anlayan ve insani ahlâka sahip hiç kimse böyle bir zırvalamaya vardıramaz işi. Ama diyoruz ya; bu adam mitoman ya da mitomanik diye. Ondan işte işi böyle zıvanadan çıkarıyor, akıl almaz boyutlara ulaştırıyor ihanetini.

Tabiî bu ihaneti müritlere kabul ettirmek kolay olacak bir iş değildir. Onlar her ne kadar müritleşmiş, akıllarını işleyişten alıkoymuş ve şeyhin ağzından çıkan her sözü tanrı buyruğu gibi anlamaya ve kabullenmeye alıştırılmış olsalar da bu manda tezeği kadar iri saçmalamayı yiyip yutmak kolay olmayacaktır onlar için de.

Şimdi, bu tekkenin yeni müritlerini kızdırmayı göze alarak, yine İkinci Adam Gün Zileli’ye kulak verelim. Onun malum anılarının ikinci cildinden şu bölümü aktaralım:

“Parti ‘tabanı’na, ‘Sovyetler Birliği’nin tek başına baş düşman haline geldiği ve ABD ile ittifak yapılabileceği’ siyasetini benimsetmek, öyle kolay olmadı. Kongre öncesi ‘çalışma komitesi’ toplantılarında, ilçe ve il kongrelerinde, bu konuda ilk kez açıktan açığa parti içi bir muhalefetin ortaya çıktığı gözlendi. Bu muhalefet, ancak parti başkanlık kurulunun tüm ağırlığını, topyekûn terazinin bir kefesine koymasıyla alt edilebilirdi. Bu yüzden, biz merkez yöneticilerinin, ‘hızır’ gibi, neredeyse tüm kritik ilçe ve il kongrelerine yetişmemiz ve başkanlık kurulunun, tümüyle, ‘yeni’ siyasetin arkasında olduğu mesajını vermemiz icap etti. Doğu’nun ve benim de üyesi olduğum Çankaya ilçe kongresinde, bu konuda yapılan oylamayı hatırlıyorum. ‘Sovyetler Birliği’ni baş düşman, ABD’yi müttefik ilan’ eden önerge oylanırken, ben ve Doğu, en önde, üstelik ayağa kalkarak ve geriye dönüp üyelerin ne yönde oy kullandığını tehdit edici nazarlarla kontrol ederek, ‘mesaj’ vermenin de ötesine geçtik. Oylamayı kazanmamıza rağmen, aleyhte oy verenlerin sayısının küçümsenmeyecek bir yekûnu bulması, bizi derin derin düşündürmüştü. Bu muhalefet, daha üst kongrelerde elene elene cılızlaştı, genel kongrede ise bizim ‘merhamet ve himayemizi’ gerektirecek ölçüde, sembolik hale geldi.” (Gün Zileli, Havariler, s. 401-402)

Görüldüğü gibi yoldaşlar bu adamın demokratlıkla da siyasi ahlâk ve namusla da zerrece ilgisi yoktur. Amerikan Emperyalistlerini müttefik gören bu alçakça ihanetini o zavallı taraftarlarına işte böyle namussuzca hilelerle yediriyor, kabul ettiriyor.

Şimdi de bu şeyh ve tekkesinin nasıl bir işçi düşmanı, nasıl bir grev kırıcı, nasıl bir düzen işbirlikçisi namussuz olduğunu göstermek için Gün Zileli’nin şu satırlarına da yer vermeyi uygun bulduk:

“Kongre çalışmalarıyla fazla içimize kapanmıştık. Türkiye’de neler oluyordu bakalım? Ne olacak, İzmir Tariş işçileri, ‘Sovyet sosyal emperyalizminin hizmetindeki sahte solcuların güdümünde,’ ‘Türkiye’yi yıkma ve ülkeyi Sovyet işgâline hazır hale getirme planlarının bir parçası olarak’ işgâl eylemlerine girişmişlerdi. Derhal ‘Türkiye’nin’ yardımına koşmalı, işçileri ‘uyarmalı’, ‘sahte solculara’ hadlerini bildirmeliydik. ‘Yeni’ başkanlık kurulunun kongreden sonraki ilk toplantısında, bu vahim görev bana verildi. Ancak, başkanlık kurulunun görev bölüşümüyle aldığım yeni görev dolayısıyla önce İstanbul’a gidip, kendimi Aydınlık gazetesinde şöyle bir göstermem gerekiyordu. Yeni görev bölüşümüyle, 1976 yılından beri yürüttüğüm örgütleme görevini bırakmış ve ‘Ajit-Prop’ bölümünün sorumlusu olmuştum. Doğu, Oral’dan ve Aydınlık’ın gidişatından şikayetçiydi. Gazetede ‘liberalizm mikrobu’ teşhis edilmişti. Oral, bu ‘mikrop’la uzlaşmaktaydı. Hem zaten, ‘ideolojik kayışların’ sıkıştırılması gereken bir döneme girmiştik. Bu sıkıştırma işine önce gazeteden başlanacaktı. Ben, başkanlık kurulunun ‘Ajit-Prop’ bölümünün sorumlusu olarak, gazetedekilerin ensesinde boza pişirmek üzere, İstanbul İl Yönetimini de yanıma alarak gazeteyi ‘teftiş’ edecek, bir süre orada konuşlanacaktım. Hele şu Tariş isyancılarının hakkından geleyim, ardından sıra gazeteye gelecekti. ‘Liberalizm mikrobu’na bulaşmış olanların benden çekecekleri vardı!

“İstanbul’a gidip Oral’a yeni görevimi tebliğ ettikten sonra, yanımda muhafızlarımla İzmir’e hareket ettim. Artık öyle havalara girmiştim ki, Rus iç savaşında ‘kızıl vagonu’ ile oradan oraya hızır gibi yetişen Troçki’den farkım kalmamıştı adeta.

