AKP’giller’in MEB’inin son kalpazanlığı: 2017 Taslak Programı

22.01.2017
216
A+
A-

AKP’giller’in MEB’inin son kalpazanlığı: 2017 Taslak Programı

Perşembenin gelişi Çarşambadan belliydi! AKP’giller’in sözde sendikası Eğitim-Bir-Sen’in, sözde akademisyen ve sözde öğretmenlerle yaptığı çalıştay sonucunu basınla paylaşmasının hemen ardından, ne tesadüftür ki MEB de program değişikliği taslağını açıkladı. Taslakta yer alan değişiklikler neredeyse bu yandaş sendikanın önerileriyle tıpatıp örtüşmekte.

AKP’giller 15 yıllık iktidarları boyunca, Birinci Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızın Önderi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının yadigârı olan Laik Cumhuriyet’in tüm kurumlarına, tüm değerlerine saldırdılar. Eğitim-Bilim kurumları da en önemli hedefleri arasındaydı. Ve bu kurumlarda da kerte kerte Ortaçağcı anlayışı hâkim kıldılar. Eğitim-Bir-Sen, TÜRGEV, ENSAR, ÖNDER, Maarif Vakfı gibi din bezirgânlığı yapan Ortaçağcı sendika, dernek ve vakıflarla işbirliği içerisinde çocuklarımızı, gençlerimizi meczuplaştırıp, karanlığa mahkûm ettiler. “Dindar ve Kindar” bir nesil yetiştirmenin tuğlalarını elbirliği ile ördüler. Okul öncesinden üniversitelere kadar tüm okullarımız artık ne yazık ki Medreseden farklı değildir. Cemaat ve tarikatların cirit attığı kurumlardır. Muaviye-Yezid, CIA-Pentagon Dininin çocuklarımızın-gençlerimizin bilinçlerini dogmalarla nasıl uyuşturduğunu,  ruh ve bedenlerini nasıl örselediğini ortaya koyan can yakıcı onlarca olayla karşılaşıyoruz her gün.

Ama daha da fazlasını istiyor, Tarihin bu ilk sömürgen, asalak Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfı ve onun iktidardaki temsilcisi AKP’giller. 2005 yılında hazırlayarak uygulamaya koydukları programla, 4+4+4 Kesintili Eğitim modeliyle aldıkları yolu, güya tartışmaya açtıkları program taslağını uygulamaya koyarak hızlandırmak istiyorlar. Laikliğin, bilimin, esamesi kalmasın; Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız, onun önderi Mustafa Kemal ve Cumhuriyet’imizin temel kazanımları toplumsal belleğimizden tümüyle silinsin istiyorlar. Sömürü düzenlerini rahatça sürdürebilmek için insanlarımızı Ortaçağ karanlığına gömmek, zombileştirmek, yaşayan ölülere çevirmek istiyorlar.

AKP’giller ilk program değişikliğini 2005 yılında geçekleştirmişlerdi. Sınıf doğaları gereği din bezirgânlığı yapmakta usta oldukları gibi, bilim kalpazanlığı yapmakta da son derece ustadırlar, AKP’giller. 2005 Programı’na öyle cilalı bir sunuş hazırlamışlardı ki; sanırsınız en bilimsel süreçleri kullanarak bir program geliştirilmiş. Ezberci eğitimden vazgeçilecekmiş; öğrenci merkezli eğitim yapılacakmış, yaparak yaşayarak öğrenme ilkesi hayata geçirilecekmiş, öğrencilerin problem çözme, eleştirel düşünme, yaratıcı düşünme, vb becerileri geliştirmesi sağlanacakmış… Bunlar yazıyordu 2005 yılında hazırlanan Programda. Programı, “eğitimi çağdaşlaştırıyoruz, modernleştiriyoruz” çığırtkanlığıyla sunmuş; ona bilimsel kılıf olarak da “yapılandırmacı yaklaşım”ı giydirmişti AKP hükümeti.

Ortaçağ düşünce kalıplarına sahip AKP’giller bilimsel bir yaklaşım geliştiremez. Beynini özgürce kullanamayanlar, Diyalektik Maddeci Metot ve Mantıkla olayları değerlendiremeyenler, yani zihni özgürce, her türlü önyargıdan uzak kullanabilme becerisini gösteremeyenler, bilimi geliştiremezler, bilimsel anlayış sergileyemezler. Dolayısıyla AKP’giller’in yapacağı, daha doğrusu sınıf karakterleri gereği yapabilecekleri, bilim kalpazanlığıdır. Bu bakış açısıyla yani bilimsel ilkeler çerçevesinde ciddi biçimde değerlendirildiğinde Program, nasıl bir sahtekârlık yapıldığı çok açıkça görülmekteydi.

