“Soykırım Yalanını Kökten Bitirdik” diye övünen Bin Kalıplı sahte kahramanın ve PDA Avanesi’nin 30 yıl boyunca bu yalanın en kararlı savunucularından olduğunun resmidir!

Bin Kalıplı Doğu Perinçek ve PDA Avanesi’nin İhanete Karmış Hazin Siyasi Serüvenine Dair… (24)

“Soykırım Yalanını Kökten Bitirdik” diye övünen Bin Kalıplı sahte kahramanın ve PDA Avanesi’nin 30 yıl boyunca bu yalanın en kararlı savunucularından olduğunun resmidir!

Hep söylüyoruz ya; bugün bizim “Sevrci Soytarı Sahte Sol” ya da “Yeni CIA Solu” diye tanımladığımız grupların savunduğu bütün CIA tezlerinin Türkiye’de ilk savunucusu Doğu Perinçek ve PDA Avanesidir, diye. İşte Ermeni Soykırımı Emperyalist Yalanı konusunda da durum aynıdır. Bu yalanın 1969’dan itibaren en hızlı savunucularından olmuştur bu Bin Kalıplılar Avanesi. Bu yazı serimizde bu görüşümüze-iddiamıza ilişkin yayımladığımız ilk belge, onların “TİİKP Davası Savunma” adlı 141 imzalı kitaplarından yaptığımız aktarmaydı. Aktardığımız o bölümü yine bu yazı serimizin önceki bir bölümünde aktardığımız için burada bir kez daha tekrardan kaçınacağız. Bilgilerini tazelemek isteyen arkadaşlar önceki ilgili bölüme bakıp oradan tekrar okuyabilirler. (bak. http://goo.gl/QPTNpQ) Biz bu yazımızda Bin Kalıplılar’ın konuya ilişkin serüvenlerine dair yeni belgeler aktaracağız.

Bunlardan ilki, Bin Kalıplılar’ın “Saçak” adlı dergilerinin Ocak 1987 sayısında yayımlanır. Bir eleştiri yazısı olan buradaki yazının başlığı şöyledir: “Duvardaki Kan- Kemalistler ve Ermeni Sorunu”.

Bin Kalıplılar’dan Ermeni Soykırımı Yalanına Mustafa Kemal’i ortak etme oyunu

Bu başlık altında yayımlanan yazıda bunların Ermeni Soykırımı Emperyalist Yalanını savunmakla kalmayıp Mustafa Kemal’e de savundurtmak için nasıl kan teri döktüklerini, nasıl şeytani akıl yürütmelerde bulunduklarını göreceksiniz.

Bu soykırım yalancısı makalenin yazıcısı ise Salih Ural adlı biridir. Yazıları şudur:

Duvardaki Kan”,

Kemalistler ve Ermeni Sorunu

Salih Ural

Duvardaki Kan filminde, senaryoyu yazan Mim Kemal Öke, Ali İhsan Bey diye bir kahraman yaratmıştı. Ali İhsan Bey Almanya’da hukuk okumuş ve yeni mezun olmuş bir Türk’tür. Kemalist’tir. Anadolu Hükümeti’ni desteklemektedir. İttihatçılara uzaktır. Bu sırada Talat Paşa öldürülür. İttihatçılar, Ali İhsan Bey’den yardım isterler. Ermenilerin mahkemede ileri sürdükleri kırım iddialarını yalanlayacak belgeler gerekmektedir. Kendileri İstanbul’a ve Anadolu’ya gidemedikleri için bu işi Ali İhsan Bey’in yapmasını isterler. Ali İhsan Bey ise Kurtuluş Savaşı’na katılmaya hazırlanmaktadır. Bunu belirterek, aynı zamanda İttihatçılara olan eleştirilerini de dile getirerek görevi almak istemez. Ancak Mim Kemal Öke tarafından güzelce ikna edilir. (Olay tümüyle Mim Kemal Öke’nin hayalinin ürünü olduğu için böyle diyoruz.) Ali İhsan Bey verilen görevi, macera filmlerine taş çıkartan olaylardan geçerek başarıyla yerine getirir ve herkesin umudunu kestiği anda mahkeme salonuna girip bir nara patlatarak belgeleri getirdiğini ilan eder. Daha da ileri gider, senaryoya göre “Savcı Yardımcısı” olarak mahkemenin önüne çıkar, müthiş bir hitabetle Talat Paşa’yı savunur, belgeleri ortaya koyar, Ermeni iddialarını bir bir çürütür.

Özetle, Mim Kemal Öke, filmde en önemli görüşlerini bir Kemalist’e söyletmiş, dahası onu Talat Paşa’nın ve İttihatçıların savunucusu olarak göstermiştir. Ali İhsan Bey hayali bir kişiliktir. Mim Kemal Öke, bu kişiyle aslında Mustafa Kemal’i ve Anadolu Hükümeti’ni de olaya katmakta, bir bakıma Ali İhsan Bey’in ağzından onların görüşlerini ifade etmektedir. Ama gerçeklere uygun olmayan bir biçimde, daha doğrusu kendisinin olmasını istediği biçimde.

Senaryo yazarının Ali İhsan Bey tipini yaratırken niyeti, diziye biraz renk, heyecan ve serüven katmak olabilir. Ancak anlatılan “Gökler Hâkimi Baytekin”in 32 kısım tekmili birden maceraları değil, Talat Paşa Davası’dır. Olay bu kadar gerçekse, anlatılanlar da gerçeğe uygun olmalıdır. Olayı gerçeklerin ötesine taşımak, tamamen hayali bir olay haline getirmek, hele bir de bunu gerçekmiş gibi kamuoyuna sunmak sorumsuzluktur, saptırmadır. Bu yüzdendir ki, yazarın niyeti ne olursa olsun, dizide Ali İhsan Bey’le karşılaşınca, onu bir serüven kahramanı olarak değil, Kemalistleri tipleyen bir insan olarak kabul etmek zorundayız.

Öncelikle belirtmemiz gerekir ki, Mim Kemal Öke’nin filminde verdiği, Kemalistlerin İttihatçıların Birinci Dünya Savaşı sırasında uyguladıkları Ermeni politikasını, “tehcir”i ve sonuçlarını savundukları yolundaki izlenimi doğrulayacak bir belgenin bulunması mümkün değildir. Konuya ilişkin kaynakların dikkatli bir gözle taranması filmdekinden çok farklı değerlendirilmesi gereken ipuçları vermektedir.

Talat Paşa’nın öldürülmesi karşısında Ankara’nın gösterdiği tutum öncelikle dikkate alınmak zorundadır. TBMM Hükümeti’nin yarı resmi organı Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi 20 Mart 1921 günü, birinci sayfasında küçük bir haberle Talat Paşa’nın öldürüldüğünü duyurmuştur. Haberi izleyen yorumda ise, doğrudan İngilizler hedef alınmış ve suçlanmıştır; “Bu cinayetin sebebini her şeyden evvel, İngiliz suikastlarında aramak zaruridir. İngilizlerin, askerle ve politikayla başa çıkamadıkları Türkiye’ye bugün mikyası geniş bir suikast tertibatı ihzar ettikleri anlaşılıyor… Bu menfur cinayet İngiliz hiyanetinin beşeriyetin yüzünü kızartacak ne çirkin bir raddeye ilerlediğini bir kere daha gösterir. İngilizler menfur politikalarıyla, gasıb’ı harblerine bir de Türk ricalini saklıca arkadan vurmak şeneatını ilave ettiler.”

Hakimiyet-i Milliye’nin kısa yorumunda, Talat Paşa ile ilgili olarak Berlin’de arkadaşlarının yardımıyla mütevazı bir hayat sürdüğü, anılarını yazdığı belirtilmekle yetinilmiştir. Bunun dışında ölümünün, “cidden şayan-ı esef” olduğu söylenmekte ve ailesine rahmet dilenmektedir.

Bu yorum, Ankara’nın Talat Paşa’nın öldürülmesine esas olarak, İngiliz politikasının teşhir edilmesi yönüyle ilgi duyduğunu, Ermenileri doğrudan hedef almadığını, bu olayla birlikte giderek artan ölçüde duyulmaya başlanacak olan Ermenilerin kırım iddialarını tartışmak istemediğini kuvvetle duyurmaktadır. Böyle düşünülmesini gerektiren, bu olayın öncesinde yer alan başka izler de bulunabilir.

Ankara Hükümeti, bu olaydan önce, iki cephede Ermeni sorunuyla yüz yüze gelmişti. Birinci cephe, Kilikya ve Güneydoğu Anadolu’daki Fransız cephesiydi. İkincisi ise Doğu cephesinde, Erivan’da kurulan Ermenistan’la ilgiliydi. Bu yüzden, Ermeni sorunu birinci Meclis’te, özellikle gizli celselerde çokça konuşulan konular arasında yer almıştı.

Tartışmalar sırasında Meclis’teki genel eğilim ve bizzat Mustafa Kemal’in ifadeleri, o sırada Ermenilerle savaş dâhil çok önemli sorunlar bulunmasına karşın, politik düzeyde Ermenilerin değil, İngiliz ve Fransız emperyalizminin hedef alındığını, Birinci Dünya Savaşı sırasında olanlar konusunda ise objektif ve tarafsız bir tutum izlenmek istendiğini göstermektedir.

Atatürk “fazahat” diyor.

Atatürk Meclis açıldıktan bir gün sonra, 24 Nisan 1920’de biri gizli, diğeri açık iki celsede yaptığı konuşmalarda Ermeni sorununa değinmiştir.

Gizli celsede içteki durum hakkında üyelere bilgi verirken, Ermenilerle ve Osmanlı döneminde izlenen politikalarla ilgili olarak şunları söylediği görülmektedir:

Ermenilere gelince; Ermeniler bütün dünyada fevkalade sahiplenmeye mazhar olmuş biz vaziyette bulunuyorlar. Siyasi emellerinin tecellisi için nasıl çalıştıkları malumdur. Fakat bugünkü vaziyetler bizimle temaslarına dair arz edebileceğim noktalar şunlardır: Ermeniler Erivan Ermeni hükümeti mıntıkası dahilinde İslam ahalisini imha etmekle meşguldür. Biz İngilizler ve Amerikalıları aleyhimize tahrik etmemek ve her nasılsa Harbi Umumi’de yapılmış olan vaka’nın tekerrür [tekrarlanma] ve tevalisine [sürmesine] dair hiçbir zan ve şüphe vermemek için bu malum mıntıka dahilinde bulunan İslam ahalinin hududumuzu geçmek suretiyle alenen muavenetlerine dahi koşmakta tereddüt ettik.”

Görüldüğü üzere Ankara, Talat Paşa’nın öldürülmesi ve Avrupa’da Ermeni sorununun gündeme gelmesinden bir yıl önce, Meclis’in daha ilk gününden itibaren, bu sorunla yüz yüze gelmiştir.

Atatürk’ün bu konuşmasında yukarıda altını çizdiğimiz sözleri bir kez Ermenilere “Harbi Umumi’de her nasılsa yapılmış” uygulamalar olduğunu ifade ediyor. Bir inkâr tutumu olmadığı gibi, yapılanlara soğuk bakılmaktadır. Bu noktada, “Harbi Umumi’de yapılmış olan vaka”nın her an aleyhte bir “zan ve şüphe”ye yol açabileceği endişesi de kuvvetle duyulmaktadır. Öte yandan Atatürk’ün olayı ifade ederken kullandığı “her nasılsa yapılmış” nitelemesi, yapılanların normal ve savunulabilecek şeyler olmadığını anlatmaktadır.

Atatürk aynı gün açık celsede yaptığı konuşmasında, İngilizlerin İstanbul’da Ali Rıza Paşa kabinesine yaptıkları teklifleri değerlendirirken, Ermeni sorununa bir kez daha değindiği görülmektedir. İngilizlerin şartı, Türkiye’de Ermenilere karşı yapılmakta olan katliamdan vazgeçilmesidir. Atatürk bunun üzerine şunları söylemiştir:

İkinci teklif ki memleket dâhilinde katliam yapılmaması. Ermenilere karşı bu gayri varid idi. Memleketimiz cümlemizce malumdur. Hangi kıtasında Ermenilere karşı katliam yapılmıştır. Veya yapılmaktadır. Harbi Umumi’nin [Genel Savaşın] başlangıç safahatından [aşamalarından] bahsetmek istemem ve zaten İtilaf devletlerinin de bahsettikleri bittabi [elbette ki] maziye aid fazahat (geçmişe ait rezillik/ayıp) değildir. Bugün memleketimizde bu gibi fecayiin (faciaların) icra edildiğini iddia ederek, bundan sarfınazar etmenizi [vazgeçmemizi] talep ediyorlar.” (Köşeli parantezler bize aittir. – N. A.)

Atatürk’ün bu konuşmasında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilere karşı uygulanan muamele hakkındaki görüşleri daha açık olarak ortaya çıkmaktadır.

İtilaf devletlerinin “katliam yapılmaması” konusundaki isteklerini, Atatürk kendi hükümeti adına “yapılmadı ve yapılmıyor” diye cevaplıyor. Ama Birinci Dünya Savaşı’nı bu değerlendirmesinden ayırıyor ve bu konuda konuşmak istemediğini söylüyor. Ancak, savaş sırasında olanların bir “fazahat” olduğunu da ifade ediyor. Bu bir yana, bir sonraki cümlede, açık olarak bir facianın icra edildiğini söylüyor. Mustafa Kemal böylece Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı hükümetinin Ermenilere uygulamalarını ağır sözlerle mahkûm etmektedir. Osmanlıya sahip çıkma ve uygulamaları savunma ya da mazur gösterme gibi bir tutum benimsenmemiştir.

Atatürk emperyalistleri suçluyor

Konunun açıklık kazanması için Kemalistlerin Ermeni sorunu konusunda kendi politikalarını özetle tartışmakta yarar olabilir.

Kemalistlerin, Ermeniler konusundaki görüşlerini esas olarak Misak-ı Milli ile Erzurum ve Sivas Kongresi kararlarının 1. maddelerine dayandırdıkları görülmektedir.

Atatürk’ün Meclis’te yaptığı, Sovyetler’le görüşmeleri özetlediği bir konuşmasında, azınlıklar konusundaki düşüncelerini de kısaca ifade etmiştir. Atatürk’ün bu önemli konuşması, konumuza açıklık getirecek değerdedir. Biraz uzunca da olsa, bu konudaki görüşlerini genişçe vermekte yarar buluyoruz.

Atatürk şöyle diyor:

Müsaade buyurursanız ufak bir tahlil yapalım:

[Sovyetler] Türkiye istiklalini bir defa tabiî buluyorlar; sonra Türk arazisinin bizde kalmasını onu da muvafık görüyorlar; sonra Arabistan ve Suriye’nin milli hudutlar haricinde müstakil bir devlet olmasını bunu da kabul etmişizdir ve zaten bu ilan edilmiştir.

Yalnız pakt nasyonalde (milli anlaşmada) ufak bir fark mevcuttur. O mevcut fark da, hududu millimiz dâhilindeki muhtelif ırklara mensup İslam ahalisinin de reyine müracaat edilmesi meselesidir.

Biz haddizatında gerek Suriye ve gerek Irak’taki insanların müstakil olmaları esasını kabul etmişizdir. Buna dair bir itirazımız yoktur. Sonra bizim kabul etmiş olduğumuz prensipler, nazarı tetkikten geçirilecek olursa, Rus Sovyet Cumhuriyeti, bazı şeyleri tabiî buluyor. Mesela, Ermenistan’daki insanların kendi mukadderatlarını kendi reyleriyle tayin ve tesbit etmeleri; Erivan Cumhuriyeti’ni tesis ve teşkil eden Ermenilerin müstakil olmalarını ve bu bapta arzuları ne ise zaten kabul etmişizdir. Fakat Kürdistan, Lazistan vesaire hakkında değil.