“İzmir, Tariş olaylarıyla çalkalanırken, bizim İzmir il örgütü ‘uyuyor’du. Olaylara ‘devrimci bir müdahale’de bulunmak için hiçbir şey yapılmamıştı. Derhal bir üye toplantısı düzenledim. ‘Sahte solculara’ ve Tariş direnişine karşı alınacak önlemleri ‘tartışmaya’ açtım. ‘Sovyet tehdidi’ paranoyasıyla gözü dönmüş bir yönetici olarak ileri sürdüğüm reaksiyoner önerilerin özü şuydu: Türkiye’yi ‘yıkmak’ için ‘tezgâhlanmış’ Tariş direnişine karşı çıkılacak, işçilere ‘uyarıcı’ bildiriler dağıtılacak, faaliyetlerimize engel olmaya çalışan ‘sahte solcu’larla gerekirse fiilî kavgalara girilecek, öte yandan direnişin bir an önce bastırılması için ‘vatansever’ Tariş bürokratlarıyla temasa geçilip, görüşmeler yapılacak, mümkünse onlarla birlikte ortak önlemler alınacaktı.” (agy, s. 413-414)

“Daha bu başlangıçtı, durun bakalım. ‘Kör’ şiddetin çekiciliğine kapılıp, diğer ‘görev’leri ihmal edecek ‘sahte solcu’lardan değildik biz. Bir bildiri kaleme almış ve Oral’a gönderip, bu bildiriyi güzelce basarak bize yollamasını tembih etmiştim. Oral, ‘sağolsun’ bir dediğimi iki etmedi. Kısa sürede bildirileri bastırıp İzmir’e ulaştırdı. Bildirileri, işgâl ve direniş eylemlerini sürdüren Tariş işyerlerinin önünde dağıtıp, işçileri ‘uyarma’ görevimizi yerine getirdik. Bildiriyi kendi işyerinde de dağıtmaya kalkan bir işçi arkadaşın, solculardan ve işçilerden dayak yediğini duymamız, derhal ‘olağanüstü hal’e uygun tedbirler almamızı gündeme getirdi. O işyerinin önünde topluca bildiri dağıtacak ve ‘saldırgan’lara ‘hak ettikleri dersi’ verecektik. Elli altmış arkadaşı oraya seferber ettik. Ben de, yanımda muhafızlarım, Yalçın Dal ve İlhami Şimşek’le, Merih Ergen’in özel arabasının içinde, olayları uzaktan gözlemek üzere, işyerinin yüz metre kadar uzağında yerimi aldım. Ne var ki, bu kalabalık Aydınlıkçı güruh, Tariş işçilerini korkutacağına, ‘tahrik’ etmişti. Bir de baktım, işyerinden ellerinde sopalarla çıkan yüz, yüz elli kişilik bir işçi grubu, bizim arkadaşları önüne katmış kovalıyor. Tam bir yenilgi, bozgun halinde korkunç bir ricat! O anda, damarlarımdaki ‘Zileli Deli Halil’in (Yarılma, s. 41-42) kanı harekete geçti. Arabadan fırladım bozgunu durdurmak için. Son derece gözü pek ve dövüşken bir arkadaş olan Yalçın Dal, her şeye rağmen o andaki koruma görevini unutmayarak belime sarıldı, beni durdurmak için. Güçlü kuvvetli bir genç olmasına rağmen, silkelenip elinden kurtuldum ve ‘haydin aslanlarım’ diye bir ‘Zileli Halil’ narası atarak, kaçan arkadaşların yanından geçip, onları kovalayan işçilerin üzerine doğru koşmaya başladım. ‘Önderlerinin’ ‘kahramanlığı’nı gören arkadaşlar, yüzgeri edip peşimden koşmaya başladılar. Tariş işçileri bu cüretkâr eylem karşısında paniğe kapılıp işyerlerine doğru gerisin geri kaçıştılar. İşin komik tarafı, biz Aydınlıkçıların fırlattığı taş ve sopalardan korunma güdüsüyle kendini bir an önce işyerinin kapısından atmak için kaçışan kalabalığın arasında, işyerlerinin önünde nöbet tutan jandarmaların da bulunmasıydı. İşçiler, işyerinin kapısından kendilerini dar attıktan sonra, oradan bize taş, demir ve sopa fırlattılar. Fırlatılan demirlerden biri omuzumu yaraladı. Ne var ki, bozgundan kurtulmuş, üstelik ‘muharebeyi’ de kazanmıştık. Hayatımda ilk kez işçilerle dövüşüyordum. Bunun o an bile bilincindeydim. Siyaset beni, sonunda, ‘hayatımı adadığım’ işçilerle karşı karşıya getirmişti. Kulaklarımda, ajite olmuş arkadaşların ‘kahrolsun revizyonistler’ sloganları çınlarken, içim kan ağlıyordu. Kahrolan, ‘revizyonist’ler değil, işçiye el kaldıran bizlerdik çünkü.