Söz konusu programın amacı bir yandan demokrasi, insan hakları, çağdaşlaşma, çok kültürlülük, özgür düşünce, çok dillilik, yaratıcılık, girişimcilik vb. kisvesi altında emperyalist sömürüye boyun eğen, onun egemenliğini kabul eden; öte yandan da düşünemeyen, sorgulayamayan, yaşamında bilimi değil, dini referans alan bireyler yetiştirmek olmuştur. Nitekim uygulamanın yukarıda değinilen sonuçları doğuran pek çok kanıtı ortadadır. Tek bir örnek vermekle yetinelim: 2015 PISA sınavında öğrencilerimizin aldıkları puanlar, eğitimdeki kara gerçekliğimizi ortaya koymuştur. Türkiye gittikçe gerileyerek, 70 ülke içinde fende 52’inci, matematikte 49’uncu, okuduğunu anlamada 50’inci sırada yer almıştır.

Aynen 2005 Programı’nda olduğu gibi, 2017 taslak sunumu da çok güzel makyajlanmış. Örneğin, Biyoloji Taslak Programı’nda, “Programın temel felsefesi ve genel amaçları” bölümünün altında yer alan ifadelerden kısa bir alıntı:

“Bilgi ve teknoloji çağındaki gelişmeleri yakalayabilmek; üreten, düşünen, sorgulayan, yeniliklere açık bireylerin yetiştirilmesi ile mümkün olacaktır.”

Modern biyoloji biliminin temelini oluşturan ve günümüzde pek çok (tıp, ziraat, genetik, vb) bilim alanında kullanılan, pek çok bilim alanındaki gelişmelere kaynaklık eden Evrim Kuramı’nı programdan çıkararak mı bilimsel düşünen, sorgulayan, yeniliklere açık bireyler yetişecek?

Evrim kuramından tek kelime olarak bile söz edilmeyen bir Biyoloji Müfredatı, her canlıda bir gerçeklik olarak sürüp giden evrimi inkâr ederek, öğrencileri Ortaçağ’ın Medreselerine götürüyor.

Yani siz evrimi Biyoloji müfredatından çıkartınca evrim yok mu olacak?

Ey bu müfredatı yazanlar, hastaneye yattığınızda sizden hastalığınız araştırılır iken gen analizi yapıldığında ne olacak?

Meyve Sineği ile insan genleri arasındaki benzerlik %37-45 oranındadır. Köpek genleriyle insan genlerin %86-90 arasında benzerdir. Farelerde bu benzerlik %72-80 oranındadır. Bu nedenle tıp alanında pek çok deneysel araştırma ve ilaç çalışmaları ilkin fareler üzerinde yapılır. Kusura bakmayın, bilimsel gerçekler siz istediniz diye ortadan kalkmaz.

İkinci örneğimiz, “Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi” Taslak Programı’ndan. Öğrencilere kazandırılması planlanan yeterlik ve becerilerden birisi olarak sunulan eleştirel düşünme aşağıda alıntılanmıştır:

“Eleştirel düşünme; öğrencilerin sorgulayıcı bir yaklaşımla tarihi konulara bakma, analiz ve değerlendirme yapması süreci ile ilgilidir. Öğrencilerin eleştirel düşünebilmeleri amacıyla okuduğu tarihi bir metne, farklı açılardan bakabilmelerine, eldeki bilgilere dayanarak tarihi olgu ve olayları yorumlamalarına, argümanlara ait mantıklı çıkarımlar yapabilmelerine, gerçekler ve iddialar arasındaki farklılığı ayırt etmelerine olanak sağlayan çalışmalara yer verilmelidir.”

Makyajla çok güzel görünüyor, öyle değil mi?

İlgili dersin “Kazanım ve Açıklamaları” başlığı altında yer alan bölümü örnek olarak sunalım ve makyajı silince nasıl bir çirkinlik çıkıyor ortaya görelim:

“3.5. Demokrat Parti Döneminde Türkiye’de meydana gelen siyasi, sosyo-kültürel ve ekonomik gelişmeler.

“3.5.1. Demokrat Parti Döneminde Türkiye’de meydana gelen siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel gelişmeleri değerlendirir.

“a) Toprak reformu, Demokrat Parti’nin kurulması ve çok partili hayata geçişin Türk demokrasi tarihi açısından önemi üzerinde durulur.

“b) 1946-1950 seçimleri ile seçim usullerindeki değişim üzerinde durulur. Seçim sonuçlarına saygı duymanın gerekliliği ve önemine değinilir.

“c) Marshall yardımlarının Türk ekonomisine etkisi (tarımda makineleşmeye bağlı olarak köyden kente göç ve sonuçları, demir yolu yapımından kara yolu yapımına dönüş) üzerinde durulur.

“ç) 27 Mayıs Askerî Darbesi, darbenin arka planındaki iç/dış faktörler ile bunların siyasi ve sosyoekonomik sonuçları üzerinde durulur.”

Yalnızca son maddeyi ele almak bile yeterli olacaktır.

Neymiş eleştirel düşünme?

Gerçekle iddia arasındaki farklılığı ayırt edebilme!