Sureti umumiye de prensip şudur ki, milli hudut olarak çizdiğimiz daire dâhilinde yaşayan anasırı muhtelifei İslamiye (çeşitli İslam unsurları); yekdiğerine karşı ırki, muhiti, ahlaki bütün hukukuna riayetkâr özkardeşlerdir.

Binaenaleyh onların arzuları hilafına bir şey yapmayı biz de arzu etmeyiz. Bizce kati olarak muayyen bir şey varsa o da milli hudut dâhilinde Kürt, Türk, Laz, Çerkez ve sair bütün bu İslam unsurlar müşterekülmenfaadır [çıkarları ortaktır]. Beraber çalışmaya karar vermişlerdir. Yoksa hiçbir vakit başka bir noktai nazar yoktur; vicdani arzu ile uhuvvetkârane [kardeşçesine] ve dindarane bir vahdet [birlik] vardır.

Binaenaleyh hiç şüphe etmeyiniz ki Kürt, Laz ve saire, reyi sorulduğu zaman bu reyi vereceklerdir… Bu husustaki noktai nazarımız da cümlenizce malumdur ve binaenaleyh bizim için içtinap edecek [çekinecek] bir nokta yoktur. Akalliyetler [azınlıklar] hakkında da bütün medeni dünyanın kabul ettiği kavanini [kanunları] siz de kabul ediniz diyorlar. Bu bizim için ehven bir şeydir ve biz bunu Kemali memnuiyetle kabul etmişizdir.”

Atatürk bu konuşmasında, Misak-ı Milli ile çizdikleri sınırlar içerisinde Ermenistan’ın olmadığını, Ermenistan’ın Erivan bölgesinde bulunduğunu ve orada yaşayan Ermeniler için kendi kaderlerini tayin hakkını, isterlerse bağımsız olabileceklerini kabul ettiklerini söylemektedir. Buna göre, milli sınırlar içinde bir Ermeni sorunu yoktur. Milli sınırlar içinde yaşayan İslam unsurlarının ise zaten birlik içinde bulundukları ve karşılıklı olarak birbirlerinin haklarına saygı gösterdikleri belirtiliyor: “Birbirlerine karşı ırki, muhiti ve ahlaki bütün hukukuna riayetkâr özkardeşlerdir.”

Atatürk’ün bu konuşmasında ortaya koyduğu kendi kaderini tayin hakkı ve gönüllü birlik platformunun, Birinci Dünya Savaşı sırasında izlenen politikaların savunulmasını da olanaksız kıldığı ayrıca dikkate alınmalıdır.

Ermeni sorununu coğrafi olarak milli sınırların ötesine çıkaran ve kendi kaderini tayin hakkına da saygı gösterdiklerini açıklayan Mustafa Kemal’e göre Anadolu’da hâlâ bir Ermeni sorununun ortaya çıkması “cihan kapitalistleri” yüzündendir.

Atatürk, 1 Mart 1922’de Kars muahedesi üzerine yaptığı konuşmada; “Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin hakiki menfaatlerinden ziyade cihan kapitalistlerinin iktisadi menfaatlerine göre halledilmek istenen mesele Kars muahedesiyle en doğru hal suretini buldu. Asırlardan beri dostane yaşayan iki çalışkan halkın revabıtı hasenesi [iyi ilişkileri] maalmemnuniye tekrar teessüs etti.” demektedir. Buna göre 1921 yılında Kars Anlaşması yapılıp Türkiye’nin Doğu sınırı belirlendikten sonra sorun kendileri için çözülmüş olmaktadır.

Atatürk, 1920 yılında Kilikya Cephesi’nde Ermenilerle meydana gelen çatışmalarda da doğrudan Fransızları suçlamıştır. Meclis’te yaptığı konuşmalarda; Fransızların haksız olarak bu bölgeyi işgal ettiğini, halka kötü muamelede bulunduğunu ve bunu da Fransız üniforması giydirilmiş Ermenilere yaptırttığını, “her ne sebeple olursa olsun” bu memlekette Ermenilerle Türkler arasında “bir takım kanlı vak’aların” geçtiğini, “iki milletin birbirine” ve bilhassa Ermenilerin Türklere karşı kuvvetli bir düşmanlığı bulunduğunu, Ermenileri saldırtmanın çok yanlış olduğunu söylemiştir. Olaylar sırasında, merkezî hükümet bir şey yapmamış, bunun üzerine İslam ahali “nefsi hayatını muhafaza etmiş” ve bu arada Fransız kisvesi altındaki “bir kısım yabancı anasır” ölmüştür. Bunun üzerine bütün Avrupa’yı, bütün Amerika’yı “fevkalade dalgalandırmışlar”dır. Ancak, millet tecavüz etmemiş, bir tecavüze karşılık vermiştir. Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında olanları anlatırken de bu kadar açık ve güvenli konuşmaktadır.

Kemalistlerin Ermeni sorunu konusundaki temel görüş ve politikalarını böylece özetlemek mümkündür.

Mim Kemal Öke, Kemalistlerin azınlıklar konusundaki, özel olarak Ermenilerle ilgili görüşlerine ve politikalarına katılabilir ya da katılmayabilir, önemli değil, ancak eğer Kemalistleri “Duvardaki Kan”a dâhil etmek zorundaysa -elbette ki tarihi olarak böyle bir zorunluluk yoktur- ortaya yeni bir belge koyamadığı sürece yukarıda özetlediğimiz çerçeveye sadık kalmak, yanlış izlenimler yaratmamak zorundadır.

Bu tarihi gerçeklerin ötesine geçmek, hayallerde İttihatçılarla Kemalistleri kucaklaştırıp barıştırmak, Kemalist Ali İhsan Bey’e Berlin mahkemelerinde “tehcir”i savundurtmak, “biz değil esas onlar bizi katletti” diye nutuklar arttırmak, Mim Kemal Öke’nin o çok geniş olduğu anlaşılan hayal dünyasında mümkün olabilir belki, ancak ciddi olamaz.

Böyle bir tutumla ne Türkiye’nin “haklılığı” kanıtlanabilir, ne de dünya kamuoyu ikna edilebilir. Türkiye’de kamuoyu yaratacağım diye dakikalar boyu akıl almaz bir sorumsuzlukla vahşet tabloları sergilemenin, toplumlar arasına ciddi düşmanlık tohumları saçmanın ve tahrikçilik yapmanın, hiçbir anlamı yoktur. Çünkü Türk kamuoyu bu konuda zaten imal edilmiş durumdadır. Bu filmin propaganda amacıyla Avrupa’da gösterilmesinin ise -kimsenin göstereceğini sanmıyoruz ama- Türkiye açısından çok ciddi prestij kayıplarına yol açabileceği açıktır.” (Salih Ural, Duvardaki Kan-Kemalistler ve Ermeni Sorunu, Saçak Dergisi, Ocak 1987 sayısı)

Gördüğümüz gibi yoldaşlar, Bin Kalıplılar dört dergi sayfası boyunca kalem oynatırlar, bu emperyalist yalanı savunmak için. Üstelik de Mustafa Kemal’e savundurturlar.

Batılı Emperyalistler sadece Osmanlı’yı değil bütün Türkleri suçluyor

Bugün bu yalanı savunan bazı sözde Kemalistler de sıkça başvururlar ya şöyle bir demagojiye: “Bu soykırımı yapan İttihat ve Terakki’nin başındaki Enver, Cemal ve Talat adlı üç paşadır. Onların yaptığından bize ne. Biz onların yaptığını niye savunalım? Ayrıca Atatürk’ün de bu soykırımla bir ilişiği yoktur. Çünkü soykırım 1915-1916 yıllarında yapılmıştır. Yani Osmanlı döneminde olmuştur olanlar.”

Bu soysuzlar ve ahmaklar kendilerini saf yerine koyarlar. Tabiî onlarınki saflık değil, düzenbazlıktır, namussuzluktur. Halkımızı da ahmak yerine koymuş olurlar.

Çünkü Batılı Emperyalistler ve onların emrindeki burjuva Ermeni sözcüleri, soykırımcı olarak sadece o günkü, sonraki ve bugünkü Türkleri değil, Türk Tarihinin başladığı andan itibaren bugüne kadar gelen süre içindeki tüm Türkleri suçlamaktadırlar. Yani millet olarak, halk olarak bizim varlığımıza saldırmaktadırlar. Ve hep tekrarladığımız gibi Türk düşmanlığı ve soykırım yalanı onların milli kimliklerinin vazgeçilmez saydığı bir parçasıdır. Tüm yazıp çizdikleri kitapları, dergileri, makaleleri, söylemleri, kiliseleri, din adamları Türklere karşı bu azgın kin ve nefretle doludur. Üstelik her yeni kuşağı da okullarında, kiliselerinde, yaz kamplarında eğitimden geçirerek bu zehirli, bu ırkçı nefreti ve kini onların damarlarına dolayısıyla da beyinlerine zerk etmektedirler.

Ve ayrıca da en ılımlıları bile resmi belgelerinde Soykırımı 1915-1923 sürecine yani 8 yıllık bir süreye yaymaktadırlar, öyle göstermektedirler.

Bu apaçık gerçeği Bin Kalıplılar bilmez mi?

Tabiî ki bilir. Ama onlar, bugün televizyon ekranlarındaki, gazete ve dergi köşelerindeki CIA’nın oğlanları ve kızları gibi, sözde ajan profesörleri gibi bilmezlikten geliyorlar; soykırımı üç Osmanlı Paşası yaptı, diyerek halkımıza yedirmeye çalışıyorlar.

Mustafa Kemal’in Ermeni Meselesi’ne bakışı bütüncül olarak değerlendirilmeli

İşte yukarıda dört dergi sayfası boyunca bu yaptıkları apaçık görülmektedir.

Mustafa Kemal’in bu emperyalist yalan üzerine pek çok yerde açık, net, kesin ifadeleri olmasına rağmen hiç utanıp sıkılmadan kalkıyorlar, kendileri gibi o yalanın savunucusu yapıyorlar onu da.

Bula bula da Mustafa Kemal’in İlk Meclisi açışından bir gün sonraki yani 24 Nisan 1920’deki Meclis konuşmasından üç cümlecik bir ibareyi buluyorlar. Şu ibaredir Bin Kalıplılar’ın savundukları, yukarıda görüldüğü gibi:

Harbi Umuminin (Genel Savaşın) başlangıç safahatından [aşamalarından] bahsetmek istemem ve zaten İtilaf Devletlerinin de bahsettikleri bittabi (elbette ki) maziye aid fazahat (geçmişe ait rezillik-ayıp) değildir. Bugün memleketimizde bu gibi fecayiin (faciaların) icra edildiğini iddia ederek bundan sarfı nazar etmemizi [vazgeçmemizi] talep ediyorlar.”

Bin Kalıplılar işte bu ibareden Mustafa Kemal’in de Soykırım yalanını savunmuş olduğunu çıkarıyorlar.

Öncelikle şunu belirtelim: Mustafa Kemal, bir gün önce Osmanlı’ya başkaldıran bir Meclis açmış Ankara’da.

Ve yine çok açık olarak defalarca belirttiği gibi, planladığı Kurtuluş Savaşı’nı iki düşmana karşı verecektir: Biri dış, yani Amerika da içinde olmak üzere tüm emperyalist Batı alemine, biri de iç, yani İstanbul’daki Sevr’i imzalayan teslimiyetçi, hain Padişah ve onun hükümetlerine karşı bir Kurtuluş Savaşı yürütecektir.

Dikkat edersek emperyalist Batı, siz de geçmişte yapılanlar gibi Ermenilere katliam yapıyorsunuz, diye suçluyorlar Mustafa Kemal ve Birinci Kurtuluşçuları. Mustafa Kemal kendilerinin asla böyle bir şey yapmadıklarını belirtiyor.

Geçmişte yapılanların “fazahat” yani rezillik ve ayıp, yaşananlarınsa “fecayii” yani facialar olduğunu ifade ediyor.

Burada bize göre biraz savruluyor Mustafa Kemal. Yani olayın gerçeğinden uzaklaşıyor.

Zaten Mustafa Kemal, daha sonraki konuşmalarında da Nutuk’ta da Osmanlı’nın neredeyse tamamına, yukarıdaki ibarelerden bazen daha ağır kelimelerle saldırır. Çünkü o Osmanlı’nın enkazını da tümüyle ortadan kaldırıyor ve yepyeni bir Cumhuriyet kuruyor, bir devlet kuruyor. Yani bir devrim yapıyor.

Ayrıca da Batı Emperyalistlerinin, kamuoylarının da desteklerini arkalarına alarak, yeniden bütün güçleriyle kendilerine saldırmalarından endişeleniyor. Böyle bir ihtimal görüyor tabiî ki. O zaman durumun daha sıkıntılı bir hal alacağını, daha da zorlaşacağını biliyor. İşte bu sebeple geçmişte yapılanlar gibi biz bir şey yapmıyoruz kesinlikle, diyor. Hiçbir zaman hiçbir yerde yapmadık, diyor. Böylece de Batılı Emperyalistleri kışkırtmamış olmak istiyor. İşte bu iki sebepten savruluyor bizce.

Kaldı ki Mustafa Kemal’in bu konuya ilişkin daha birçok açıklaması vardır. Onlara niye değinmiyor Bin Kalıplılar?

Niye hiç söz etmiyorlar o açıklamalarından?

Bir insanın bir konuya ilişkin tutumunu, yaklaşımını, bakışını öğrenmek için ne yapılması gerekir?

O konudaki tüm düşünce ve davranışlarının yani söz ve eylemlerinin ele alınıp birlikte değerlendirilmesi gerekir. Oradan bir sonuca gitmek gerekir. Tabiî Bin Kalıplılar’da nerede bu bilim ahlâkı. Onların işi gücü düzenbazlık.

Onlar, bırakalım Mustafa Kemal’in bu konudaki tüm söz ve davranışlarını bir bütünlük içinde değerlendirmeyi, 24 Nisan 1920’deki Meclis konuşmasının bile konuya ilişkin bölümlerini bir arada ele almaya yanaşmazlar.

24 Nisan’da Mustafa Kemal şu gerekçeyle Ermeni Meselesi’ni konu eder. Kendinden dinleyelim ya da izleyelim:

İngiliz mümessil-i siyasisi (siyasi temsilcisi) Londra’daki Hariciye Nezareti (Dışişleri Bakanlığı) tarafından hükûmetimize bir tebliğde bulundu ve dedi ki: Yunanlılar da dâhil olmak üzere İtilaf kuvvetlerine karşı başlamış olan harekâtı tatil ediniz, ikincisi Türkiye’de Ermenilere karşı icra edilmekte bulunan (yürütülmekte olan) katliâmdan sarfınazar ediniz (vazgeçiniz)! İşte bu iki şeyi yaptığınız halde İstanbul size terkolunacaktır. Fakat bu iki harekette bulunmadığınız takdirde sulh şeraiti fevkalâde (barış şartları son derece) fena olacaktır.” (Atatürk’ün 24 Nisan 1920 tarihli Meclis Konuşmasından, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayımları No:1, İstanbul 1945, Cilt 1 s. 48)

İşte gördük İngiliz Emperyalistlerinin ne gibi saldırgan namussuzca tehditler savurduklarını.

Mustafa Kemal’in sadece o günkü Meclis konuşmasında “Ermeni” sözcüğü tam 16 kez geçer.