“Ne var ki, ‘pişmanlık’larla ‘titrek’leşmenin âlemi yoktu. Girdiğimiz mecrada sonuna kadar yürümek zorundaydık. Şimdi sıra, Tariş’in bürokrat patronlarıyla görüşüp, onlara akıldanelik yapmaya gelmişti. Hüsnü Ovacık’la birlikte, şimdi adını unuttuğum Tariş Genel Müdürüyle görüşmeye gittik. Zor günler yaşamakta olan Tariş Genel Müdürü, yüzünde biraz da şaşkın bir ifadeyle, hiç ummadığı anda çıkagelen bu gönüllü işbirlikçilere gereken hüsn-ü kabulü gösterdi elbette. Çay, kahve bile ikram etti. Bürokratın rahat koltuklarındaki bu samimi işbirliği havası, iki tarafı da, birbirini hiç tanımadan gerdeğe girmiş çiftler kadar tedirgin etmişti. İki taraf da, bu yabancılık ve tedirginliği üzerinden atmak için çaba gösteriyordu. Bürokratın gözünde biz, bütün işbirlikçi yönelimimize rağmen, hâlâ ‘solcu’yduk. Acaba bu solcular ne gibi yeni hinoğlu hinlikler peşindeydiler? Bizim gözümüzde bürokrat, kendimizi, onun ‘ulusal güç’ olduğuna ne kadar inandırmaya çalışırsak çalışalım, işçilerin iliğini sömüren bir bürokrat ve patrondu. Acaba bu ‘ulusal gücü’, işçileri daha az sömürmeye, ‘pastadan’ işçilere biraz daha pay ayırmaya, işçilerin gönlünü edip ‘Sovyet işgâlcilerinin aleti olmalarını’ önlemeye ne kadar ikna edebilirdik? Bu tedirgin ve uyumsuz görüşme sonuna kadar öylece sürüp gitti. Müdür bey, yardımcısından, işçilerin durumunun ne kadar ‘iyi’ olduğunu ispatlayacak istatistikleri getirmesini istedi. Müdürümüz bu istatistiklerden ‘çarpıcı’ birkaç satır okuyarak kendini savunmaya çalıştı. Bu açıklamalar da onu çatık kaşlarla süzmemizi engellemedi. Yaptığımız işe kendim bile inanmıyordum içten içe ve son derece rahatsızdım. Bu yüzden, teslimiyetçi siyasetimize en azından kendimi inandırmak için çatık kaşlı olmak zorundaydım. Şu müdür beyi biraz daha sigaya çekelimdi bakalım. İşçilere karşı yanlış tutumlarıyla, gördükleri gibi, büyük olaylara sebebiyet vermiş, ‘gayri-millî’ güçlerin işçilerin arasına sızmasına ve yaklaşan ‘Sovyet işgâli’ karşısında Türkiye’nin zayıf düşmesine yol açmışlardı. İşçilere karşı biraz daha ‘insaflı’ olsalar ne olurdu sanki? Peki peki olacaklardı, söz. Teşekkür ediyorlardı bize, kendilerine yardımcı olduğumuz için. Bu sözler de onuruma dokundu. Hayır efendim, ‘onlara’ değil, Sovyetler Birliği’nin karşısındaki ‘ulusal güçlere’ yardımcı oluyorduk biz. Bir daha da böyle münasebetsiz olaylara sebebiyet vermemeliydiler. Bunun yolu, ‘ulusal uzlaşma’ siyasetiydi. İşçilerle, ‘millî burjuvazi’ birbirini karşılıklı anlarsa, ‘ulusal cephe’ uyum içinde sürer giderdi. Müdür bey, yüzündeki, bizi karşılarken fark ettiğim şaşkınlık ifadesi daha da artmış bir halde bizi uğurladı. Herhalde deli olduğumuzu filan düşünmüş olmalıydı. Çünkü, konuşmalar sırasında fark etmiştim ki, onun da, Sovyetler Birliği’nin, Türkiye’yi ‘işgâl etmek üzere olduğundan’ haberi yoktu!

“Sonunda Tariş direnişi, ‘ulusal hükümet’in silâhlı güçleri tarafından kırıldı. Nihayet ‘hedefimize’ ulaşmıştık. Fakat hiçbir coşku duymuyordum. Dış görünüşümdeki tüm azgınlığıma rağmen, içten içe yanlış bir yolda olduğumuzu seziyor, bunun verdiği acı, hatta gizli bir utançla başım yerde dolaşıyordum. Tariş yenilgisinden sonra partiye, işini kaybetmiş iki işçi uğradı. Partiden, işyerlerinin önünde dağıttığımız bildiri aracılığıyla haberdar olmuşlardı. Biraz sohbet ettik. Yenilginin ardından bu iki işçi bize hak vermişti. Direnişe zorla sürüldüklerini söylüyorlardı. Onları direnişe ‘zorla’ sürenler, işsiz kaldıkları şu ortamda hiçbir yardım eli uzatmamışlardı. Artık gerçek ‘dostu’ ‘düşmanı’ tanımışlardı! Ne var ki, onları ne teselli ne de teşvik edecek hal vardı bende. İşçilerin tavrının, yenilgi ruh halinden kaynaklandığını biliyordum. Yenilen ve dolayısıyla yılgınlığa kapılan insanlarla hiçbir şey yapılamazdı. Bize ‘hak’ vermeleri bile bir şey ifade etmezdi. Bazı işçilerle, mücadelede değil, yenilgi ve teslimiyette buluşmuştuk sonunda.” (agy, s. 415-418)

Bu Bin Kalıplı siyasi ahlâk yoksulları, bu alçaklıklarını, işçi düşmanlıklarını, Parababaları dostluklarını övünerek 12 Eylül faşist cuntasının askeri mahkemelerinde de anlatırlar, ayrıntılarıyla. Yani “bakın biz sizinle aynı soydan ve boydanız, aynı çamurdan yoğrulmayız, aynı toptan kesmeyiz, bu nedenle bizi gerçek solcularla, devrimcilerle karıştırmayın. Bizim onlarla hiçbir benzerliğimiz yok. Bizi anlayın, bizi buralarda (cezaevinde) tutmayın. Hemen salıverin ki dışarıda yine bu tür eylemlerle size yardımcı olmaya, destek olmaya devam edelim”, demek isterler. Bu utanç verici alçalmalarını cunta karşısında olumlu bir karine olarak ortaya koyarlar:

“Rusyacı güçler ise, işçileri ‘Genel Grev’ adını verdikleri maceraya çekebilmek için, toplu sözleşme görüşmelerini çıkmaza sokuyorlardı. İşçilerin hak talebi, Moskova’nın beşinci kolu TKP tarafından istismar edilmeye çalışılıyordu.

“Parti Genel Merkezimiz, Mart 1980’de bir genelge yayınlayarak, bu kargaşalığa dikkat çekti ve görevlerimizi şöyle tespit etti:

“Sovyetler Birliği’nin güçleri, ülkemizdeki kargaşalığı derinleştirmek, hükümetin son uygulamaları ve zamlara karşı doğan tepkiyi istismar ederek, geniş işçi kitlelerini de kargaşalığın içine çekmek ve Türkiye’yi daha derin bunalımın içine itmek amacıyla bazı önemli eylem hazırlıklarına girişmişlerdir. (…)

“İşte bu koşullarda işçi sınıfı açısından temel mesele, revizyonizmin kargaşa planını boşa çıkarmak, zamlar öncesi durumunu koruyabilmek, kazanılmış haklarını elde tutabilmek ve bunalım dönemini en az kayıpla atlatabilmektir.

