Korona günlerinde katmerlenen kadın sorunu, tarihsel süreci ve çözüm yolları

01.06.2020
68
A+
A-

Halkın Kurtuluş Partisi, Koronavirüs sürecinde emekçi halkımızı ilgilendiren pek çok soruna ilişkin hemen her gün canlı yayınlar gerçekleştirdi. 30 Mayıs 2020’de HKP Merkezi Kadın Çocuk Komitesi tarafından gerçekleştirilen canlı yayında, kadın sorunu ele alındı. Korona günlerinde katmerlenen kadın sorunu, tarihsel süreci ve çözüm yolları” konulu canlı yayının konuşmacısı, HKP Merkezi Kadın Çocuk Komitesi üyesi Prof. Dr.Özler Çakır oldu. Yayını, HKP MYK ve Merkezi Kadın Çocuk Komitesi üyesi Safiye Aslan yönetti. Aşağıda programdan belli kesitlerin yer aldığı çözüm metnini yayımlıyoruz.

Safiye Arslan:

Merhaba değerli yoldaşlarım, merhaba bizi izleyen değerli izleyicilerimiz, dinleyicilerimiz. Merhaba kadın çocuk komitemizin değerli kadınları, değerli çocuklarımız. Partimiz Halkın Kurtuluş Partisi Koronavirüs salgını döneminde işçi sınıfımız ve emekçi halkımızı bilgilendirmeye devam ediyor. Bugün de “Korona günlerinde katmerlenen kadın sorunu, tarihsel süreci ve çözüm yolları” konulu Merkezi Kadın Çocuk Komitemizin programını gerçekleştireceğiz. Öncelikle ben sizlere konuşmacımızı tanıtmak istiyorum. Yüreği doğa, hayvan, insan sevgisiyle dolu, mütevazı, alçakgönüllü, örnek bir eş, örnek bir babaanne, merkezi kadın çocuk komitemizin yiğit önderlerinden, Partimiz Genel Başkanı Nurullah Efe’nin ortaokul öğrencisi, Hikmet Kıvılcımlı Ustamızın düşünce kızlarından, eğitim programları ve öğretim alanından Prof. Dr. Özler Çakır hocamız. Hoş geldiniz Özler Hocam.

Prof. Dr. Özler Çakır:

Hoş bulduk Safiye Yoldaş. Teşekkür ediyorum.

Safiye Aslan:

Hepimizin bildiği gibi kadın ve çocuk sorunu bizim gibi kapitalizmce geri, hele hele gelenek ve göreneklerin kadın cephesinden en ağırını yaşayan, üstüne bir de dini baskı da eklenince çekilmez hale gelen sorunlarımız salgın döneminde nasıl oldu? Arttı mı? Azaldı mı? Evdeyiz ama sorunlarımızı yine iliklerimize kadar hissedebiliyor muyuz? Bu dönemde çifte sömürüye uğrayan biz kadınlar, tarih boyunca hep böyle miydik?  Yani biz insanlığın başlangıcından beri ezilmekte miydik? Sömürülmekte miydik? Sorunlarımızı tarihsel gelişimleri ve çözüm önerileri çerçevesinde bugün Özler Hocamız bizlere anlatacak.  Ben sözü daha fazla uzatmadan konuşmacımıza vermek istiyorum. Buyurun Özler Hocam.

Prof. Dr. Özler Çakır: Çok teşekkür ederim Safiye yoldaş

Konumuz çok derin bir konu öncelikle şöyle bir giriş yapmak istiyorum. Çünkü bundan bağımsız değerlendirebilmek mümkün olmayacak. Tüm dünyada Parababaları düzeninin yarattığı savaşlar, işsizlik, pahalılık, emekçileri, yoksul insanları; hepimizin bildiği gibi katmerli olarak da kadın emekçileri inim inim inletiyor. ABD-AB Emperyalistleri tarafından kan gölüne çevrilen Ortadoğu coğrafyasında ve ülkemizde olagelenler en çok kadınları etkiliyor. Görüyoruz bunu.

ABD-AB Emperyalistleri tarafından halkımızın başına musallat edilen AKPgiller, biraz önce sizin de değindiğiniz gibi onların iktidarında, kadın cinayetleri dur durak bilmiyor! Eziliyor, sömürülüyor, horlanıyor; yetmiyor katlediliyor kadınlarımız! Hele de şu Covid günleri iyice zindana çeviriyor yoksul, işçi, köylü, emekçi kadınlarımızın yaşamını.

En güzel betimlemeleri devrimci şairlerimiz yapıyorlar kadınlarımız için. Ben de bir tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Değerli şairimiz Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Anadolu kadınını betimlediği bir şiiri:

küçük dağ istasyonlarında çocuk yüzlü çuvallar

elleri kucaklarında mor menevşe boyunlu

ve sapan demirinden geçmiş gibi etleri

kadınlar durur

kadınlar
türkü türkü
kadınlar
ağıt ağıt
kadınlar ki
nakış nakış
beklemelerden!

çığrışırlar yaramızda
çığrışırlar bıçak bıçak
çığrışırlar kurşun kurşun
çığrışırlar fitil fitil

kadınlar!

bakışları niçin turna katarı
bakışları neden demirparmaklık?
kapanmış bıçak yarasından da beter sanki ağızları
kilitli kapılardan da beter

kadınlar

 Evet, hele şu Covid günlerinde, o kilitlenen kapılardan da beter kadınlarımızın durumu.