Biz Gerçek Devrimciler açısından Politik bir Devrim olan 27 Mayıs gerçekliği “27 Mayıs askeri darbesi” iddiası ile yer değiştirerek, doktrine ediliyor öğrencilerimiz. Tabiî Parababaları düzeninin işine gelmiyor gençlerimizin gerçeklikleri öğrenmeleri. Oysa 27 Mayıs Politik Devrimi’nin ürünü olan 1961 Anayasası, üniversitelerin; özerk, demokratik, bilimsel kurumlar olmasını anayasal güvence altına almaktaydı. 27 Mayıs Anayasası aynı zamanda halk çocuklarının üniversite düzeyinde bilimden ve bilimsel eğitimden yararlanmalarının, işçilerin ve eğitim-bilim çalışanlarının örgütlenmelerinin de önünü açan bir anayasa idi. Halk çocuklarına barınma ve maddi katkı olanakları sağlayan “Kredi ve Yurtlar Kurumu” bu anayasanın ürünüdür. DİSK, 61 Anayasasının ürünüdür. Devrimci eğitim ve bilim çalışanlarının gururla andığı, tarihsel mirasını sahiplendiğimiz TÖS, 27 Mayıs Anayasasının ürünüdür. Onun içindir ki 12 Mart ve 12 Eylül Faşist Darbeleri, 27 Mayıs Anayasasının izlerini hayatın her alanında silmeye çalışmışlardır.

Yine aynı ders kapsamında “5.7.1. 1990 sonrası Türkiye’de meydana gelen siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel ve bilimsel gelişmeleri açıklar.” kazanımı altında yer alan açıklamalarla gerçekliklerin üstü nasıl da örtülmeye çalışılmış:

“ı) Terörün ve terör örgütlerinin (PKK, FETÖ/PDY) ortaya çıkış nedenleri ile terörü önlemeye yönelik tedbirlere 15 Temmuz 2016 darbe kalkışması örneği üzerinden değinilir.

“i) Büyük güçlerin terör örgütlerinin ortaya çıkışındaki rolleri ve kendi ülkeleri dışında meydana gelen terör eylemeleri karşısındaki tavırlarına değinilir.

“j) Etnik, ideolojik ve mezhep temelli çatışmaların toplum hayatına etkileri üzerinde durulur.”

Sanki IŞİD’i başımıza hiç onlar bela etmemişler gibi, sanki ülkemizde bombalar patlarken ve yüzlerce asker sivil insanımız katledilirken onlar iktidar değilmiş gibi, sanki BOP’un eşbaşkanı başka bir ülkenin Başbakanlığını yapmış, şu anda da Cumhurbaşkanıymış gibi, sanki 2013’ün Aralık’ına kadar ihanet yollarında FETÖ ile beraber yürüyen, yağmurda beraber ıslanan, Ganimet Paylaşımında anlaşamayınca birbirine düşen ve 15 Temmuz’da da bu kapışmanın en kanlı biçimini gerçekleştiren iki gerici güçten biri onlar değilmiş gibi, sanki Laik Cumhuriyet’in yerine şeriat düzeni kurmak çabasında olanlar, İslam’ın Ruhuna değil de Kabuğuna sığınanlar, bunun için yani dindar ve kindar hülooğcu’lar, cihatçılar yetiştirmek için tüm okulları Taliban yuvası Peşaver Medreselerine döndürenler onlar değilmiş gibi…

Bütün bu zulümleri, düzenbazlıkları yaparak; Kaçak, Haram Saraylarınıza sığınarak kazandığınızı sanıyorsunuz. Ama çok yanılıyorsunuz. Çünkü bilmiyorsunuz ki bu topraklarda Kuvvayimilliye ruhunu yok edemezsiniz. “Onur yaşamdan üstündür!”, “Ya İstiklal, Ya Ölüm!” diyebilenleri asla öldüremezsiniz. Tarihin ileriye doğru akışını asla durduramazsınız. Bizler, İkinci Kurtuluş Savaşçıları, bu haklı davada giderek çoğalıyoruz.  Şairin de dediği gibi:

 

Saraylar saltanatlar çöker

kan susar bir gün

zulüm biter.

menekşeler de açılır üstümüzde

leylaklar da güler.

bugünlerden geriye,

bir yarına gidenler kalır

bir de yarınlar için direnenler…

(…)

ne kırlarda direnen çiçekler

ne kentlerde devleşen öfkeler

henüz elveda demediler.

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek …

 

Siz ve sizin gibileri vereceğimiz İkinci Kurtuluş Savaşı’yla Tarihin çöplüğüne gömünceye dek!

İşte o gün geldiğinde, Halkın İktidarında, eğitim-bilim kurumlarımızda laik ve bilimsel eğitim verilecek. Çocuklarımızın aklı özgürleşecek. İnsana, doğaya, hayvana dost olan erdemli, üretken insanlar olarak yetişecekler. Sahte cenneti vaat ederek cehenneme çevirdiğiniz dünyaları, bir daha hiç kararmamak üzere aydınlanacak! 22 Ocak 2017

 

Halkçı Eğitim-Bilim Emekçileri