“Bugün Sovyetler Birliği’nin güçlerini ve maceracılığı esas hedef almalıyız. (…)

“Sözde genel grev uygulamasına daha başından itibaren açık ve kesin olarak karşıyız. İşçi sınıfını bu karara karşı çıkmaya çağırıyoruz.

“(…)

“Faaliyetimiz sadece işçi önderlerine yönelik olmamalıdır. Olaylar toplumun bütün kesimini ilgilendirdiği için herkes kendine göre bir tutum alacaktır. Bu nedenle siyasi parti yöneticileri, belediye başkanları, muhtarlar, vb. toplumun çeşitli kesimlerindeki etkili kişilerle diyalog kurmalıyız. Birlikte hareket etmeliyiz. Vali, kaymakam, güvenlik kuvvetlerinin sorumluları, işveren yetkilileri, vb. kişi ve makamlarla da ilgilenmeliyiz. (…) (1.3.1980, DİSK’in Sözde Genel Grevi, Revizyonizmin Kargaşa Girişimleri, Hak Grevleri ve Bizim Tutumumuz başlıklı Genel Merkez Genelgesi )

“Nitekim Tariş olayları patlak vermeden harekete geçtik ve gerekli uyarıları yaptık. Kargaşalık zeminini ortadan kaldırabilmek için işçileri rahatlatacak önlemler alınmasını istedik.

“İşçilerle yüzyüze görüşmeler yaptık, binlerce bildiri ve broşür dağıttık. Rusya’nın beşinci kolunun işçileri polis ve jandarmayla çatışmaya zorladıklarını anlattık. Tariş Üzüm İşletmelerinde zorbaları püskürttük ve provokasyonu sona erdirmede büyük rol oynadık. İzmir İl örgütümüzün çalışmaları olayların daha geniş boyutlara ulaşmasını engellemiştir.

“Arkadaşlar, bunlar bizi maceraya sürüklüyorlar. Ben işbaşı yapıyorum. Çalışmak isteyen beni takip etsin’ diyerek üretimi başlatan Tariş İşçisi Partimiz üyesidir.

“Olaylarda Partimizin tutumunu zamanın Tariş Genel Müdürü Hakkı Gürün yakından bilmektedir. Kendisinin tanık olarak dinlenmesini talep ediyorum. Olaylarla ilgili olarak İzmir İl örgütümüzün yayınladığı broşürü ekte sunuyorum.

“Teröristler daha sonra, İstanbul Cevizli Tekel Fabrikasında da aynı tertiplere girişmeye kalkıştılar. Partimiz burada da İzmir’de olduğu gibi yüz binlerce bildiri dağıttı, ev ev dolaşarak işçileri uyardı.

“Cevizli Tekel Fabrikasında devletin başaramadığını Partimiz başarmış, tertipleri iflas ettirmiştir. Makul bir uzlaşma zemini yaratarak, İşçilerin işten atılmasını önlemiş, huzurun sağlanmasında başrolü oynamıştır.

“Şiddetli saldırılara ve ölüm tehditlerine rağmen, burada da işbaşı çağrısı yapan ve makinelerin başına geçerek üretimi başlatanlar yine Partimizin üyeleridir.

“Esnafa kepenk kapattırma zorbalığına da en başından karşı çıktık. Esnaf iki ateş arasında kalmıştı. Bir taraftan sahte solcular “ kapatmazsan bombalarız”, diğer taraftan MHP’liler “kapatırsan bombalarız” diyerek tehdit ediyorlardı. Partimiz iki terör odağına karşı esnafın yanında yer aldı. Esnafla birlikte basın toplantısı yaparak bütün esnafı dükkanını açmaya çağırdı. Topluca Vilayete gidilerek, gerekli önlemlerin alınması istendi.

“Ulaşabildiğimiz her yerde esnafla birlikte dükkanını açtık, birlikte bekledik. Sözünü ettiğim basın toplantısının ve Partimizin Eminönü ilçesinin önderlik ettiği Süleymaniye esnafının teröristlere rağmen dükkânlarını açtığına ilişkin gazete haberini ekte sunuyorum. (Aydınlık, 15-16 Şubat 1980) (Dönemin TİKP Merkez Komite Üyesi ve İstanbul İl Yöneticisi Şahin Çömez’in, 8 Temmuz 1981 tarihinde Sıkıyönetim Komutanlığı İki Numaralı Askeri Mahkemesine gönderdiği dilekçe, 35 klasörlük TİKP Dava Dosyasından derlediğimiz belgeler, s. 422-424)

Gördüğümüz gibi yoldaşlar, o yıllarda Türkiye’yi sarsan Şanlı Tariş Grev ve Direnişi’nde tüm gerçek devrimciler Direnişçilerin safında yer alırken bu alçaklar devletin, işverenin safında yer alıp işçilere karşı sadece ideolojik değil, fiili saldırılarda da bulunuyorlardı.

Dikkat edersek yoldaşlar, faşist Kontrgerilla örgütü MHP ile de aynı çizgideler o zamanlar da. Her ikisi de işçi düşmanı, grev kırıcı ve işveren dostudur.

Bu alçaklar, grevleri yöneten DİSK Maocu olmadığı için onu da düşman ilan etmiş durumdadırlar. Onlara göre DİSK de “Sovyet Sosyal Emperyalizminin Beşinci Kolu”dur. Bu sapık ideolojileri gereğince de her şeyden önce Sovyetler’e karşı Parababaları devletinin saflarında, patronların saflarında yer almayı en temel siyasi görev olarak kabul ediyorlar. Hani “Üç Dünya Teorisi” var ya “Mao Zedung Düşüncesi”nin… İşte o teorinin emrettiği şekilde davranıyorlar. Sovyetler’i sosyalist gören her harekete ve her örgüte düşman gözüyle bakıyorlar ve ona karşı da devletin safında, işverenlerin safında, Amerika’nın ve NATO’nun safında yer alıyorlar. Ve hatta Süper NATO’nun, Gladyo’nun, Özel Harp Dairesi’nin yanında ve safında yer alıyorlar.