Bin Kalıplılar, dört sayfalık yazılarında gördüğümüz gibi, onun sadece birini ele alıp yorumlarlar ve kullanırlar.

Mustafa Kemal’in üç ciltlik Söylev ve Demeçleri’ndeyse tam 181 defa geçer Ermeni sözcüğü.

Mustafa Kemal’den böyle aykırı bir tutum çıkartmak isteyen (yani Mustafa Kemal’e Soykırım Yalanını savundurtmak isteyen) birinin işte bunların tamamını ele alıp birlikte gözden geçirip hüküm çıkarması gerekir, yaptığının bilimsel bir yaklaşım olduğunu iddia edebilmesi için.

Mustafa Kemal Ermeni Soykırımı Emperyalist Yalanını kabul etmez

Biz bunu bile yapmak isterdik ama çerçevesi Bin Kalıplılar’ın kalıpları ve dönüşleri ile sınırlı olan bir yazı buna uygun değildir. Kaldı ki ayrıca da Mustafa Kemal’in Ermeni Soykırımı Yalanı karşısında birçok açık, kesin, net beyanı vardır. İşte bu kesin hüküm belirten açıklama ve söyleşilerinden birkaçını buraya aktarmakla yetineceğiz. Sanırız bu kadarı bile Mustafa Kemal’in bu Soykırım emperyalist yalanını kabul etmediğini açıkça göstermeye yetecektir.

Burada belki şöyle bir soru sorulabilir: İyi de Mustafa Kemal’den yapılan ilk aktarmadaki beyanı ne olacak?

Dedik ya Mustafa Kemal orada, yukarıda andığımız iki sebepten dolayı savrulmuştur, gerçekten uzaklaşmıştır. Ama sonradan bir daha öyle savrulmada ve gerçekten kopmada bulunmamıştır. Bu emperyalist yalanın hep karşısında olmuştur. Şimdi bunlardan birkaç tanesini buraya aktaralım:

Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin menafii hakikîyesinden [gerçek menfaatlerinden] ziyade cihan kapitalistlerinin menafii iktisadiyesine [iktisadi menfaatlerine] göre halledilmek istenilen mesele Kars Muahedesiyle [Antlaşmasıyla] en doğru suret-i hallini buldu [en doğru şekilde çözümlendi]. Asırlardan beri dostane yaşayan iki çalışkan halkın revabıt-ı hasenesi [güzel, kardeşçe ilişkileri] maalmemnuniye tekrar teessüs etti. [memnuniyet verici hale yeniden kavuştu]” (Atatürk’ün Üçüncü Meclis Yılını Açış Konuşması, 1 Mart 1922, age, s. 226) (Köşeli parantezler bize aittir. – N. A.)

Kars Antlaşması, 13 Ekim 1921’de Türkiye, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan sınırlarını belirleyen antlaşmadır.

Bu antlaşmadan takriben 6 ay kadar önce de 16 Mart 1921’de Türkiye ile Rusya Şuraları Federatif Sosyalist Cumhuriyeti arasında Moskova Antlaşması imzalanmıştı. Bu antlaşmayla Ankara Hükümeti’yle Sovyetler Birliği arasında ittifak oluşturulmuş, kardeşane ilişkiler kurulmuştu. Hatırlanacağı gibi bu anlaşmayla Ankara hükümetini tanıyan ilk Avrupa ülkesi Sovyetler Birliği olmuştur. Antlaşma şöyledir:

1- Ülkeler birbirlerinin tanımadığı ülkelerarası bir senedi tanımayacaktır.

Sovyetler Birliği Misak-ı Milli’yi tanıyarak, kapitülasyonların kaldırılmasını kabul edeceklerdir.

2- Osmanlı İmparatorluğu ile Çarlık Rusyası’nın yaptığı anlaşmaların hükümsüz olduğu kabul edilmiştir.

3- Aralarında mali, iktisadi ve sair anlaşmaların yapılmasını kabul etmişlerdir.

Rusya Şuraları Federatif Sosyalist Cumhuriyeti, TBMM, Azerbaycan, Ermenistan ile Gürcistan arasında imzalanan antlaşmalarla tespit edilen sınırını, Batum’un Gürcistan’a geri verilmesi şartıyla kabul etmiştir. Türkiye’nin Batum limanını kullanmasını ve halka özerklik vermesini de kabul etmişlerdir.

4- Türkiye’nin İstanbul’daki egemenliği tehlikeye atılmadan, boğazların ticaret gemilerine açılması için Karadeniz’e kıyısı bulunan devletlerle bir konferans yapılacaktır.

5- Rusya elindeki esirleri 3 ay zarfında iade edecektir.

6- Türkiye Hükûmeti ile Ermenistan ve Azerbaycan Sovyetler Hükûmetleri, Nahcivan bölgesinin Azerbaycan’ın koruyuculuğunda özerk bir ülke oluşturulması konusunda anlaşmışlardır.”

Açıkça görüldüğü gibi, Sovyetler de, Türkiye de her iki ülkenin birlikte kabul edeceği antlaşmalar dışında başka ülkelerle tek başlarına antlaşma yapmamayı taahhüt etmiş olmaktadırlar. Yani birbirlerinin karşılıklı hak ve menfaatlerini birlikte korumayı kararlaştırmış oluyorlar. Böylesine sıkı, sağlam bir dostluk kurmuş oluyorlar. İşte o dostluğun ışığı altında, yol göstericiliğinde Kars Antlaşması yapılmıştır. Bu antlaşmayla tabiî Bolşevik Ermenistan’la Ankara Hükümeti dostluk içine girmiş oluyorlardı.

Şimdi de Mustafa Kemal’in yine aynı konu üzerine olan başka açıklamalarını görelim. Kısa süre önce Odatv’de doğru görüşler içeren bu konuya ilişkin bir yazı yayımlandı, Odatv imzasıyla. Onu alalım buraya:

Ermeni Soykırımı” iddiaları yüzüncü yıl nedeniyle son zamanlarda gündemde oldukça geniş yer tuttu. Devlet yetkililerinin ve tarihçilerin çeşitli açıklamalar yaptığı 1915 olaylarına ilişkin Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşleri merak konusu oldu.

Atatürk, 26 Şubat 1921’de Amerikalı gazeteci Streit ile yaptığı mülakat sırasında 1915 olaylarına ilişkin açıklamalarda bulunmuştu.

Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Atatürk’ün Bütün Eserleri” çalışmasının 11. cildinin 60, 61 ve 62 sayfalarında yer alan bu röportajda, Atatürk “Dünya kamuoyu, Ermeni ahalisinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz” demişti.

“‘ERMENİ AHALİSİNİN TEHCİRİ HUSUSUNDA…’

Mustafa Kemal, gazeteci Streit’in Harbi Umumi esnasında yapıldığı mütemadiyen ağızlarda dolaşan Ermeni katliam ve tehciri hakkında hükümetinizin resmi görüşü nedir?” sorusuna şöyle yanıt vermişti:

Rus ordusu 1915’te bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Ermeni Komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimizi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürdürülüyordu.

Bu cinayetleri işleyen ve saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler, silah, cephane ve iaşe ikmallerini bazı büyük devletlerin daha barış zamanından beri kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan istifade ederek ve bu maksada yönelik olarak büyük stoklar husule getirmeye muvaffak oldukları Ermeni köylerinden yapıyorlardı.

İngiltere’nin barış zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya kamuoyu, Ermeni ahalisinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz. Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan çoğu, şayet İtilaf devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi, evlerine dönmüş olurlardı.”

“‘AMERİKALI GENERAL HARBORD ŞAHİDİMİZDİR’

Gazeteci Streit’in Ermeniler ve Rumlar tarafından Türklere karşı vukuu rivayet edilen katliam hakkında ne gibi malumat verebilirsiniz?” sorusuna ise Atatürk şu yanıtı vermişti:

 “Gerek Umumi Harp sırasında gerek Mütareke’den sonra Ermeniler ve Rumlar tarafından Müslüman ahaliye yapılan zulümler üzerinde durmak uzun bir hikâye olur. Brest-Litovsk Antlaşması’nın yapılmasını müteakip Rusların Doğu vilayetlerimizi tahliyeye başladıkları sırada Ermeni çetelerinin yapmış oldukları katliam ve tahribat kafi derecede herkesin malumudur. Sivas’ta benimle görüşmüş olan, daha sonra bu bölgeleri ziyaret eden ve buralarda Ermeni çetelerinin davranışları hususunda tafsilatlı gözlemlerde bulunarak daha sonra kendisine bu konuda anlatmış olduğum şeylerin doğru olduğunu Amerikalı General Harbord, Amerikan kamuoyunun kendisinden faydalı malumat temin edebileceği bir şahidimizdir. Taşnaklar daha sonra da Kars ve Oltu bölgelerinde Alexandropol Antlaşması’nın yapılmasına kadar cinayetlerine devam etmişlerdir” diyerek yanıtlamıştı.

“‘WİLSON PROJESİ SADECE GÜLÜNÇTÜR’

Atatürk, Wilson’un Ermenistan sınırları hakkındaki fikriniz nedir?” şeklindeki soruyu da şöyle yanıtlamıştı:  

Ermenistan birkaç günden beri tekrar Taşnakların eline düşmüştür. Alexandropol Antlaşması’nı samimiyetle tatbik mevkiine koyacak her Ermeni hükümeti dostluğumuza güvenebilir. Milyonlarca Türk’ü binlerce Ermeni’nin hakimiyetine terk etmeye kalkışan Wilson projesi sadece gülünçtür” diye cevap vermişti.” (http://odatv.com/n.php?n=iste-kendi-agzindan-o-sozler-3004151200)

Görüldüğü gibi yoldaşlar, Mustafa Kemal, 26 Şubat 1921’de Amerikalı gazeteci Streit’a verdiği röportajda, Ermeni Sorununa ilişkin görüşlerini çok net biçimde ortaya koymaktadır. Hiçbir tereddüde yer bırakmayacak bir kesinliğe sahiptir buradaki ifade ediliş.

İşgal kuvvetlerinin kışkırtıp silahlandırdığı Ermenilere İslam halkı karşı koymuştur” olay bundan ibarettir

Şimdi de yoldaşlar, Mustafa Kemal’in Meclis’in açılmasından yaklaşık bir buçuk ay önce, 7 Mart 1920’de ABD’li Amiral Bristol’a gönderdiği telgrafta işgal kuvvetlerinin “siz de Ermeni Soykırımına devam ediyorsunuz geçmişteki Osmanlılar gibi”, iddialarına verdiği cevabı görelim:

1- Mondros Mütarekesi’nin imzasından beri, kesin barışın yapılmasını bekleyen milletimiz, ülkenin elde kalan kısımlarından en önemli parçaların, çeşitli bahanelerle İtilaf Devletleri tarafından işgalini görmekle, acı duymaktadır.

Bu durumun barış konferansının haktanır kararı ile değiştirilmesi, hukuki isteklerimiz için de hakka uygun bir biçime dönüştürüleceğinden umutlu olmak isterken, barış kararlarımızın imkân ölçüsünde kötü esaslardan arındırılması için, Avrupa’da olumsuz akımlar doğurmayı, yararları gereği isteyenler tarafından, “Anadolu’da yeniden 20 bin Ermeni’nin öldürüldüğü” hakkında çok iğrenç ve kesinlikle gerçek dışı haberler uyduruldu.

Bütün Anadolu’da, İtilaf Devletleri’nden ve Amerika Hükümetinden çeşitli kişiler ve haber alma kaynakları bulunduğu için, adı geçen haberlerin, yabancı kaynaklarca inanılmaya değer bulunmayacağını ummuş ve kesinlikle yapılmamış olan böyle bir “Ermeni kıyımının” yalanlanmasını bile gereksiz saymıştık!..

Fakat bugün, gerçek gidişata ait bilgi edinmiş olmaları gereken önemli yabancıların da bu yalan haberlere inandıklarını ve hatta, aynı sebeple, bir an önce karara bağlanmasının, ülkemiz bakımından hayati bir mesele saydığımız barışımızın geri bırakılacağını sakinlik ve üzüntüyle görüyor ve ileri sürülen üzücü olayların, olmadığını kesinlikle bildirmeye hemen girişiyoruz.

2- Maraş, Urfa ve dolaylarındaki çarpışmalar sırasında Türklerden, Fransızlardan ve Fransız askeri arasında bulunan Ermenilerden ve Maraş merkez kasabası içinde yapılan çarpışmalarda ise, iki taraf silahlarının etkisi ile, çeşitli unsurlara mensup halktan kayıplar verildiği, herkesçe bilinmektedir.

Ancak bu, Ermeni kıyımı değil, Kilikya ve yöresine dışarıdan getirilen ve silahlandırılan Ermeni askerlerinin, kesinlikle ilkin sabırla karşılanması imkânsız bulunan saldırıları ve işgal kuvvetlerinin sebepsiz ve sürekli olarak işgal sahasını genişletmesi ve özellikle işgal kuvvetleri komutanlarının, hırslı Ermeni askerlerinin, İslam halkı üzerinde uyguladıkları saldırılar ve yolsuzluklara göz yumma sonucu, yerli halkın coşarak karşı koymaya başlaması üzerine meydana gelen çatışmanın tabiî sonucudur.

Şunu da eklemek gerekir ki, Kilikya ve dolaylarındaki işgal kuvvetlerine komuta eden kişiler, bugün Ermenileri silahlandırarak görevlendirmese ve korumasaydı, yerli halkın unsurları hakkında, adalet ve eşitliğe uygun bir yönetim uygulasaydı ve özellikle, mütarekenin yapıldığı sırada, İngilizlerdeyken işgal olunan toprakların, sebepsiz ve sürekli olarak genişletilmesinden sakınılsaydı, taraflardan birçok insanın kaybını doğuran acınmaya değer çarpışmalar olmayacaktı!..

3- İşte, Anadolu’da Ermenilerin öldürüldüğüne dair uydurulan yalanların gerçek niteliği bundan meydana gelmiş olup, öldürüldüklerinden söz edilen Maraş halkı adına, Ermeni delegeleri ve ileri gelenlerince, doğruca; İtilaf Devletleri yetkili delegelerine yapılan yazılı müracaatlar dahi bu gerçeği doğrular.

İzmir’de yapıldığı gibi bu uydurma Ermeni kıyımı meselesinin de milletlerarası bir yüce kurul eli ile, ivedilikle yerinde incelenmesi ve tüm dünyayı aldatmak için yaratılan bu kin ve hırs ürünü propagandaların niteliği hakkında uygarlık ve insanlık dünyasının bir kere daha aydınlatılması ve bu suretle, haksızlığa uğramış Türk milletinin, iğrenç ve alçakça bir suçlamadan arındırılması için, İtilaf Devletleri ve Amerika Hükümetine, bir kere daha başvuruyoruz.” (Mustafa Kemal’in 07.03.1920 tarihinde Amerikalı Amiral Bristol’e ve İtilaf Kuvvetleri delegelerine gönderdiği telgraf, Aktaran: İsmet Bozdağ, Tarihin Vicdanını Sızlatan Soykırım Yalanı, Truva Yayınları, s. 94-96)

Demek ki Mustafa Kemal’in, Meclisin açılışından öncesi ve sonrasında Ermeni Meselesi’ndeki görüşleri bunlarmış, yoldaşlar.

Mustafa Kemal’in Ermeni Meselesi’nde savrulduğu ve olayın gerçeğinden uzaklaştığı tek yer 24 Nisan 1920’deki Meclisin Açık Celse Oturumunda yaptığı açış konuşmasıdır.

Oradaki savruluşunun sebebi de yukarıda söylediğimiz gibi Birinci Ulusal Kurtuluşçuların-Kuvayimilliyecilerin o günlerde Batı’da Yunanlara, Kuzey’de Pontus Rumlarına, Güney’de (Kilikya’da) ve Doğu’da Ermenilere karşı yoğun bir mücadele yürütüyor olmalarıdır.

Emperyalist Batılı işgalciler ne diyor?

Bunlara karşı yürütülen harekât derhal durdurulsun, diyor. Eğer durdurmazsanız Mütareke şartları çok ağırlaştırılacaktır, diyor. Durdurursanız İstanbul’u size verebiliriz, diyor. Yani emperyalistler, Türkleri Anadolu’nun ortasında, Sevr’de belirledikleri sınırlar içine hapsetmek istiyor. Diğer bölgeleri Rumlar ve Ermeniler eliyle, aracılığıyla Türklerden koparıp almak istiyor. Bu emperyalist amaçlarına ulaşmak için de tıpkı bugünlerde olduğu gibi Anadolu’da Ermeni ve Rum katliamları yapıyorsunuz, diye tüm dünyada büyük bir propaganda faaliyetine girişiyorlar, dünya kamuoyunu bize düşman kılmak istiyorlar, Türkiye üzerinde de büyük bir baskı kurmuş oluyorlar böylece.

İşte bu emperyalist baskıdan dolayı Mustafa Kemal 1915 Ermeni Tehciri konusunda gerçekten uzaklaşıyor ve savruluyor.

Bu baskıyı hafifletmek ya da yok etmek için biz hiçbir yerde hiç kimseye karşı katliam filan yapmadık, yapmıyoruz, yapmayız, diyor. Sizin sözünü ettiğiniz bölgelerde, Müslüman halkımız saldırganlara karşı nefis savunması yapıyor kendiliğinden, diyor.

Ve de biz Osmanlı’nın, İttihat ve Terakki Cemiyeti Yönetimi’nin devamcısı değiliz, diyor. Biz onlar gibi size savaş açmış değiliz, diyor. Biz sadece Misak-ı Milli adıyla belirlediğimiz sınırlarımızın içinde yer alan vatanımızı kurtarmak, orada yeni, bağımsız bir yönetim oluşturmak, devlet kurmak istiyoruz. Onun mücadelesini verdik, veriyoruz, diyor.

Geçmişte yani Genel Harbin başında yapılmış olan fazahattan da biz sorumlu değiliz, diyor. Ve işte bu sebepten geçmişte yapılanın “fazahat”-rezillik olduğunu söylemiş oluyor. Böylece de geçmişte yapılanı kınadığını, onu kabullenmediğini, sahiplenmediğini, savunmadığını, reddettiğini belirtmiş oluyor.

Bir de dikkat edersek, tarafsız, uluslararası bir komisyon kuralım, gelip Türkiye’de istenilen yerde araştırma, incelemeler yapsın, gerçeği görsün. Bizim böyle işler yapmadığımızı anlasınlar böylece, diyor Amiral Bristol’a yazdığı mektupta.

Demek ki yoldaşlar, Mustafa Kemal’in 24 Nisan Meclis konuşması tümüyle Batı kamuoyuna ve devlet yetkililerine verilen bir mesajdı. Amacı da yukarıda anlattığımız gibiydi.

Yoksa Mustafa Kemal’in 1915 Tehciri de dahil olmak üzere Ermeni Meselesi’ndeki görüşü ve samimi kanaati yukarıda aktardığımız uzun metinlerde açıkça belirtilmiştir.

Tüm bunlara ek olarak bir aktarma da Nutuk’tan yapalım:

İstanbul’daki yönetim merkezinden verilmiş olan bu direktife uygun olarak Erzurum şubesi, Doğu illerinde Türk’ün haklarını korumakla birlikte, Ermeni göçü sırasında görülen kötü davranışlarla halkın hiçbir ilgisi bulunmadığını, Ermeni mallarının Rus istilasına kadar korunduğunu, buna karşılık Müslümanlara çok acımasızca davranıldığını; hatta verilen emre aykırı olarak, göçten alıkonan bazı Ermenilerin koruyucularına karşı yaptıkları kötülükleri, güvenilir belgelerle medeniyet dünyasına duyurmaya ve Doğu illerine dikilmiş olan hırs yüklü bakışları hükümsüz bırakacak çalışmalar yapmaya karar veriyor.” (Erzurum şubesinin basılı bildirisi)” (Nutuk, Yayın B-Toplumsal Çözüm Yayınları, 1. Baskı: 1 Kasım 2009, s. 20)

Ermeni Soykırımı yalanının ilk savunucusu Eski CIA Sosyalisti Bin Kalıplılar’dır

İşte gördüğünüz gibi yoldaşlar, Bin Kalıplılar, 2000 yılı öncesinde Ermeni Soykırımı Yalanının hararetli savunucularındandır. Ve işte apaçık görüldüğü gibi sadece kendileri savunmakla yetinmezler bu yalanı, Mustafa Kemal’e de savundurturlar.

Bula bula da gördüğümüz gibi Mustafa Kemal’in 24 Nisan’daki Meclis konuşmasında geçen o üç cümleciği bulurlar. Tabiî o cümleciklerin hangi şartlarda, hangi amaçla söylenmiş olduğunu kavrayamadıkları için onu genellerler. Sanki Mustafa Kemal’in bu konudaki kanaati oymuş gibi öne sürerler.

Hep deriz ya; bugünkü Yeni CIA Solu’nun-Sevrci Soytarı Sahte Sol’un savunduğu bütün tezlerin Türkiye’de ilk savunucusu bu Bin Kalıplılar’dır, diye. İşte burada bir kere daha görülmüş olur bu gerçek.

İşte bu sebepten biz Bin Kalıplılar’a “Eski CIA Solu”, bugünkü soytarılara da “Yeni CIA Solu” demekteyiz. Sorun bununla bitmiyor, yoldaşlar. Bin Kalıplılar’ın Soykırım Yalanını savunmaları işine bugün bizim yaptığımız gibi Türkkaya Ataöv de şiddetle karşı çıkar ve onları mahkûm eder. Şimdi de onu görelim. Yani Türkkaya Ataöv’ün bunlara karşı verdiği mücadeleyi. O süreci de baştan sona anlatalım ki bunların ne kararlı ve heveskâr bir soykırım savunucusu olduğu anlaşılsın. Bu pervanelerin bir kalıplarının da soykırım yalanı savunuculuğundan meydana geldiği iyice anlaşılsın.

1988 Mayısı’nda Sevrci hainlerce kurulmuş olan İletişim Yayınları’nın çıkarmış olduğu “Tarih ve Toplum Dergisi”nde Mustafa Kemal’e ait olduğu iddia edilen (ki bunun sahteliği-düzmece olduğu Türkkaya Ataöv tarafından sürecin sonunda ispatlanacaktır) bir söyleşi yayımlanır. Birebir kendi ruhiyatlarını da yansıttığı için Bin Kalıplılar anında atlarlar bu düzmece söyleşinin üzerine ve sarılırlar ona. Aynı ay içinde, 29 Mayıs-4 Haziran tarihli 2000’e Doğru adlı dergilerinin 23. sayısında yayımlarlar o metnin tamamını. Şimdi biz o düzmece metni, bunların “2000’e Doğru”sundan aynen aktaralım:

Los Angeles Times Gazetesinde Yayınlanan Söyleşi / Temmuz 1926

Kemal, Türkiye’de daha birçok siyasi muhalifini asmayı vaat ediyor

Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliğine karşı gizlice tertibe girişenlerin hepsine korkunç bir ihtar olması için, rütbeleri ne denli yüksek olursa olsun, suçluların tümü asılmadan durmayacağız. Milletimiz genç Cumhuriyet vücudu içinde yeniden hayata kavuştuğu andan beri, başka hiçbir milletin çekmediği acılara katlanmıştır.

Biz dış düşmanlarla veya yabancı entrikacılara duygudaşlık içinde bulunan düşmanlarla savaşırken, nüfusumuzun hemen hemen bütün katmanları, milleti birçok yabancı boyunduruğundan birden kurtarmak amacı uğrunda coşku, hatta bağnazlıkla birleşmişti. Fakat, millet yabancı müstevlilere karşı değerini ispat eder etmez, eski siyasi entrikacılık okulundan yetişmiş bazı unsurlar pençelerini göstermeye başladılar. Cumhuriyet’in hayatına kasteden iki unsurun tehdidi ile karşı karşıyaydık.

Bunlardan biri, dinsel bağnazlık ve cehaleti siyasal ahmaklıkla birleştiren ve geçmişte, çeşitli sultanların devirlerinde, devleti şahsi çıkarları için sefahat, yiyicilik ve hayâsız rüşvetçilik yoluyla istismar edecek bir organizma saymaya başlayan gruptu.

Ben, halife ve Sultanı yok ederek bu rezil ve melun hükümet teorisinin köklerine baltayı indirdim. Bu teorinin, kendilerinde kişileştiği insanları sürgüne gönderdim. Bu siyaset okulunun çok sayıdaki taraftarları benim eylemimi Tanrı tanımazlık diye yorumlamaya kalkıştılar ve din kalkanı altında Cumhuriyet’in hayatına kasteden entrikalara başladılar.

Geçmişte, birçok durumlarda, Kürdistan’da ve Anadolu’nun diğer iç bölgelerinde Cumhuriyet’in iradesine karşı çıkmak eğilimini gösterdikleri zaman, onları demirden bir elle ezdim; örneğin (bir keresinde) önderlerinden altmışını şafakta astırdım.

O unsur dersini almıştır ve bir daha benimle kılıç ölçüştürmeye kalkışmayacaktır.

Şimdi acımasızca hesaplaşmak üzere olduğum ikinci unsur, Cumhuriyet’ten önceki günlerde dünyanın Genç Türklerin İttihad ve Terakki Komitesi adıyla tanıdığı kişiler grubudur. Bu unsurun üyeleri, siyasi maceraperestlerden yarı eğitimli ilericilerden ve kötü alışkanlıklara müptela adamlardan oluşan şüpheli bir güruhtur. İç ve dış düşmanlarla savaştığımız günlerde, bu unsur bize katıldı ve saflarımızda çarpıştı. Yine de, en başından beri onların niyetleri hakkında kuşkularım vardı. Fakat, ülkemiz bir kez yabancı boyunduruğundan kurtarılınca bu unsurun usullerini ıslah edeceğini ve yurtseverlik coşkusuyla doğru yola geleceğini temenni ve ümit ediyor ve buna dua ediyordum. Çok geçmeden, bu umutlarımın kırılmasının ve dualarımın cevapsız kalmasının mukadder olduğunu anlamaya ve onların hareketlerini dikkatle takip etmeye başladım.

Bunlar bir siyasi muhalefet oluşturdular. Ben, samimi ve namuslu muhalefeti bastırmak eğiliminde bir diktatör olmak istemiyorum, çünkü eleştiriye izin vermeyen bir Cumhuriyet aldatıcı bir addan ibarettir. Fakat, kötü alışkanlıklara müptela, yoz ve pervasız bir siyasi maceracılar grubu, siyasi muhalefet kisvesi altında nifak hareketleri örgütlemeye girişirlerse, bunları bastırmak, hem de ileride kan nehirlerinin akıtılmasını önleyecek ibretlik bir acımasızlıkla bastırmak hükümet mekanizmasının başında bulunanlar için kutsal bir ödev olur.

Bu komploculara Türkiye Cumhuriyeti’nin katiller tarafından ve onların katilce tasarıları yoluyla devrilmeyeceğini göstermek üzereyim…

Yuvalarından kitle halinde acımasızca tehcir edilen ve kıyıma uğratılan milyonlarca Hıristiyan Teb’amızın hayatlarının hesabı kendilerinden sorulmak gereken eski Genç Türkiye Partisi’nin bu kalıntıları Cumhuriyet yönetimi altında rahat durmuyordu. Bunlar şimdiye kadar yağma, haydutluk ve rüşvetle yaşamış ve faydalı bir işte çalışmak, hayatlarını namuslu alın terleriyle kazanmak yolundaki herhangi bir düşünce ya da öneriye düşman olmuşlardır.

Halkın iradesine karşın ülkemizi Büyük Harbe sürükleyen ve Enver Paşa’nın caniyane ihtirasını tatmin etmek için Türk gençliğinin nehirler gibi kanını akıtan bu unsur, muhalefet partisi kisvesi altında, benim ve kabine üyelerimin canlarımıza kasteden korkakça bir düzen kurmuştur.

Bunlar benim hükümetimi devirmek için erkekçe meydana çıkıp da silahlı bir ihtilal planlamış olsalardı kendilerine daha çok saygı duyardım. Fakat, şanlı Cumhuriyet’in sadık yandaş ve savunucularına karşı savaşacak tek bir alay bile çıkaramayacakları gerçeğini bildikleri için, hayvanca suikast metotlarına başvurdular. Katiller kiraladılar ve hatta caniyane eylemlerini yaptırmak için kadınları baştan çıkardılar.

Geçen haziranın ortasında bir ülke gezisi planlamıştım. Güzergâhım ilan edilmişti. Yoluma yerleştirilen bu katillerden bir grup beni ve mahiyetimi taşıyacak otomobillere el bombaları “yağdıracak”larmış.

Hatta daha da ileri gittiler ve yıllardır benim davamla özdeşleşmiş, benim sadık bir siyasal arkadaşım olmuş, zaman zaman da danışmanlığımı yapmış bir kadını iğfal ettiler. Bu kadına, aldığımda patlayacak ve etraftaki herkesi yok edecek, içine bomba saklanmış bir buketi bana sunmak menfur görevini kabul ettirmişler. Kötü yola sevkedilmiş kadın merhamete layıktır. Çünkü vatanın iyiliği için böylece kendi canını feda etmeye kandırılmıştır. Ben milletin düşmanı imişim. Ama onun suikasttaki rolü affedilecek, çünkü vicdanının dürtmesiyle, benim niyet ettiğim geziyi iptal etmeme elverecek kadar zamanında yetkililere itirafta bulunmuştur.” (İkibine Doğru Dergisi, 29 Mayıs-4 Haziran 1988)

Gördüğümüz gibi yoldaşlar, tam da Ermeni burjuvalarının zalim ruhiyatlarını yansıtan bir üslupla kaleme alınmış bu kurgusal, yakıştırma belgeye anında sarılıyor Bin Kalıplılar. İletişim’ci Murat Belge’lerin dergisi belki yeterince tanıtımını yapamamıştır bu söyleşinin. Biz de buna destek atalım, diyorlar. Tabiî aynı zamanda da çok seviniyorlar. Bakın Atatürk de tıpkı bizim gibi Soykırımcı İttihat ve Terakki’yi nasıl hak ettikleri şekilde mahkûm etmiş, diye.

Düzmece belgelerle bir garip Mustafa Kemal değerlendirmesi

Bin Kalıplılar, dergilerinin aynı sayısında Mustafa Kemal’e hem Soykırımı savundurtuyorlar, hem de Şeyh Sait İsyanı’ndaki tutumundan dolayı onu eleştiriyorlar, kınıyorlar. Çelişik bir tavır içine girmekle suçluyorlar. Hem Ermeni Soykırımını kabul ediyorsun, onu yapanları lanetliyorsun, hem de Şeyh Sait İsyanı’na aynı sertlikte tutum alarak Kürtleri ezdiğinle övünüyorsun, diyorlar. Şimdi de bu yazılarını görelim, Bin Kalıplılar’ın:

İŞTE CUMHURİYET TUTUMU

Atatürk, Ermeni kıyımını mahkûm ediyor

Temmuz 1926 tarihli Los Angeles Times gazetesinde yayımlanan söyleşisinde Atatürk, “Milyonlarca Hıristiyan tebamızın” kıyıma uğratılmasının sorumlusu olarak İttihat ve Terakkicileri görüyor. Atatürk bu kıyımın “Hesabı kendilerinden sorulmak” gereklidir diyor.