Hep söylüyoruz ya; bunların ihanetleri, namussuzlukları saymakla bitmez. Hepsini anmaya ve konu edip eleştirmeye kalksak binlerce sayfayı tutan ciltler dolusu kitaplar çıkar ortaya… Bir kez daha görüldüğü gibi hesaba gelmeyecek kadar çoktur bunların ihanetleri.

Şimdi yeniden dönelim başlıkta andığımız konumuza, yani D. Perinçek’in taraftarlarını saf yerine koyarak kandırmasına.

ÇKP yani PDA Tekkesinin Pekin’deki ana karargâhı, genel merkezi 1980’lerin ortasında, ortalama 20 yıldan bu yana hararetle savunageldikleri “Sovyet Sosyal Emperyalizmi”, “Hitler’in çizmelerini giymiş Yeni Çarlar”, “Üç Dünya Teorisi” gibi hezeyan boyutundaki tezlerinden vazgeçer. O tezlerin mucidi Mao, 1976’da ölmüştür çünkü.

1977 ila 1978 arası Mao’nun yerine ÇKP’nin başına geçen Hua Guofeng ve ekibi zaten Mao’nun başlatmış olduğu Kültür Devrimini “tamamlandı” diyerek durdurmuştu.

Bu tarihten sonra Partinin ve devletin yönetimini bütünüyle eline geçiren Deng Xiaoping, Mao’nun savunduğu bu tezlerin bütünüyle ortadan kaldırılmasını, izinin tozunun silinmesini amaçlayan bir ideolojik hat ortaya koydu.

Resmiyette Partinin ve devletin tepesinde görünmemesine rağmen her ikisinin de yönetimi aslında onun eline geçmişti. Partiyi de devleti de istediği şekilde yönlendiriyordu. Partinin ve devletin tepesinde bulunan resmi görevliler, onun buyrukları doğrultusunda hareket ediyorlardı.

1980’lerin ortalarına gelindiğinde Deng Xiaoping ve ekibi Mao’nun yukarıda andığımız tezlerinin tümünü reddetmişti.

Dahası, Kültür Devrimi’nin Mao ile ilgisinin olmadığını, onun “Dörtlü Çete”nin işi olduğunu iddia edecek kadar bu reddiyeyi uca götürmüştü.

Ve hatta, “Mao Zedung Düşüncesi” de bu tasfiyeden payını almıştı. Artık “Mao Zedung Düşüncesi” diye adlandırılan şey yeni yönetime göre “kurucu iradenin” yani Mao’nun bıraktığı bir hatıradır sadece.

Tabiî Çin’deki bu muazzam tasfiye ve dönüşümden Mao Tarikatının Türkiye’deki halifesi Doğu Perinçek ve PDA Avanesi de haberdar olmuştu.

Şimdi sözü yeniden Gün Zileli’ye verelim:

“1986 yılının ilk aylarıydı. Bir ‘MK’ toplantısında gündeme, ‘Çin Halk Cumhuriyeti’nin ziyareti’ sorunu geldi. Çin Komünist Partisi (ÇKP) yöneticileri, Çin’deki yeni gelişmeleri ‘par-ti’mize aktarmak (Çin, o sıralar Kültür Devrimi’ne karşı bir kampanya başlatmış, batı sermayesine açık ‘serbest bölgeler’ uygulamasına girişmişti) ve iki ‘kardeş parti’ arasındaki ilişkileri ‘pekiştirmek’ için ‘parti’mizi Çin’e davet ediyorlardı. ÇKP açısından anlaşılır bir davetti bu, çünkü yirmi yıldır ‘kardeş parti’lere empoze ettiği siyasetlerini temelden değiştirmişti. ‘Sovyet sosyal emperyalizmi’, hatta ‘Sovyet revizyonistleri’ siyasetini tamamen terk, SSCB’ni ise yeniden sosyalist ilan etmişti. ‘Mao Zedung Düşüncesi’ni sadece bir anı, kurucu ulusal liderin düşüncesi düzeyine indirgemişti. ‘Kültür Devrimi’ni, ‘Dörtlü Çete’nin ‘sol sekter’ siyasetlerinin ürünü bir yıkıcılık, hatta ‘karşı-devrim’ diye karalamaya girişmişti. Batı kapitalizmiyle ilişkileri ‘revizyonizm’ diye nitelemeyi bırakmış, ülkeyi batı sermayesine açmıştı. Avrupa’nın Komünist partilerine ‘revizyonist’ demekten vazgeçmiş, hatta onlarla ‘kardeş parti’ ilişkileri kurmaya girişmişti. Böyle bir durumda, ÇKP’nin dümen suyunda siyaset yapan bizim gibi ‘parti’lerin şaşalaması doğaldı. Bu şaşkınlığın, kısa sürede yerini ‘anlayışa’ bırakması da doğaldı. ‘Ağabey parti’ ÇKP, şimdi ‘küçük kardeşlerini’ yeniden eğitme sorumluluğunu duyuyordu işte, fena mı?

“Bu durumdan en fazla mağdur olması gereken başkanımız Doğu Perinçek’ti, ama en az ÇKP liderleri kadar büyük manevra yeteneğine sahip olduğundan, onları en fazla ‘anlayan’ ve mazur gören de oydu. Siyasetti bu, ‘olurdu’ böyle şeyler. Önemli olan, bizim bu manevralara ayak uydurmamız, ama bir yandan da muhalefet ediyor, kendi ‘bağımsız çizgimizi’ izliyormuş gibi bir izlenim vermemizdi. İşte o sıralar, Doğu’nun bütün dikkati, ÇKP ‘gemi’sinin ani manevralarını, hem daha küçük manevralarla izlemek, hem de izlemiyormuş gibi görünmek için, ‘parti’ takasının dümenini sağa sola çevirmek üzerinde yoğunlaşmıştı. ‘Kaptan’ımız ‘taka’yı ÇKP gemisinin dümen suyunda götürüyordu, ama bir yandan da ‘yolcu’lar; ‘bağımsız rota’ izlendiğini söyleyip durmaktan geri kalmıyordu. Bakalım, dümen suyu siyasetinin sonunda ‘taka’ batarsa bütün onurlu kaptanlar gibi gemisiyle birlikte sulara gömülmeyi göze alabilecek miydi? Ama doğru ya, o öyküler daha çok, büyük gemilerin kaptanları için anlatılırdı.” (Gün Zileli, Sapak, s. 80-81)

1986 yılında ÇKP’nin daveti üzerine Gün Zileli’nin de içinde yer aldığı 5 kişilik PDA heyeti Çin’e gider. Zileli’nin bu gezi izlenimlerinden konumuza ilişkin iki bölüm aktaralım:

“(…) ÇKP, hepsi aynı ‘dil’i konuşan, benimsenen politikaları ısrarla vurgulayan propagandistlerden oluşan bir partiydi bence. On beş günlük gezimiz boyunca nereye gittiysek, hemen hemen tüm parti görevlilerinden aynı sözleri işittik, aynı propagandaları dinlemek zorunda kaldık. ÇKP’nin o günkü baş teması, 1966 yılında başlayıp 1970’lerin sonlarına doğru parti yönetimi tarafından tamamen sona erdirilen ‘kültür devrimi’nin karalanmasıydı. 1960’lı ve 1970’li yıllarda, ‘kültür devrimi’ propagandasıyla dünyanın kafasını ütülemişlerdi. Şimdi de tam tersini yapıyorlardı. Üstelik bu olayı, ÇKP’nin geçmişteki siyaset ve anlayışlarının bir ürünü olarak ele almıyorlardı da, ‘Dörtlü Çete’nin üstüne yıkarak işin içinden sıyrılıyorlardı. Dimdik ayakta olan ‘Şanlı ÇKP’ şimdi de geçmişteki ‘sol’ hataları temizlemekle meşguldü. Aslında bu partiye, ‘şanlı ÇKP’ yerine, ‘yüzsüz ÇKP’ dense daha doğru olacaktı!” (agy, s. 104-105)

***

“Gezilerimiz sırasında rehberlerimiz, ‘kültür devrimi’nin kötülüklerini anlatarak bize ‘bilinç taşımak’ için en ufak fırsatı kaçırmıyorlardı. Bir keresinde bir Budist tapınağını ziyaret etmiştik. ‘Kültür devrimi’ sırasında baskıya uğradığı söylenen dinsel etkinlikler yeniden serbestliğe kavuşmuş, tabii dindarlar da tapınaklarına koşturmaktan geri kalmamışlardı. Yedisinden yetmişine her yaştan Budist rahip, çalgılarıyla bir dinsel töreni yerine getirmekteydiler biz gittiğimizde. Kenardan izledik. Dindar kadınlarla erkekler tütsüler yakarak Buda’nın çevresinde yerlere kapaklanıyorlardı. İnsan bu manzarayı görünce, şişman gövdesiyle Buda’yı enikonu andıran Mao’ya tapınmanın geri planındaki dinsel öğeleri biraz daha anlayabiliyordu.

“Tapınaktaki tarihi taş heykellerin bir kısmı kırılıp dökülmüştü. Rehberlerimiz, bunun eskimekten ya da kendiliğinden olduğunu düşünmememiz için bizi anında uyardılar. ‘Kültür devrimi’nin kızıl muhafızları, ‘feodal kültürün’ sembolü gördüklerinden kırmışlardı bu tarihi heykelleri (şimdi düşündüğüm zaman, Buda’ya bu saldırının sebebi, Mao tanrısıyla Buda tanrısı arasındaki rekabet gibi geliyor bana). Görüyorduk değil mi, ne ayıp etmişlerdi! Bizim arkadaşlar kafalarını sallayıp onları onaylar, ‘cık cık cık, olacak şey değil’ diyerek kızıl muhafızları ayıplarken, biraz, o sırada hâlâ ‘kültür devrimi’nin bürokrasiye karşı bir kalkışma olduğunu düşündüğümden, biraz da muzırlık olsun diye, diplomatik kuralları hiçe sayarak, ‘ne var canım, yıkılır, sonra gerekirse yeniden yapılır, ardından tekrar yıkılır, böylece devam edip gider’ demiştim. Sanırım rehberlerimiz dediklerimi duydular, ama yanıt vermediler. Belki de Türkçelerinin yetersizliği, sözlerimi tam anlamıyla kavramalarını önlemişti. Tabii bizim arkadaşların Türkçesi onlar kadar ‘geri’ değildi. Başkanımız, heyetimiz adına kıpkırmızı kesilip, bana ayıplayıcı nazarlarla, hatta biraz da uyarıcı bir şekilde baktı.” (agy, s. 110)

Evet yoldaşlar, işte bir kere daha gördük, Bin Kalıplı Şeyh’in içler acısı içyüzünü, ruh dünyasını. 1969’dan aşağı yukarı 1985’e kadar durup dinlenmeden tekrarladığı “Sovyet Sosyal Emperyalizmi”, “Yeni Çarlar”, “İki Süper Devlet”, “Mao Zedung Düşüncesi” gibi akıl ve mantık dışı zırvalamaların, bağlı olduğu Pekin’deki ÇKP Tekkesi tarafından reddedildiğini görünce bu da duraksamadan aynı görüşü anında paylaşıyor. Yani bu da 16 yıl boyunca tekke müritlerinin her gün çektikleri zikir tespihi gibi yüzlerce kez tekrarladığı saçmalamaları anında sonlandırıyor.

Ve ne diyor yoldaşlar?

“Siyasette olur böyle şeyler.”

İşte bu ahlâksız tekke şeyhinin siyaset dediği, siyasetten anladığı budur, yoldaşlar. Hani bugün abisi, müttefiki, ‘milli cephe yoldaşı’ olan Demirel’in ünlü deyişi var ya: “dün dündür, bugün de bugün”. Tüm döneklerin ve fırıldakların amentüsüdür bu özdeyiş. İşte Bin Kalıplı da aynen onu demiş oluyor. Dün öyleydi, bugün böyle. Siyasette olur bu. Bugün artık ne Sovyet Sosyal Emperyalizmi var, ne Yeni Çarlar, ne de Mao Zedung Düşüncesi. Bunlara paydos.