Atatürk Ermeni sorunu konusunda da günümüz yöneticilerinden farklı tutum içinde. Atatürk’ün bu konudaki tutumunu ortaya koyan bir belge Tarih ve Toplum dergisinin Mayıs 1988 sayısında çıktı. Temmuz 1926 tarihli Los Angeles Times gazetesinde yapılmış söyleşiyi bulan Murat Belge. Mete Tuncay da Türkçeye çevirmiş. Atatürk 22 Haziran 1926’da İsviçreli sanatçı ve gazeteci Emile Hilderbrand’a aynen şöyle diyor: “Yuvalarından kitle halinde acımasızca tehcir (zorla göç) edilen ve kıyıma uğratılan milyonlarca Hıristiyan teb’amızın (uyruğumuzun) hayatlarının hesabı kendilerinden sorulmak gereken Genç Türkiye Partisi’nin bu kalıntıları Cumhuriyet yönetimi altında rahat durmuyordu. Bunlar şimdiye kadar yağma, haydutluk ve rüşvetle yaşamış ve faydalı bir işte çalışmak, hayatlarını kazanmak yolundaki herhangi bir düşünce ya da öneriye düşman olmuşlardır”. Atatürk, 24 Nisan 1920’de Meclis açıldıktan bir gün sonra biri gizli, diğeri açık iki celsede yaptığı konuşmalarda da Ermeni sorununa değinmişti. Atatürk, bu konuşmasında Ermenilerin “Harbi Umumi’nin başlangıç safhasında” katledildiğini belirtiyor ve katliamı “maziye ait fazahat (rezillik)” olarak niteliyor. Konuşma, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü) 1. cildinde yayımlandı. Saçak dergisi de konuya 1987 Ocak sayısında yer verdi.

Atatürk, genç Cumhuriyet yönetiminin o günlerde hesaplaşmakta olduğu bu “unsur”un İttihat ve Terakki komitesi adıyla tanınan “kişiler grubu” olduğunu belirtiyor. Ermenilerin kıyıma uğratılması ve zorla göç ettirilmesinden sorumlu olarak gördüğü bu partinin elemanlarını “ıslah olmaz” kişiler olarak niteliyor. Bir dönemin katliam sorumluları o günlerde de Atatürk’e sürekli muhalefet içindeler ve sürekli “komplo” peşinde koşuyorlar. Onun ve kabine üyelerinin canlarına kasteden “korkakça bir düzen” kuruyorlar.

Mustafa Kemal’e göre Cumhuriyet dönemindeki gerici nifakın kökeni Ermeni kıyımına kadar uzanmakta. Bunun cezası ise çok daha fazla sayıda siyasi muhalifin asılmasıyla verilecek.

HERKESİ EZMEK

Aynı söyleşide Atatürk, “Kürdistan’da ve Anadolu’nun diğer iç bölgelerinde, Cumhuriyet’in iradesine karşı çıkmak eğilimini gösterdikleri zaman” demirden bir elle ezdiği “unsur”lardan da söz ediyor. “Önderlerinden altmışını şafakta astırdım” diyor. Böylece karşımıza iki tutum çıkıyor.

Bir yanda, Ermeni kıyımını “rezillik ve facia” diye niteleyen, “Kürtlere özerklik” vaadinde bulunan Atatürk. Diğer yanda, “Doğudaki unsur”un artık dersini aldığından ve bir daha “kılıç ölçüştürmeye kalkışmayacağından” söz eden Atatürk.” (İkibine Doğru Dergisi, 29 Mayıs-4 Haziran)

Yukarıda görülen dergi sayfasının sağ bölümünde iki yazı daha var, dikkat edersek. Bu yazılardan birincisi, yani üstteki, o günlerde Ermeni Soykırımı Yalanına karşı çıkan Türkiye Gazetesi’nin bir yazısının kupürü. Tabiî Bin Kalıplılar yalanın iştahlı savunucularından ya; dururlar mı ona da hemen cevap yetiştiriyorlar. Murat Belge’lerin Tarih ve Toplum Dergisi’nde yayımlanan düzmece röportajın aktarılmış resminin üzerine “Bu da mı uydurma”, manşetini geçiriyorlar.

Yani yoldaşlar, bunlar o denli hızlı Soykırım savunucusu ki ona yalan diyen herkesi anında yıldırımlıyorlar. Böylece de bu memlekette bizden demokrat yok, demiş oluyorlar.

İşte bundan bir sayfa sonrasında da yukarıda sözünü edip aktardığımız bu düzmece röportajın tamamını yayımlıyorlar.

Türkkaya Ataöv’den Bin Kalıplılar’ın sahte belgelerine: “Bu da uydurma!”

İşte işin bu noktasında Türkkaya Ataöv devreye giriyor. Ermeni Meselesi’nde Türkiye’de kapsamı en geniş araştırmayı yapmış olan bu biliminsanı, meğer bu sahte belgeden çok öncesinden haberdarmış. Üstelik de belgenin sahteliğini kanıtlamış durumdaymış.

Tabiî Bin Kalıplılar’ın sevinçleri kısa sürüyor. Hayat böyle işte. Halkımız da der ya; “yalanın harmanı olmaz”, diye. İşte öyle oluyor burada da. Sonuçta Bin Kalıplılar’ın eline bu uydurmaca belgeden bir şey geçmiyor.

Şimdi de Türkkaya Ataöv’e bakalım. Onun söylediklerini izleyelim:

Evet, bu da uydurma!

Türkkaya Ataöv, Tarih ve Toplum dergisinin Mayıs 1988, 2000’e Doğru dergisinin ise 29 Mayıs tarihli sayılarında yayımlanan ve Mustafa Kemal Paşa imzasını taşıyan Ermeni sorunu konusundaki yazının uydurma olduğu kanısında. Sadi Borak ise Mustafa Kemal’in böyle bir yazı kaleme almış olabileceği ama çevirinin çok kötü olmasının kuşkulara neden olduğu görüşünde.

2000’e Doğru dergisinin 29 Mayıs 1988 tarihli nüshasında Mustafa Kemal Paşa “imzalı” bir yazı okudum. Bunun Tarih ve Toplum dergisinin Mayıs 1988 tarihli nüshasından kaynaklandığını anlıyorum. Her iki dergi de yazının aslının 1926’da Los Angeles Times’da yayımlandığını söylüyorlar. Yani, İzmir suikasti girişiminden hemen sonra. Birkaç satır altta bu kez söyleşi olarak nitelenen bu yazıyı Sayın Murat Belge bulmuş. Yayın Atatürk’ün bir yazısı mı, bir söyleşi mi? Bu çelişki iki Türk dergisinin tutumundan kaynaklanmıyor. Hangisi olduğu yazının İngilizce aslından da anlaşılmıyor ki! Hemen başında belirteyim; Atatürk ne böyle bir yazı yazdı, ne de Emile Hildebrand adlı bir İsviçreli “gazeteci – sanatçıya” açıklamada bulundu. Kısaca, yazı uydurma, sahte ve maksatlı görünüyor.

Belge” olarak bir değeri yok. “Bulunmuş” olması da doğru sayılmaz. Örneğin, benim birkaç yıldan bu yana bundan haberim var. Doğru olup olmadığını bunca yıl araştırdım da. Yazının birkaç fotokopisini çeşitli yerlerden sağladım. Dünyanın dört bir yanına dağılmış Ermenilerin birkaçı da bana kopyalarını yollayıp durdular. “-Bu da mı uydurma?” gibi mektuplar ekleyerek. Kısa yanıtım şudur; Bu da uydurmadır ve yalancı olanlar bu yazıyı Los Angeles gazetesinde tezgâhlayanlardır.

Şimdi, bazı ayrıntılara girelim. Önce, gazetenin adı Los Angeles Times değil Los Angeles Examiner! Bendeki küpürlerin başlıklarında görülen o. Bende gazetenin 1 Ağustos 1926 tarihli nüshasının tümü yok. Ama küpürler var. Bu yayın bazı Ermenilerce çeşitli yerlerde defalarca kullanıldı. Ama ilk satır, hatta ilk sözcüklerinden sonuna değin, üslup ve içerik yönünden Atatürk’e ait olamaz. İşin düzmeceliğini sübjektif bir yargıya bırakacak değilim. Ancak, Atatürk’ün kendine özgü kişiliğini, konuşma ve yazı biçimi, bir siyaset adamı olarak tavrı, hitap alışkanlıkları vardır. Kuşkusuz, son derece nazik biriydi. O kuşağın o düzey insanları genelde böyledirler. Örneğin, Enver Paşa’nın “sert” olduğuna ilişkin genel bir kanı vardır. Bir kez İsmet Paşa’dan dinlemiştim. “Enver Paşa hiç de kaba değildi. Maiyetinde olup da itiraz edenlere bile yumuşakça “biz o kanaatta değiliz, efendim” derdi. Bunun anlamı ‘sizlere kesinlikle katılmıyorum’ demekti. İsmet Paşa’nın bu değerlendirmesini bugün gibi anımsıyorum. Atatürk bu nazik kuşağın her yönden en zarifiydi. Tüm yazdıkları meydandadır. Tüm yakınlarının ve rastlantı olarak karşılaşanların açıklamaları da. Hiç kimseye hiçbir zaman “Tümünü asamadan durmayacağım”, “köklerine baltayı indirdim”, “onları demirden ellerle ezdim”, “önderlerini astırdım” , “benimle kılıç ölçüştürmeye kalkışamayacaklar”, “ acımasızca hesaplaşacağım” , “bunları acımasızca bastırmak kutsal bir ödev olur”, “erkekçe meydana çıkıp da silahlı ihtilal planlamış olsalardı” ve “hayvanca suikast yollarına başvurdular” gibi sözler sarf etmemiştir. Birkaç paragraflık bir yazıda, bunların hepsini ve daha benzeri ifadeleri sıralamış olması olanaksızdır. Bu deyimler ifade ve düşünce yönünden ona ait değildir. Enver Paşa’ya “caniyane” demiş olması akla yakın değil. Vahdettin için bile, bir kez, sanırım, “mütereddi” sözcüğünü kullanmıştı, o kadar.

1926’da kendine suikastı tasarlayan Ziya Hurşit’le, yakalanmasından sonraki konuşması Atatürk’ün olgun kişiliği ve efendi doğasının kanıtıdır. Zaten, İzmir suikastı üzerine söylediği ünlü sözü bilmeyen yok; “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti ise ilelebet payidar kalacaktır!” Ne “acımasızca hesaplaşma” ne “balta indirmek”, ne “demirden elle ezmek”, ne “hayvanca” gibi deyimler…

Ona ateş etmek için tutulanlardan biri ile de konuşur. Bu cahil kişi, karşısında duran Mustafa Kemal’i tanımaz bile. “Hiç görmediğin, yüzünü bile tanımadığın birini nasıl vuracaktın? Ya yanlış birine ateş etseydin?” dediğinde, “onu bana elle işaret edip göstereceklerdi” der. O zaman, “Mustafa Kemal benim, bu da benim tabancam; al, vur!” deyince, kiralık katil yüzüne hayretle bakar, yere çöker.

Büyük işler başarmış bu olağanüstü kişi yüzeysel böbürlenmelere hiç gereksinim duymadı. Neredeyse külhanbeyi ağzı onun kişiliğinin parçası hiçbir zaman olmadı. Ona atfedilmek istenen yazı ya da söyleşinin sahteliği önce sırf bu yüzden sırıtıyor.

Konunun içeriğine geçmeden önce dikkat edilmesi gereken iki nokta var: Bu yazı bir Los Angeles gazetesinde yayımlanmış. Bu kent Amerika’daki Ermenilerin yoğun olarak yerleştikleri iki bölgeden biridir. Öteki çevre de Boston’dur. İşte, yazının altındaki küçük bir nota göre, “copyright” hakkı Boston’da yerleşik olduğu belirtilen “World-Wide News Angency” adlı bir ajansa ait. Bu durum yazının bu iki yoğun Ermeni bölgesinde tezgâhlandığı kuşkusunu hemen akla getiriyor. Yazar İsviçreli olacak da, yazı ta Amerika’da Ermeni azınlığın topluca yaşadığı Los Angeles’da yayımlanacak. Yabancı gazetelere yazı yazma alışkanlığı olmayan Atatürk, binlerce kilometre uzaktaki neredeyse bir taşra gazetesine sözgelişi “öfkesini” sergileyecek! Yazının “copyright” hakkı da öteki Ermeni çevresinde olacak! Üstelik, Donald Paneth’in temel bir başvuru kaynağı olan Amerikan Gazeteciliği Ansiklopedisi’ne de (The Encyclopedia of American Journalism) baktım; böyle bir ajansın var olduğuna dair bir kayıt da yok. Olsaydı, kitabın 524’üncü sayfasında yer alacaktı…

Öyle anlaşılıyor ki, bu yazıyı kaleme alan kişi Mustafa Kemal’e Ermenilerle ilgili bir söz atfedebilme amacıyla yola çıkmış; bilgisizliğini, kötü üslubunu ve peşin hükümlerini bolca sergileyerek…

Ne var ki, Ermeni sorununa ilişkin böylesine “belge” sahtekârlığı bir değil, birçok. Hepsinin uzun uzadıya sözünü etmeye buradaki yer uygun değil. Bunların her birini yabancı dillerde yayımladığım birkaç formalık küçük kitaplarda açıklamaya çalıştım. Türkçelerini çıkarmadığım için ülkemizde pek bilinmiyorlar. Los Angeles Examiner’de çıkan yazının eleştirisi biçimindeki kitabımı yayımlanmak üzere sıraya koymuştum. Bu durumda, öne alıp bir ay içinde (yabancı dilde) yayımlamış olacağım. Böyle bir değişiklik acillik kazandı.

Atatürk’e başka bir “beyan” da yakıştırılmak istenmiş, bazı Ermeni çevreleri ve onların yabancı yandaşları bunu da türlü vesilelerle kullanmışlardır. Ocak 1984’te Paris’teki T.C. Başkonsolosluğu’nun basılması, öldürme ve yaralama davasına “Otorite Tanığı” olarak çağrılıp katıldığımda, sanıkların avukatlarından biri bana, muhakeme sırasında, Atatürk’e atfedilen düzmece bir açıklama okumuş ve ne diyeceğimi sormuştu. Güya Mustafa Kemal bunu 27 Ocak 1920’de İstanbul’da bir mahkemede tanık olarak ifade vererek söylemiş! O tarihte İstanbul’da mıydı? Aynı mahkeme onu “hain” ilan etmemiş miydi? Tarih yanlışlığını sonradan fark edip, bir yıl indirmek suretiyle sözde “beyan”ı 1919 yılı içine yerleştirmek isteyen çevreler de çıktı. Sözü kısa keseyim: James H. Taşçıyan adlı Ermeni yazarı Boston’da yayımladığı The Armenian Review dergisinin Cilt 35, sayı 3-139 ve sonbahar 1982 tarihli nüshasında bu beyanın Atatürk’e yanlışlıkla atfedildiğini daha başlığında belirttiği bir yazı yazmış ve çevresini böyle sahtekârlıklardan uzak durmaya çağırmıştır. Haklı değil mi? Söylendiğine göre, böyle bir mahkemede Mustafa adlı başka biri bir ifade vermiş. Bunu da işgal altındaki İstanbul’da Ermeni çıkarlarına hizmet etmek için Fransızların yayımladığı Le Bosphore ile aynı amaçla bu kez Ermenilerin çıkardığı La Renaissance iddia ediyor. Bu “Mustafa” zamanla Mustafa Kemal Paşa oldu çıktı! Paris mahkemesinde bu sözde beyanın sahte olduğunu ayrıntılarıyla belirtmiştim. Bu noktaya ilişkin yabancı ilk kitabı da 1984’te yayımlamış, ardına da Atatürk’ten kaynaklanan ve kendi imzasını taşıyan altı gerçek belge koymuştum.

Burada Atatürk’ün bu konudaki tüm tavrını özetlemek istemiyorum. Bu bir kitap konusudur ve bir dergi yazısının içine sığmaz. Onun tavrı bir iki cümleyle de özetlenemez. Hele Los Angeles Examiner’in yaptığı gibi hiç olmaz. Atatürk Ermeni sorunuyla istemeyerek karşı karşıya gelmiştir. Kafkaslardaki ilk Ermeni Cumhuriyeti’nin birinci Başbakanı Hovhannes Katchaznouni’nin (çağdaş militan Ermeni gruplarının dünya kitaplıklarından yok ettikleri) Ermeni İhtilalci Federasyonunun Yapacağı Bir Şey Kalmamıştır başlıklı bir yayını var. Bunun dokuzuncu sayfasında der ki:

Türklerle savaştan kaçınmak için yapmamız gerekenleri yapmadık. Türklere karşı barışçı bir dil kullanmalıydık. Türklerin gerçek gücü hakkında bilgimiz yoktu. Bizim temel yanlışımız buydu. Çarpışmaktan korkmuyor, kazanabileceğimizi sanıyorduk. Türkler oturup görüşmemizi istediler. Biz istemedik, onlara karşı çıktık…” Katchaznouni’nin bu itiraflarını içeren yayını ben de dört yıl önce yabancı dilde yayımladım. Görülüyor ki, Atatürk Ermeni sorunuyla karşı karşıya gelmek zorunda bırakılmıştır.

Bu konuda 27 Mayıs 1921 tarihli Public Ledger gazetesi muhabiri Clarence K. Streit’a açıklaması da vardır. Aynı açıklamanın Türkçesi 8 Temmuz 1921 tarihli Hakimiyeti Milliye gazetesinde de çıkmıştır. Kültür Bakanlığı’nın yayımladığı Atatürk’ün Milli Dış Politikası adlı kitapta da vardır (s. 257-276). Sami N. Özerdim de Türk Dili’nde (Şubat 1970, s. 367-369) aynı beyanatı anlatır. İşte, bu açıklama gerçektir. Benim yayımladığım ve Atatürk’ün eski yazı imzasını taşıyan belgeler de. Yayımlanmış olan bu belgelerin okunması konuya aydınlık getirir…

Gene Los Angeles Examiner’e dönelim. Oradaki yazı bir karalama çabasından ibaret. En son paragrafta da bir kadından söz ediliyor. İçine bomba saklanmış bir buketi Mustafa Kemal’e sunacakmış, ama yetkililere itirafta bulunmuş… Aslında komployu polise bildiren Şevki adında bir kayıkçıydı. Suikastçıları olaydan sonra yakındaki Yunan adalarından birine kaçıracaktı. Sonra elebaşı Ziya Hurşit itirafta bulundu. Mustafa Kemal’e suikastçılara ilişkin tamamlayıcı bilgi verildiğine kuşku yoktur. Yazı gerçekten ona ait olsa, bu doğru bilgiler oraya da yansırdı. Konuyu bilmeyen tabiî M. Kemal değil, yazıyı kaleme alan kişidir.

Böyle bir İsviçreli Türkiye’ye geldi mi? M. Kemal’le bir konuşması oldu mu? Prof. Dr. Utkan Kocatürk’ün Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Kronolojisi’nde böyle bir kayıt yok. Mustafa Baydar’ın Atatürk’le Konuşmalar kitabında da. Söylev ve Demeçler’de de. Ayın Tarihi’nde de. Hakimiyeti Milliye’de de. Oysa, daha önce, C. K. Streit ile görüşmeye etraflı yer ayrılmıştı. Hakimiyeti Milliye gazetesinin İzmir suikast girişimi öncesinden başlayarak 1 Ağustos 1926’ya kadar tüm nüshalarını taradım. Her nüshada yazı haber, hatta ilanlara varıncaya dek not ettim. Örneğin, 17 Haziran 1926 (No. 1777): Sayfa 1’de başyazı “Cemiyet-i Akvam’da”. Maarif Vekilinin avdeti, Gazimiz İzmir’de, Amasya Tayyâre Kongresi, Fransa Heyet-i Vükelasının istifası, adliye vekilinin seyahati, İtalya ve Fas, Sovyetler’in cevabi notası gibi haberler. İç sayfalar da öyle. Sayfa 6’da resmi ilanlar var. Öteki günlerin yazılarını da aynı biçimde özetleyebilirim. İki satırlık küçük haberlerin içinde bile İsviçreli yazar sanatçıya ilişkin en küçük bir not yok. Oysa, 22 Temmuz’da Pravda muhabiri Kalitsov Türkiye’ye gelmiş. İşte, onun haberi var- M. Kemal’le görüşmediği halde… Ayın Tarihi resmi organdı, Hâkimiyeti Milliye de yarı resmi sayılırdı. Atatürk’ün bir yabancıyla konuşup bunlarda yayımlanmaması söz konusu olamaz.

İsviçrelinin fotoğrafı da yok. Gelen yabancı konuklardan Amerikalı tayyarecilere değin Atatürk’ü görenlerin resimleri yıllardır yayımlanmıştır. Krallar, veliahtlar, generaller, tarihçiler, dilciler. İsviçrelininkine bir yerde rastlamadım.

Bütün bunlar akla şunu da getiriyor: Böyle biri var mıydı? Hatta, hiç yaşadı mı? Los Angeles gazetesinde adı Emile Hilderbrand diye çıkmış. Almanca kökenli bir ad olarak doğrusu Hildebrand olacak. Ama ikisini de kontrol ettim. Önce, Dictionnaire historique et biographiue de la Suiss’e göre, böyle biri yok. Bu yayın 1928 baskılı. Olsaydı s. 96-97 arasında olacaktı; fotokopisini ekliyorum. Sanatçıysa, Lexicon der zeitgenössischen Schweizer Kunstler’de de yok. Olsaydı, s. 167-268 arasında olacaktı. Bunların ikisi de temel İsviçre yayını. Başkent Bern’de İsviçre Ulusal Kütüphanesi’ne, Bern ve Zürich’teki İsviçre gazeteciler Birliği’ne yazdım ve yanıtlarını aldım. Tüm sözlük, biyografi, yıllık, dergi ve fişleri araştırdıklarını ve bu adda bir gazeteciye rastlamadıklarını yazıyla bildiriyorlar. Bern’de adı biraz farklı yazılan bir Emil Hiltebrand var ama, o da 1941 doğumlu. Bu yanıtların fotokopilerini de ekliyorum.

Gene bu araştırmalarım sırasında, birkaç yıl önce İsviçre başkentinde 12 yıl büyükelçimiz olan Sayın Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun eşi Leman hanımefendi ile görüştüm. (Sayın Murat Belge’nin halası olur) Ondan yazılı olarak ve imzalı bir yanıt aldım. Bunun fotokopisini de ekliyorum. Sayın Bn. Karaosmanoğlu İsviçre basınının önde gelen tüm yazarlarını olduğu gibi, Türkiye ile en ufak ilişkisi olmuş her daldan sanatçı ve yazarın büyükelçiliğimizin sürekli konukları olduğunu, bunların içinde Emile Hildebrand diye birinin bulunmadığını, böyle birinin Atatürk’le konuştuğuna ilişkin bir haberi Atatürk’ün kendinden ya da Ankara çevresinden hiç duymadıklarını, böyle bir söyleşinin izine hiçbir yerde rastlamadıklarını açık bir dille belirtiyor. Ankara’daki eski İsviçre büyükelçisiyle de görüştüm; onların arşivlerinde de böyle bir kayıt yok.

Kanıtlar bizi kaçınılmaz bir sonuca götürüyor: Los Angeles gazetesindeki yazı tezgâhlanmış, maksatlı bir yayın. Bu açıklamayı yapmama vesile olduğu için, araştırıcı ve yayımcı arkadaşlara teşekkür ederim.” (Türkkaya Ataöv, Evet, Bu da Uydurma, İkibine Doğru Dergisi, 14 Ağustos 1988)

Röportajın düzmece olduğunu ispat eden Ataöv’ün karşısında Bin Kalıplılar yılan gibi kıvrılıyor

Türkkaya Ataöv’ün, bu aktardığımız yazısı Bin Kalıplılar tarafından hemen yayımlanmaz. Bekletilir. Neden sonraysa, Sadi Borak adlı bir zavallının Mustafa Kemal’e ait olduğu iddia edilen düzmece röportajın gerçek olduğunu söyleyen bir yazısıyla birlikte alt alta yayımlanır, aynı dergi sayısında.

Bin Kalıplılar, Türkkaya Ataöv’ün net ve etkili vuruşu karşısında sersemlerler, durdukları zırva pozisyonda daha fazla kalamayacaklarına kanaat getirirler, ölçerler, biçerler, sonunda iki yazıyı alt alta yayımlamaya karar verirler. Böylece de kendilerinin her görüşe yer veren bir yayın organı oldukları izlenimini vermeye çalışırlar. Sanki kendilerinin bu soykırım yalanı konusunda benimsedikleri bir görüş yokmuş da her görüşe dergilerinde yer veriyorlarmış havasını vermeye çabalarlar. Böyledir bunlar. Onlardan içtenlikli, namuslu bir tutum bekleyen nafile bekler. İsterseniz şimdi de bu Sadi Borak adlı soytarının ipe sapa gelmez yazısını görelim:

SADİ BORAK

Röportaj doğru, çeviri yanlış”

Emile Hilderbrand’ın Atatürk’le yaptığı röportaj üzerine

İzmir suikastını izleyen günlerde Emile Hilderbrand adlı bir gazeteci tarafından Atatürk’le yapılmış olan röportaj Los Angeles Times gazetesinde (Türkkaya’ya göre “Los Angeles Examiner”) Temmuz 1926 tarihinde yayımlanmış. Bu röportajın İngilizceden çevirisi de Tarih ve Toplum dergisinin Mayıs 1988 sayısında çıkmış. Oradan da İkibin’e Doğru dergisine aktarılmış.

Bu röportajın Gazi ile yapılıp yapılmadığında ve o sözlerin Kendisi tarafından söylenip söylenmediğinde kuşkular belirmiş. Şöyle ki: a) Müfret mütekellim sırasıyla yaptığı konuşmanın üslubu Atatürk’ün üslubuna uymuyor. b) Değindiği Ermeni tehciri konusunda Türkiye aleyhinde kullanılabilecek beyanlar var. c) Röportaj hayali ve uydurma olabilir mi?

Tarih ve Toplum dergisinden 2000’e Doğru dergisine aktarılan çeviriyi dikkatle okudum. Önce belirteyim: Tercüme çok kötü. Bu çeviri üzerine yapılacak yorumlar sağlıklı olmaz. Bazı Tümceler anlaşılmayacak kadar bozuk. Birkaç örnek vereyim:

“… Milletimiz genç Cumhuriyet vücudu içinde…” Herhalde “Cumhuriyet bünyesi içinde …” olacak.

Biz dış düşmanlarla veya yabancı entrikacılara duygudaşlık içinde bulunan düşmanlarla savaşırken…” Hiçbir şey anlaşılmıyor bu laflardan.

“… Nüfusumuzun hemen hemen bütün katmanları, milleti birçok yabancı boyunduruğundan birden kurtarmak amacı uğrunda coşku, hatta bağnazlıkla birleşmişti…” “bağnazlık” kelimesinin burada yeri yok. “Taassupla” demek istiyor olmalı. Cümle de net değil; belirsiz ve sisli. Bu bakımdan böylesine çeviri hatalarıyla dolu bir metin üzerine yapılacak yorumlar sağlıklı olmaz. Buna karşın konunun genel hatları üzerinde sarf edilen sözlerin aynen söylendiğini varsayarak düşüncelerimi şöyle belirtebilirim:

Önce, adı geçen gazetecinin Türkiye’ye gelip gelmediği, geldiyse böyle bir röportaj yapıp yapmadığı üzerinde duralım: 1918-38 arası İstanbul’da çıkan gazetelerin pek çoğunu ilanlarına kadar incelemiş ve fişlemiş bir kişi olarak Adı geçen yazarın İstanbul’a geldiğine dair hiçbir kayda rastlamadığımı belirtmek isterim. Varsayımları da şöyle sıralayabiliriz: a) Gazeteci İstanbul’a takma ad ve hüviyetle gelmiştir. Bu yüzden de gelişi gazetelere yansımamıştır, b) Röportaj İzmir’de yapılmış, tam koleksiyonları İzmir kitaplıklarında bile bulunmayan İzmir gazetelerinden birinde olaya yer verilmiştir; c) Ankara gazetelerinde bu konu ile ilgili hiçbir habere rastlanmamıştır.

Röportajla ilgili bir kayda rastlanmamış olması röportajın yapılmamış olduğuna bir kanıt teşkil etmez. Çünkü, Atatürk’le yapılan tüm mülakatlar o zamanki adıyla Matbuat ve İstihbarat Genel Müdürlüğü’nün sansürüne tabidir. Mülakat metni posta ve telgrafla dışarıya geçirilmek istense bile sansür duvarını aşamaz. Bu konu ile ilgili olarak Samet Ağaoğlu’nun ilginç bir anısına yer verelim:

Gazetecilerin verdikleri haberlere ait dışarı giden bütün telgraf ve mektuplar Basın-Yayın Umum Müdürlüğü sansüründen geçerdi… 1921’de Ankara’ya gelen bir yabancı yazar, galiba İngiliz, gazetesine çekilmek üzere şu şekilde bir telgraf yazıyor ve postaneye yolluyor:

Ankara dağlar arasında bir bataklıktır. Bu bataklığın içinde bir yığın kurbağa başlarını havaya kaldırmış durmadan ötüp durmakta ve dünyaya meydan okumaktadır.”

Bu telgrafı babama (Ahmet Ağaoğlu) getiriyorlar, o da telgrafı şöyle değiştiriyor:

Ankara, Anadolu’nun ortasında çorak, bakımsız ve kerpiç evli küçük bir şehirdir. Bu şehir’de bir avuç kahraman, medeni Avrupa’nın zulüm ve istibdadına karşı isyan ederek milli istiklalini korumaya çalışmaktadır”. (Kuvayı Milliye Ruhu, İstanbul 1973, sayfa 45)

Gazeteci izlenimlerini yurduna döndükten sonra yazarsa ve yayımlarsa bunlar da yabancı basından alıntı bültenlerinde Basın Yayın Genel Müdürlüğünce Türkçeye çevrilip basına verilir. Şayet röportajda sakıncalı bölümler varsa ya basına hiç verilmez, ya da “yayımlanmamak kaydıyla” gazete sahip ve başyazarlarının şahsına gönderilir.