İçtenlik yok, namus yok, halka karşı bir sorumluluk yok. Özetçe yoldaşlar, insanlık yok burada. İnsana dair hiçbir olumlu değer yok.

Kendisi böyle diyor da alt düzeydeki gariban zavallı müritlerine bu konuda hiçbir şey sızdırmıyor. Hiçbir bilgi vermiyor. Onların bu muazzam dönüşümden hiç haberleri olmuyor böylelikle de. O güne dek Başdüşman belledikleri Yeni Çarlar’ı bugün artık D. Perinçek’in sosyalist bir ülke olarak gördüğünü kimse duymuyor, bilmiyor, öğrenemiyor. Tam bir sessizlikle olay geçiştirilmeye çalışılıyor. 16 yıl boyunca sürdürülen ihanet ve namussuzluk, karşıdevrimcilik unutturulmaya çalışılıyor.

Bu ne anlama geliyor yoldaşlar?

Apaçık olarak Tekke Şeyhinin zavallı akıl fukarası müritlerini ahmak yerine koyması anlamına geliyor. “Boş ver ya”, demiş oluyor: “O aptallar nereden farkına varsınlar bu değişimin, dönüşümün. Onlar zaten biz ne söylersek onu tekrarlarlar. Şimdi biz yeni bir söylem tuttururuz, onlar da bunu tekrarlamaya başlar. Sormazlar bile, yahu başkan, arkadaşlar, biz eskiden şöyle diyorduk, bugün niye böyle diyoruz diye. Onlarda ne gezer bu çap. Boş ver, yerler onlar biz ne doğrarsak.”

İşte bunu demiş oluyor taraftarlarına bu ahlâksız adam, arkadaşlar. O garibanlar da bugün hâlâ bizim yaptığımız eleştirilere karşı yorum yazarak Tekkelerini ve Şeyhlerini savunmaya çalışıyorlar.

Ne diyorlar?

“O gün Sovyetler’in Türkiye’ye yönelik izlediği saldırgan politikaya karşı çıkıyordu Doğu Perinçek ve Hareketi. Sovyetler’e karşı, Yeni Çarlar’a karşı Türkiye’yi savunuyordu. Türkiye’nin bağımsızlığını savunuyordu”, diyorlar. Vay zavallılar vay! Siz öyle bilin bakalım.

O dönüşüm yıllarında bir gazeteci soruyor Doğu Perinçek’e “Sovyet Sosyal Emperyalizmi” meselesini. O da şöyle cevap veriyordu bu soruya: “O tez bana ait değil. Onu Halil Berktay ve benzeri Robert Kolejliler Amerika’dan getirdiler.”

Böylelikle sakince gazetecinin sorusunu savuşturmuş oluyordu. Yani kendisini olayın tümüyle dışında göstermiş oluyordu. “Tamam, eskiden öyle deniyordu, şimdi öyle diyenler bugün Sovyetler için öyle demiyor. Ama ben bu olayın zaten dışındayım. Benimle ilgili bir durum yok, ne geçmişte ne de şimdi”, demiş oluyordu. Böylece de yine kendini temize çıkarmış oluyordu aklınca.

Şimdi gelelim Doğu Perinçek’in bir diğer yalanına. Yoldaşlarını bir kez daha kandırışına ve ahmak yerine koyuşuna.

Sözü yine PDA Hareketi’nin İkinci Adamı Gün Zileli’ye verelim:

“Arkadaşlar içeriden çıkınca, derginin sorumluluklarını onlara devredip, kendi yazı çizi çalışmalarımıza dalmıştık. Birazcık huzurlu bir ortam sağlayabilirsek kendimize, boş zamana sahip olduğumuzdan, daha derin çalışmalara yönelebilirdik. Ben, ‘sosyalizmin sorunları’ üzerine kitap yazmayı bile düşünmeye başlamıştım. Oral da, gazeteciliğe daha yatkın tarzıyla hapishane anılarını yazmış, bitirmişti bile. 12 Eylül’den sonra, ilk girişlerinde Mamak’ta bir süre yatan arkadaşlar, utanmadan cuntanın dilini kullanıp, ‘terörist’ adını taktıkları diğer sol siyasi tutuklularla ‘aynı statüde’ bulunmadıklarını, legal bir siyasi partinin temsilcileri olduklarını ileri sürerek, dilekçe üzerine dilekçe vermiş, Alpaslan Türkeş’in başında bulunduğu MHP’li ve Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki MSP’li tutukluların konduğu, birara Bülent Ecevit’in de hapis yattığı ‘Dil Okulu’ denen özel hapishaneye aldırmayı başarmışlardı kendilerini. İşte Oral, burada ‘tanıdığı’ siyasi parti liderleriyle anılarını içeren, Liderler Hapishanesi adlı bir yazı dizisi hazırlamıştı, şimdi de anıları herhangi bir gazetede yayımlatma arzusundaydı. Gerçi halen hakkındaki gıyabi tutuklama devam ediyordu, ama anılarını ‘bir yoldan’ yayımlatmasını engelleyen bir yasa yoktu.