Yazarın Türkiye’ye geldiğine ilişkin herhangi habere rastlanmadığına göre röportajın hayal olup olmadığı konusuna gelince: Röportajın 22 Haziran’da yapıldığı belirtilmektedir. Gazi o tarihte İzmir’dedir. Gazeteci, röportajını yapıp aynı gün, ya da ertesi gün dönebilir ve gazetelere de hiçbir haber yansımamış olabilir. Gazetelerde bu konuda herhangi habere rastlanmamış olmasını, röportajın hayali olduğuna bir kanıt sayamayız. Benim kişisel kanaatim şudur ki bu röportaj kesinlikle yapılmıştır. Çünkü röportajda değinilen bilgiler masa başında yazılamaz. Bunlar arasında henüz su yüzüne çıkmamış bilgiler de vardır. Satır aralarında belirtilen bu belgeleri, hele bir yabancı hiç bilemez.

Röportajın üslubuna gelince: Atatürk, kendisiyle mülakat yapmış yüzlerce kişiden hiçbiriyle bir megaloman, bir külhanbeyi üslubuyla konuşmamıştır. On binlerce sayfayı aşan yazdıkları ve konuştukları arasında “Onları ezdim”, “başlarına baltayı indiririm”, “yok ettim”, “altmışını birden astırdım” gibi sokak kabadayısı üslubuyla söylenmiş, ya da yazılmış tek örnek yoktur. Hele, Ermeni konusunda olduğu gibi, yurdu aleyhine propaganda aracı yapılabilecek politik demeçler vermesi de olası değildir. Elbette Doğu’da Rusların himayesinde yapılmış bir Müslüman soykırımı var. Elbette Erzurumluların Ermeni soykırımına karşı bir savunma mücadelesi var. Bu taarruz ve müdafaa savaşımında iki taraf da zayiat vermiştir. Tehcir işinde İttihatçıların politik hatası da olabilir. “Ermeni komitelerinin Âmal ve Harekât-ı İhtilaliyesi” Ermeni soykırımının dehşet verici yazı, resim, belgeleriyle doludur. Daha sağlıklı bir sonuca varabilmek için metnin iyi Türkçe ve iyi İngilizce bilen bir kişi tarafından çözülmesi gerekir.” (Sadi Borak, Röportaj Doğru Çeviri Yanlış, İkibine Doğru Dergisi, 14 Ağustos 1988)

Bir biliminsanının gözünden Bin Kalıplılar’ın bütün insancıl değerlerden yiv sıyırışı

Bin Kalıplılar’ın bu yılan gibi kıvrılışını, düzenbazlığını tabiî namuslu biliminsanı Türkkaya Ataöv de görür. Çok kibar, çelebi bir adam olmasına rağmen kendisine yapılan bu madrabazlık karşısında sessiz kalamaz. Bin Kalıplılar Tekkesi’nin mollasına hitaben bir yazı kaleme alır, 2007 yılında. Bu yazı, Bin Kalıplılar’ın mollasının ahlâki, insani, vicdani, siyasi hiçbir değer taşımadığını kibar bir üslupla da olsa ortaya koyar. Bütün bu alanlarda herhangi bir ahlâki değere sahip olmadığı için Bin Kalıplılar Şeyhinin ve oğlu da dahil olmak üzere avanesinin bilim ahlâkına da sahip olmadıklarını ortaya koyar, Türkkaya Ataöv’ün bu eleştiri yazısı. Şimdi de onu görelim yoldaşlar:

Ayıp oluyor Doğu!

Aylar önce, Londra’da çok güvendiğim bir Türk arkadaşım “Aydınlık” dergisinde Doğu Perinçek imzalı ve bana ilişkin bir yazı okuduğunu söyledi. Özetle, “Bilim, paylaşmayı gerektirir.” diyerek benim paylaşmadığımı söylüyormuşsun. Bana o yazına yanıt vermemi istedi. İşçi Partisi’ne, oradaki görevlinin üstelemesi sonucu, bin dolar yardımda bulunmuş. Önce ona güvenmemin simgesel bir olayını buraya eklemiş olayım. Bir köylü çocuğu olarak doğmuş olan bu dostum, bir 10 Kasım sabahı saat 9’u 5 geçe tarlalarında baba (Kemal Adıgüzel) ve küçük oğlu yalnız başlarınayken, baba tam o an kasketini çıkarıp ayağa kalkarak hazır-ola geçmiş. Tümümüzün kıvançla düşüneceği çok güzel bir olay olduğu için buraya alıyorum.

O zamanki küçük köylü çocuğu, şimdi İngiltere’de kendi çapında başarılı bir iş adamı. Sözünü ettiği yazıyı araştıracak vaktim olmadı. Son birkaç ay içinde, kışın sonuna doğru (başta Ermeni sorununa ilişkin konuşmalar için) aynı günde Van, Ankara ve İzmir’e, sonra Adana, İstanbul, Çanakkale, Biga, Gelibolu ve Samsun’a uzandım. Şimdi, sırada gene Çanakkale, Antalya, Gazipaşa ve İstanbul var. Ardından, Malezya ve bir olasılıkla Bangladeş ve Hindistan gibi yakın ülkeler. Buralarda ne mi yapıyorum? Şöyle desem mi? Bildiklerimi paylaşıyorum!

New York’ta (İngilizce) yayımlanacak “Ermeni Belge Düzmeciliği” başlıklı bir kitabımı yeni bitirdim. Türkçesini sen istemiştin; daha doğrusu, Atatürk’ün Ermeni soykırımı diye bir şeyin varlığını kabul etmediğine ilişkin eski araştırmamın Türkçesini. Bu nedenceyle kimi önde gelen başka Ermeni belge sahteciliklerini bir araya getiren Türkçe yeni bir araştırmamı sana vermeyi tasarlarken, benim “ayıp” saydığım bir hareketin üzerine, kuşkusuz birkaç yıldır başka ayıplar üst üste yığıldığından ötürü, kitap bitince İleri Yayınları’na verdim. Bundan sonrakileri de onlara sunacağım. “Amerikan Emperyalizmi: Doğuşu ve Gelişimi” başlıklı olanı bitirdim. Ardından, “İkinci Dünya Savaşı”, “Afrika Ulusal Kurtuluş Savaşımları”, “Günümüzde Amerikan Emperyalizmi”, “Ayrımcılık ve Çatışma”… Bütün bunlar ne mi? Bildiğimi paylaşmak!

Yukarıda dediğim gibi, senin yazını okumadım; ancak, özetini o güvendiğim kişiden aldım. Anladığıma göre, tek yanlı ve senden beklemediğim bir hakikatsızlık. Beklemediğime göre, eski bir dostluğumuz var. Bunu da iyi bilirsin ya da bilmen gerekir. Ben SBF’de, sen komşu Hukuk’ta yardımcı öğretim üyesi ve ayrıca TİP’te üyeyken, sonra “Aydınlık” dergisinde ve “İşçi-Köylü” gazetesinde. Gençlerin elden sattıkları gazetenin her sayısında benim dünya sorunları üstüne yazılarım çıkardı. Halk ağzıyla ve okuyucunun bilemeyeceği kavramların sözünü etmemeğe çalışarak, yani oldukça zorlukla yazardım.

Aydınlık’ın ilk kitabı benimkiydi:

Amerika, NATO ve Türkiye.”

Dergi ve gazete yazılarını geçelim; kitap için bile sizlerden hiç yazar ücreti almadım. Bildiklerimi önce sizinle paylaştım, o kadar. Yoksa, yazar ücreti ödeyerek basmak isteyenler vardı. Örneğin, bir önceki “Amerikan Belgeleriyle Amerikan Emperyalizminin Doğuşu” adlı ve en çok satan kitaplar arasına giren çalışmamı basan Doğan Yayınevi. Sahibi bana (haklı olarak) epeyi gücenmişti. Daha ötesi, kitap Aydınlık yayını olarak çıktı; ama (kaç kez ve ısrarla ricalarıma karşın) sizden yazar hakkı olan herhangi bir nüsha da bana aylarca verilmedi. Bununla ilgili olarak, sıradan kişilerin kabalıklarını aktarmak istemiyorum. Düşündükçe yüreğim daralıyor. Dergideki bölünmeyi anımsarsın. Kime gittiysem, “Ötekilerden al!” buyuruyorlardı. İki taraf da ücret almadan yazdığım kendi kitabımı benden “kaçırdı”. Aylar sonra, uygar bir arkadaşa özel ricalarımın sonucu birkaç tane (satmak değil, saklamak için) ele geçirebildim. Bu olaya “paylaşma” demek fazla olur; ben size (epeyi zamanımı almış olan 295 sayfalık ve birkaç dil bilmeyi gerektiren, bol dipnotlu çalışmamı (kapak çizimini karikatürist Turhan Selçuk’tan kendim sağlayarak) armağan etmiş oldum. Basılmış nüshasını bile geç ve zor ele geçirerek. Kitap çok iyi değerlendirmeler aldı. Bir de İngilizcesini yazdım, yayımlandı; epeyi geçtikten sonra, Rusçası çıktı. Kimse benden onay almadı.

Türkçesi yayınlandıktan kısa bir süre sonra, senin NATO’da bir yarar gören yeni bir döneme girdiğini bana gene o çevreden birileri söyledi. Nedenini sorduğumda, Çin Halk Cumhuriyeti yorumunu haklı bularak (“Sosyal Emperyalist” damgalı) Sovyet-karşıtı olmanın bir denge öğesi olarak NATO’dan yana olmayı gerektirdiğine inandığını aktardı. Doğru bir aktarma mı bilmem; ama o günlerde, “Değişen koşullarda bu kitabın eleştirisini yapmalıyız!” sözünü de senden işittim. Oysa, bayıla bayıla aldığınız kitap çok kısa süre önce yayımlanmıştı. Umarım ki, NATO’nun emperyalizmin (başta Amerikan) siyasal ve askerî bir aracı olduğunda benimle aynı düşüncedesin. Bu konudaki bildiklerimi İleri Yayınları eliyle halkımızla paylaşmayı sürdürüyorum. Kitabın bugüne getirilmiş yeni baskıları öteki kitaplarımla birlikte, art arda yayımlanıyor. İçlerinde yedinci baskıya dayananlar var. Ben buna “paylaşma” derim.

Eski yıllara dönelim. O zamanlar, Ankara’da çok ciddî telefon sıkıntısı vardı. Resmî başvurumdan sonra telefon hakkı için ben tam on yıl bekledim. Bu hak çıktığında da, “Aydınlık” çevresinden biri bana geldi, derginin telefonu olmadığını söyledi, onlara vermemi diledi. PTT’ye gittik ve telefonumun sahipliğini (kendim hiç kullanmadan ve hiçbir ücret almadan) “Aydınlık”a bıraktım. Genelde haklarını çok büyük paralar karşılığı satıyorlardı. Bu olay da paylaşmak değil, sahibini yıllarca beklettikten sonra çok geç gelen bu hakkı solda bir yayın kümesini telefona kavuşturmak için doğrudan doğruya vermekti.

Çok sonraları Başkan Arafat’tan “Filistin Şeref Madalyası” almak üzere Tunus’a çağrıldım. Onunla ve FKÖ ileri gelenleriyle konuşmalarım oldu, notlar aldım ve bunları düzene sokarak İngilizce olarak yurtdışında yayımladım. Soruları soran ben olduğum için her sorumun başına kendi adımı koydum ve yanıtı verenlerin adlarını da ekledim. Basılmış olan yayının bende kopyası var. Bir kopyasını da o zamanki Filistin Büyükelçisine verdim. Konuşmanın Arafat’la başlayan başındaki bölümünü “Aydınlık” çevresi o zamanki dergilerinde benim adımı kaldırarak yayımladı. Kelime kelime aynı; ama Arafat’la Tunus’ta ben konuşmuştum. Benden ne onay alan oldu, ne de nezaketen bile olsa haber veren. Adımı çıkarmak ne türlü bir “paylaşma” ki? O derginin sorumlu kişisine de o an numarayı verdim.

Gene aynı dergide, yanılmıyorsam, Atatürk’ün Ermeni soykırımını kabul ettiğine ilişkin bir açıklaması olduğu yolunda bir yazı çıktı. Bu, emperyalist çevrelerde kotarılmış ve sıkça yinelenen bir yanıltmadır. Buna ve başka bir sözde açıklamaya ben yıllar önce birkaç dilde ayrı ayrı yayımlanan küçük kitaplarımla yanıt vermiş, gerçek belgeleri ortaya koymuş, saptırmaların ne denli düzmecelik olduğunu kanıtlamıştım. Sizin dergiye de bu yolda (kimseye sataşmayan) özet bir yazı yolladım. Yazım uzun süre yayımlanmadı. Seni Ankara’dan telefonla aradım ve yazının basılması için gerekli ilgiyi göstermeni rica ettim. Yazımdaki kanıtları bir de sana anlatırken, şunu çok iyi anımsıyorum, sözümü kestin ve birkaç kez “Atatürk’ün soykırımı kabul eden sözleri onu küçültmez, büyütür!” dedin. Bu tepkin sanki bugün gibi kulaklarımda çınlıyor. Gene haftalar geçti ve yazım yayınlandı; ama aynı sayfada başka birinin benden ayrılan yorumuyla birlikte. O da sanki Atatürk’ün soykırım diye bir şeyi kabul etmiş olabileceğine ilişkin bir çizgi izliyor, bu arada açıklamadaki anlatım biçiminin Mustafa Kemâl’inkine uyduğunu ileri sürüyordu. Oysa, kanıtlar bir yana, özellikle anlatım biçimi hiç ama hiç uymuyordu.

İkinci yazıyı okurken bendeki değerlendirme şuydu: Dergi bir şey yayımlamış ve bana göre bir yanlış yapmıştı. Şimdi, biri (yani, ben) bunun doğru olmadığını belirten bir yanıt yollamıştım. Yanıtım daha önceki iki kitap araştırmasına dayalıydı. Üstelik, bu kitaplar da benimdi. Yazım çekmecede beklerken, bana karşı çıkacak (ya da derginin önceki yazısına bir ölçüde sözde doğruluk kazandıracak) birileri (örneğin, Atatürk’ün bir ara yakınında bulunmuş kişi) aranmış, böylece çok vakit geçmişti. İkinci yazının sahibinin bu konuya ilişkin hiçbir uzman bilgisi yoktu. Kendine göre tahminler ve yakıştırmalar yapıyordu; ama o konu havada kalıyor, bu arada dergi sanki yansızlığını korumuş oluyor, ayrıca eski yanlışından geriye tam çark etmiyordu.

Bu olanlara karşın, (dergi sorumlusuna bir kez daha düşük bir not biçtim ama) seninle ve arkadaşlarınla aramı bozmadım. Yanıtım da kimseyi suçlamıyor, yalnızca belgelere dayanıyordu. Daha da öte, dergiye omuz vermeyi sürdürdüm. Ayrıca, sonra kurulan Ulusal Kanal’a da, partiye de. Önce, (bu 22 Temmuz’da değil ama) daha önceki seçimde İP’e oy verdim. Ankara’da oldukça sık ve İstanbul’a her gelişimde Ulusal Kanal’a uğradım ve bildiklerimi bolca ve bir görev yapar gibi (programlara çıkarak) paylaştım. Orada seni de, öteki arkadaşları da sıkça gördüm. Bu uzun izlencelerin birkaçını sonuna dek gördüğünü bana sen söyledin. Şu sözlerini de anımsıyorum:

Konuşman çok iyiydi; Amerika’yı Türkiye’de en iyi bilen sensin. Seninle konuşan arkadaşımız da hazırlıklı gelmiş.”

ABD’yi ülkemizde en iyi bilenin ben olduğum sanırım doğru. Bu konuda hakkımı yurtdışında da (akademik ödül ve yayın biçiminde) değerlendiren çevreler oldu; ancak “konuşanın hazırlığı” benden ötürüydü. Her izlenceden önce benimle konuşmak isteyenlere kimi önemli noktaları uzun uzun anlatır, onları bilgi içeren sorular sormaya özendiririm. Benimle konuşan benden önce davranıp “bir de şu var” ya da “şu tarihte de şöyle olmuştu” dediğinde, bu bilgileri ayrıntılarıyla yarım saat önce benden işitmiştir. Buna da bir “paylaşma” deyip geçelim.