“Oral anılarını önce bana okuttu. Metni okurken yer yer yüzümü buruşturmuştum. Bunun nedeni, anılarda, TİKP tutuklularının, hapishanede, sağ partilerin lider kadrosuyla fazla içli dışlı olduklarının anlatılması, özellikle MHP lideri Alpaslan Türkeş hakkında, o zamana kadar bilinenden farklı bir tablo çizilmesiydi. Oral anılarında, Türkeş’in kendi anlatımlarına yer veriyordu. Bu anlatımlardan, Türkeş’in, çoluğuna çocuğuna düşkün, yumuşak bir ‘aile babası’, ‘barışçı’, kendi halinde, ‘sade’ bir insan olduğu sonucu çıkıyordu. Politik liderlerin, kamusal görüntülerinin ötesindeki ‘insani’ yönlerinin gün ışığına çıkarılması, elbette gazetecilik başarısı diye görülebilirdi. Ne var ki, Oral’ın yazdıkları, bu konuda kantarın topunu önemli ölçüde kaçırmış, Türkeş’in bilinen politik kişiliğini, 1980 öncesinde binlerce devrimcinin ölümünden sorumlu faşist bir lider olduğunu enikonu geri plana atmıştı. Açıkçası, böylesi bir Türkeş portresi, neredeyse Türkeş’i aklamaktaydı. Ne var ki, o sırada Oral’la yakın çalışma içinde bulunuyor olmam, onun da ağır ağır muhalif zemine doğru yol aldığını sezinlemem, o gün için yukarıda belirttiğim ölçüde net olmasa da, bu yöndeki düşünce ve eleştirilerimi açık açık ortaya koymamı engelledi, müzmin uzlaşmacılığım nedeniyle, eleştirilerimi bütünsel olarak yapmak yerine, anıların bazı yerlerinin rötüşlenmesini talep ettim ki, bu, metinde ancak yüzde on oranında bazı düzeltmelere neden oldu. Anılar benim ‘süzgecimden’ geçtikten sonra, maçın ‘ikinci devresinde’ durumu lehine çevirmeye kararlı bir takım kaptanının dinamizmiyle ‘saha’ya (yani siyasi güçler platformuna) çıkan Doğu’ya ulaştı. O da benimkilere benzer bazı eleştiriler yapıp, düzeltme önerilerinde bulundu, ama metnin ‘son’ şeklini yeniden gözden geçirdiğim için çok iyi biliyorum ki, ‘düzeltme’lerimiz, yukarıda değindiğim ana yönelimi değiştirmemişti.

“Bir gün bizim evde, Ankara’ya hareket etmek üzere olan Doğu’yla Oral arasında, anılar konusunda ayaküstü son bir görüşme yapıldı. Doğu, Ankara’da bazı gazete yöneticileriyle görüşecekti, eğer son şeklini vermişse, Oral’ın anılarını da götürmek istiyordu yanında. Gazetelerle yapacağı görüşmeler sırasında anıları, örneğin Milliyet gazetesine önerebilirdi. ‘Tamam, son şeklini verdim’ diyen Oral, metni Doğu’ya teslim etti. O da, metni gözümün önünde çantasına koyup gitti.

“Yazı dizisi, aradan sanırım iki hafta geçtikten sonra, Milliyet gazetesinde yayımlanmaya başladı. Daha dizi bitmeden ‘taban’dan büyük tepki geldi. Bu tepkiye hiç şaşırmadım aslında, çünkü içten içe ben de aynı tepkiyi duymuş, ama bu şekliyle yayımlanmasına esaslı bir direniş göstermemiştim. ‘Taban’, Türkeş’i neredeyse’ masum gösteren böyle bir ele alışa kesin bir tavırla itiraz etmekte tamamen haklıydı. Ne var ki, bu haklı tepkinin, ‘birileri’ tarafından iyice körüklenip Oral’ı tecrit etmeyi hedefleyen bir kampanya haline getirildiğini fark ettim kısa süre sonra. Bir gün Osman Kurucan bizim eve geldi. Daha bir ay öncesine kadar Oral’ın ağzının içine bakan ‘çarkcıbaşı’ Kurucan, hop oturup hop kalkıyordu. Onu yatıştırmaya çalıştım. Olmadı. Bunun üzerine, son bir çareye başvurup Doğu’nun da metni onayladığını, hatta Milliyet gazetesine bizzat kendisinin götürdüğünü söyledim. Onu çok iyi tanıyordum. Son sözlerimden sonra kuzuya döneceğinden emindim. Ama hiç de öyle olmadı. ‘Hayır’ diye gürledi Kurucan, ‘ben ‘başkan’la yeni konuştum (aparatçıklar böyle hitap ederlerdi Doğu’ya), metinden haberi bile yokmuş, hiç okumamış, o da öfke içinde.’ Tamam, durumu kavramıştım şimdi. Yeni bir kampanyaydı bu. Doğu, kendi ‘cazibe alanından’ çıkmaya, ihtiyatlı bir şekilde de olsa farklı bir rota izlemeye başladığını sezdiği Oral’a karşı yeni manevralar peşindeydi. Bu manevrayı başından planladığını sanmıyorum. ‘Taban’dan böyle bir tepki geleceğini o da tahmin etmemişti. Ama tepkiyi görünce, öncelikle kendini sorumluluktan kurtarmak için metnin içeriğinden haberdar olmadığını söylemiş, ardından da ikinci bir ‘kuş’ vurmaya, yani Oral’a karşı gelişen haklı tepkiyi, kendi liderliğini pekiştirmekte, Oral’ı ayaklar altına almakta kullanmaya karar vermişti. Politikada ‘dürüstlük’ mü dediniz? İsmet Paşa’nın ünlü deyişiyle, ‘hadi canım sen de!’’’ (agy, s. 58-60)

Bir kez daha gördüğümüz gibi yoldaşlar bu Bin Kalıplı Şeyh, gerekli gördüğünü anladığı anda hiç duraksamadan “aniden ve birdenbire” gerçeğin tam karşıtı olan bir yalan söyleyiveriyor. Bunu yaparken de ne utanıp sıkılıyor ne de yüzü kızarıyor.

Artık duyarsızlaşmış, çürümüştür ruhları, kişilikleri, insanlıkları. O bakımdan insanlara yönelik hiçbir duygu taşımaz böyleleri, tabiî olumlu anlamda. Sadece kendilerine hizmet etmekle görevli araçlar, nesneler, canlılar olarak görürler insanları.

Daha hayli örnek verebiliriz bu Şeyhin yalanlarına, dümenlerine, hilelerine. Ama bunlar da yeterli olur kanısındayız.

Yukarıdaki örnekler yetmez mi bunun içyüzünün anlaşılmasına?

Bizce yeter. Öyleyse sözü daha fazla uzatmayalım… 01.03.2015

HKP Genel Başkanı

Nurullah Ankut