Kaynak Yayınları’nın da sizlerle bağlantısı var. Önce eşin telefon etti, sonra sahibi evime geldi ve ikisi de benden Mustafa Kemâl’in Sovyet ileri gelenleriyle Ulusal Kurtuluş yıllarındaki yazışmalarının belgelerini istedi. Bunları 1970-72 arasında Sovyet belgeliklerinden ben toplamıştım. “Vatan” gazetesi ile SBF dergisinde yayımladım da. İstenilenleri hemen verdim, yayımlandığında bana gönderme yapılmasının doğru olacağını anımsattım ve yayından bir ya da iki nüsha rica ettim. Sanırım yayımlanmış; ama benimle, birkaç kez ricama karşın, kitap veren ya da nasıl yayımlandığını gösteren olmadı. Bu da benim tek yanlı bir paylaşmam olabilir. Bilgi veren bile olmadı; getirdiğim bu belgeler şimdi bende yok, “paylaştığım” kişide.

Yaklaşık iki yıl önce bana telefon edip Ermeni sorunuyla ilgili olarak Atatürk’e yakıştırılmak istenen sözde bir açıklamanın yanlışlığını gösteren ve yabancı dillerdeki kitabımı çok önce yayımladığımı işittiğini söyledin. Bendeki bilgiyi ve belgeleri istedin. Bu sözde açıklamaların bir değil, iki olduğunu ve ayrı ayrı iki düzmece girişime bağlandığını ve ikisinin de saçmalığını yıllar önce kitaplarla kanıtladığımı sana söyledim ve bunları içeren Türkçe kitabı gene benim yayımlamamın hakça olduğunu belirttim. Bende tüm bilgiyi, belgeleri ve malzemeyi size vermemi ama yayını kendinizin yapmak istediğiniz kanısı uyandı. Bunların Türkçesini sürekli tasarladığımı, ama çalışmaktan vakit bulamadığımı ve dilimizdeki bu kitabı da benim hazırlamamın doğru olacağını sana kabul ettirmeğe çalıştım. Bu durumda, sizin yayımlayabileceğinizi söylediğini anımsıyorum. Yukarıda sözünü ettiğim dergideki yanlış başlangıç ve duraksamadan sonra, doğru bir çizgide olduğunuzu gördüm ve (aklımda doğru kaldıysa) sizlerle eski can sıkıcı deneyimlerimin sözünü etmedim.

Bu konuda yeni bir kitabı sonunda size vermek, yani bu çalışmamı gene sizinle (tek yanlı da olsa) paylaşmak için hazırlamağa koyuldum; ancak arada önemli bir şey oldu ve bardağı artık adamakıllı taşırdı. Avrasya Televizyonu’nda bağımsız Ermeni Cumhuriyeti’nin 1920’lerdeki ilk Başbakanı H. Katçaznuni’nin Bükreş’te 1923’de yaptığı uzun bir konuşmayı bulduğunuzu ve yayımlayacağınızı söyledin. Konuşmanın (sonra Ermenice ve İngilizce yayımlanan başlığıyla da) “Daşnaklar’ın artık yapacakları bir şey kalmamıştır.” anlamına geldiğini belirttin. İngilizcesine ilişkin bilgiler de sundun. Bu arada, benim de aynı konu üstüne 1984’te, yani yirmi küsur yıl önce birkaç dilden kitap yayımladığımı ve bunun birkaç kez basıldığını bir ibareyle eklemiş olsaydın, daha önceki birçok tavrı sineye çekmiş biri olarak, bir şey söylemezdim; ancak benim yayınım karşısında bir “buluş”, “yenilik” ve sanki ender görülür bir “katkı”dan söz etmek hem hakikatsızlık, hem de akademik araştırmalarla ters düşen bir tavır olmadı mı?

Aydınlık”ın Ankara temsilcisi beni arayarak derginin bir sonraki sayı kapağının Katçaznuni’ye ayrılacağını, benim bu konuda kitap yayınım olduğunu bildiklerini söyledi ve benden bu amaçla kapak yazısı istedi. Bana belgegeçerle yolladığı iletisi şimdi önümde. Birkaç saat içinde Datça’ya hareket edeceğimi, ama varır varmaz, ilk iş olarak anında istediğini yazacağımı belirttim ve dediğimi yapıp ona hemen ulaştırdım. Dergi çıktı; ama yazı yayımlanmadı. Datça’dan telefon edip neden yayımlanmadığını Ankara temsilcisinden sorduğumda, birkaç ay sonra “Teori” dergisinde yayımlanacağını söyledi. Ancak, birkaç sayı sonra senin oğlunun aynı konudaki kapak yazısı Aydınlık’ta basıldı. Benim kitabımı da, yazımı da daha önceden kuşkusuz görmüştür. Hiç olmazsa “Teori” dergisindeki yazımı görebilmek için İstanbul’daki yerinize sırf bu amaçla gittimse de, bana dergi veren de olmadı. Başka arkadaşlarım yazımın orada da basılmadığını söylüyorlar. Bütün bunlar başından sonuna değin yapılmaması gereken şeyler değil mi?

Katçaznuni ile ilgili olarak benim eski yayınlarımın sözünü etmezseniz, ben aynı konuyu yıllar öncesinden ele almış biri olmama karşın, bu “buluş”u (okuyucu gözünde) senin oğlundan mı öğrenmiş oluyorum? Bardağı taşırdığınızda gösterdiğim tepkiye yanıt gibi, “Katçaznuni’den daha önce şu kadar sayfa ya da satır söz etmiş başkaları da vardı.” gibi orantısız bir savunma ayrı bir hakikatsızlık değil mi? Ermeni başbakanının varlığını kuşkusuz başkaları da bilecek! Biri sayfa 79’da onun sözünü etmiş, beriki başka yerde. Öte yandan, benim büyük boy kitabım (bütünüyle ona ait olarak) 50 sayfadır, senin Bodrum’da söylediğin gibi 3-5 sayfa değil. Yer yer özet ve yer yer yorumdur ve dört dildedir. Böylece, Lâtin Amerikan bölgesinde bile hangi köşelere vardığını iyi biliyorum. Ermeni sorunu üstüne yaklaşık otuz yıldır yetmişin üstünde kitap ya da kitapçık yazmış birine saygılı davranmak gerekmez mi?

Söylenmesi gereken çok şey var; ama önemli bir noktayı aydınlatmak için (yer kaygısıyla da) kısa kesmek zorundayım. Katçaznuni’nin itiraflarını ben özetlemekle yetindim. İki nedeni vardı: Biri, yayın için parasal olanaklar çok dardı ve benden kitapları ufak tutmam bekleniyordu. Çok önemli bir nedeni daha var: Katçaznuni’nin saçmaladığı, bize haksızlık ettiği ve suçlamalarda bulunduğu tümceleri de bolca bulunuyor. Bunların neler olduğunu buraya aktarmayacağım. Bu vesileyle, bilinen Ermeni yaymacalığına hizmet etmek istemiyorum. Bana Katçaznuni’nin konuşmasının ve kitabının tümünü yayımlamamı söyleyen olsaydı bile, bunu yapmazdım. Nitekim, K. S. Papazian gibi başka Ermeni yazarlarının kitaplarını da tanıttım; ama saçmaladıkları yerleri ve tarihsel gerçeğe uymayan kişisel düşüncelerini almadım. Nitekim, Millî Güvenlik Kurulu’nda yüksek rütbeli bir subayımız beni arayıp Katçaznuni’nin kitabının tümünü hazırlayıp Türkçe yayımlamak istediğini söylediğinde, yanıtım şu olmuştu:

Ben söylenmesi gerekenleri özetledim. Daha geniş yayın bize haksız Ermeni saldırılarını içeriyor. Tümü olumlu olsaydı, gerekeni zamanında ben kendim yapardım.”

Kendi yayınımın daha uygun bir özet olduğu görüşünü şimdi de taşıyorum.

Eğer bana bile böyle bir tavır sergilerken, bir değil birkaç kez, hiç rahatsız olmuyorsanız…” (http://toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3018.20)

Hızlı “Ermeni Soykırımı” savunuculuğundan aynı hızla “Soykırım Yalanını kurut”maya zıplayış

İşte böyle yoldaşlar, Bin Kalıplılar, savundukları Ermeni Soykırımı Yalanı konusunda da diğer Sevrci tezlerinde olduğu gibi üst üste darbeler yerler. Üstelik de bu ihanet tezlerini savunmalarının artık eskisi gibi kendilerine bir siyasi rant getirmediğini görürler. Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi “boynuz kulağı geçmiştir”, artık. Bizim Sevrci Soytarı Sahte sol ya da Yeni CIA Solu dediğimiz gruplar ve Amerikancı Kürt Hareketi PKK-HDP bu tezi çok daha hararetli biçimde, çok daha uç boyutlarda savunmaktadırlar. Doğu Perinçek ve PDA Avanesi’ne de hiçbir saygı duymamaktadırlar, aynı yolun yolcusu olmalarına rağmen. Durum böyle olunca Bin Kalıplı, döker düşünür, ölçer tartar, sonunda hat değiştirmeye karar verir. Birdenbire dümeni kırar ve geçmişte savunduğu tüm tezlerin tam karşıtını savunmaya başlar. Ulusalcı oynamaktadır artık Bin Kalıplılar. O dönüş yılı 2000’dir. İşte 15 yıldan bu yana da bu alanı kirlemekte, rezilleştirmektedirler bunlar. Çünkü bunların olduğu her yer bozulur, kötüleşir, sonunda da insanların nefretini uyandırır. Neylersiniz, işte bunlar da böyle…

Ermeni Soykırımı Yalanını kökünden kurutan büyük kahraman” olarak kitlelere yedirilmeye çalışılan Bin Kalıplı Mollanın bu konudaki hazin serüveni de işte böyledir yoldaşlar…

Namuslu araştırmacı-biliminsanı Türkkaya Ataöv, Sevrci Sadi Borak’a yönelik de bir eleştiri yazısı kaleme alır. Şimdi de onu görleim:

Ermeni röportajı”ndaki üslup Atatürk’e ait olamaz

Sayın Sadi Borak’ın Atatürk’ün Emile Hilderbrand adlı bir İsviçreliye bir yazı (ya da röportaj) verip vermediğine ilişkin kısa değerlendirmesini okudum. Gene de söz konusu yazının Atatürk’e ait olmadığı kanısındayım. Sorun çeviride de değil. Metnin İngilizcesi de aynı düzeyde. Yazının Los Angeles Examiner’de yayınlanan aslı Sayın Borak’ın eline nasıl ulaşmadı anlayamadım. (Gazetenin adı da bana “göre” Examiner değil, gerçekten öyle; başlığında öyle yazıyor da, ondan! Tarihi de “Temmuz” değil, “1 Ağustos 1926”. Türkçe çeviride her sözcük her okuyucuya sempatik gelmeyebilir. Konu bir çeviri olayına indirgenecek kadar basit değil. Aslı da çalakalem, gayrıciddî ve tam Hearst yayımcılığı üslubunda.

Suikast girişimi o günlerde Türk basınında ayrıntılarıyla yayınlandı. Yazı bir yenilik getirmiyor; üstelik, yanlış da var. Öyle ki, olaydan kuşkusuz iyi haberdar edilen Mustafa Kemâl bu yanlış bilgileri ileri süremez!

Sayın Borak, Samet Ağaoğlu’na atıf yaparak eski Basın-Yayın Genel Müdürlüğünün yazılar yayınlanmadan önceki sansürünü ve yabancı gazeteci izlenimlerini yurduna döndükten sonra yayımlarsa, bunların da Türkçeye çevrilip basına verildiğini belirtiyor. Hilderbrand’ınki neden verilmemiş? Sayın Borak da 1918-1938 arasındaki gazeteleri incelemiş kişi olarak İsviçrelinin adına hiç rastlamamış. Öyleyse? Takma adla gelme olasılığı çok uzak bir olasılık olarak varsa, bu gerçekten geldiğinin bir kanıtı mıdır? Bu kişi kendi ülkesinde de takma adla mı yaşıyor ki, İsviçre’deki birçok resmî kanıtta da adı yok?

Böyle bir gazeteci var ya da yok, Türkiye’ye gelmiş ya da gelmemiş, önemli olan bu değil. Önemli olan, sayın Borak’ın da kabul ettiği gibi, Atatürk’ün yazdıklarında “sokak kabadayısı üslûbuyla söylenmiş ya da yazılmış tek örnek olmaması” ve “hele Ermeni konusunda olduğu gibi yurdu aleyhine propaganda yapılabilecek siyasal demeçler vermemesi”dir. O halde? Bence en önemli kanıt budur. İtirazımız da temelde bu cümleyedir, öte yandan, görüşümüze destek olan öylesine çeşitli ve yoğun kanıtlar var ki, yayının ciddiliği, gerçekliği, kabul edilebilirliği kalmıyor. Yeterli olan da bu… PROF. DR. TÜRKKAYA ATAÖV (Türkkaya Ataöv, “Ermeni Röportajı”ndaki Üslup Atatürk’e Ait Olamaz, 2000’e Doğru Dergisi, 11 Eylül 1988)

Bin Kalıplılar’ın Soykırımcı kalıbındaki müttefikleri: Ermeni burjuvaları, hain Taner Akçam vb…

Burada yeniden Ermeni burjuvalarının yaptığı iğrenç, namussuzca ve alçakça düzmecelerinden, kandırmacalarından biriyle daha karşılaşıyoruz, yoldaşlar. İşte Ermeni belge uydurmacılığının bir ürünü daha, incelemiş olduğumuz sözde belge. Tabiî bu sözde belgeye Taner Akçam adlı insan sefaleti satılmıştan tutun da Ermenilerin sözde profesör unvanlı bilim adamlarına kadar hepsi Bin Kalıplılar’ın yaptığı gibi dört elle sarılırlar. O rezilliği belge diye kullanırlar kitaplarında, konferanslarında. ABD ve AB Emperyalistleri de tıpkı kullandıkları belgeler gibi kendileri de çakma olan bu Ermeni profesörlerini üniversiteden üniversiteye dolaştırırlar. Avrupa’nın ve Amerika’nın birçok üniversitesinde dersler, konferanslar verdirirler. İşte onlardan biri de Vahakn N. Dadrian adlı düzenbazdır. Şu an elimizde olan, onun “Türk Kaynaklarında Ermeni Soykırımı” adlı düzenbazlıklar manzumesi olan, Belge Yayınları’nca da Nisan 2005’te Türkçeye çevrilip yayımlanan kitabıdır. O kitabın 85. sayfasında Bin Kalıplı’nın 2000’e Doğru Dergisi’nin Ermeni Soykırımı Yalanını savunan ve Mustafa Kemal’e de savundurtan o zırvalamaları aynen yer alır.

Demek istediğimiz, o yıllarda Bin Kalıplılar, Ermeni Soykırımı Yalanı ile kafayı bozmuş sözde profesörlerle, Taner Akçam gibi satılık hainlerle aynı saftadır…

Evet, yoldaşlar. Bugün de görüldüğü gibi onun tam karşıtı olan bir safta ve bambaşka bir kalıptadır. Hep deriz ya bunlar pervane. Durup dinlenmeden döner. Bunların da hayatı böyle geçecek, seçimleri bu… Neylersiniz…

06.05.2015