 Peki, nedir bu kadın sorunu dediğimiz sorun?

Kadın sorununun tarihsel süreci nedir? Sizin de sorduğunuz gibi tarihsel süreci nasıl getirebiliriz günümüze kadar? Nasıl işlemiş?

Yanıtı o kadar kolay verilebilecek bir soru değil aslında. Çünkü kökeni ta evrim sürecine uzanıyor, insanlık tarihine uzanıyor.

Bugün ülkemizde kadının içine düşürüldüğü durumu anlayabilmek için tarihsel köklerine inmek gerekiyor. Tarihsel sürece bakmak gerekiyor. Çünkü hiçbir şey birbirinden bağımsız değildir. Her şey neden sonuç ilişkisi içerisinde birbirine bağımlı. Şimdi burada ben özellikle hem tanıtmak da istiyorum. Çünkü zamanımız kısıtlı, o nedenle ben bütün derinlikleriyle kapsayamıyor olacağım bu sınırlı süre içerisinde (ekrandan Kadın Sorunu kitabını gösterir) Sayın Genel Başkanımız, gerçek devrimci Nurullah Efe yepyeni bir boyut kazandırmıştır aslında diyalektik bakış açısıyla, tarihsel maddecilik bakış açısıyla, sınıf bilimine çok önemli bir katkı sunmuştur kadın sorunu bakımından. Ve bu evrimsel süreç içerisinde ele almıştır kadın sorununu. Yine Ustamız Hikmet Kıvılcımlı “Kadın Sosyal Sınıfımız Türkiye’nin Üç Katlı Sosyal Piramidi” ile özellikle ülkemizde kadının durumunu irdelemiş ve nedenlerini, çözümlerini ortaya koymuştur. Ama dediğim gibi zamanımızın kısıtlılığı içerisinde ben bu süreçlere özce değinebileceğim ancak. Ama dilerim dinleyenlerimiz bu kaynakları edinirler, ulaşabilirler. Ulaşılabilmesi mümkündür Derleniş Yayınlarından. Ben bir kadın olarak bu kitapları, bu kaynakları, sorunu irdelemek isteyen kadın erkek tüm dinleyenlerimize öneriyorum.

İnsanlığın ortaya çıkışından beri öncelikle su soruyu sormak gerekiyor kadın hep ezilmekte midir? Hayır.

Kadın insanlık tarihinde hep ezilen cinsiyet olmadı. İnsanlığın başından geçenleri inceleyen bilimlere baktığımız zaman ezilen, sömürülen cinsiyet olmadığını görürüz. Kadın, hep ezilen olmadığı gibi, bir zamanlar toplumu yöneten de bir cinsiyetti.

Kadın on bin yıl öncesine kadar insanlığa önderlik etmişti. Biz buna Anacıl düzen diyoruz. Bu önderliğini de dediğimiz gibi hiçbir zaman, şu anda olduğu gibi karşı cinsiyet olan erkeği sömürmek için kullanmadı, kullanamazdı da. Çünkü Anacıl Düzenin hâkim olduğu toplum biçimi İlkel Komünal, yani ilkel sınıfsız, ilkel sosyalist toplumdu. Bunun da doğasına aykırıydı zaten bir insanın bir insanı ezmesi. Bu aşamasında dolayısıyla sömürü diye bir olgu yoktu.

Nasıl oldu da kadın alt oldu?

İnsan soyunun sürmesinde en temel işlevi gören (üstlenen) kadın,  on bin yıl kadar önce insanlığın Orta Barbarlık Konağında yani (Çoban Toplum Aşamasında Sürü Ekonomisine geçişte) toplumun en önemli maddi zenginliğini meydana getiren evcilleştirilmiş hayvan sürülerinin erkeğin yönetiminde olmasından dolayı, o güne kadar sürdürdüğü önderlik rolünü ve sahip olduğu önemi ve değeri kaybetti.

Yani sürü ekonomisi, 1 milyon yedi yüz bin yıl süren Anacıl düzeni bitiriyor. İşte bu aşamada kadının toplumdaki rolü giderek azalıyor çünkü sürü erkeğin elinde. Erkek bir üstünlük kazanmış oluyor. Kadın nerede? Doğal olarak çocuk doğurmak, bakımı ve benzeri nedeniyle evde. Ev işleriyle uğraşıyor. Ve toplumun üretim ilişkilerine baktığımız zaman, sürü ekonomisinde erkek bu sürülerin sahibi oluyor ve ona bir güç tanımış oluyor, erkeğe. İşte kadın bu aşamada yavaş yavaş ikinci cinsiyet konumuna geliyor ama tabii hiçbir şey birdenbire, bir anda olup bitmiyor. Ortalama 10 bin yıl önce kadın genel olarak ikinci cinsiyet konumuna geliyor ve erkek ön plana çıkıyor ve toplumdaki bu büyük altüstlük bu sebepten kaynaklanıyor. 1,7 milyon yıl süren Anacıl Düzen, süreç içerisinde Babahanlık dediğimiz düzene dönüşüyor.  Burada önemli bir şey oluyor; tarihte, insanlık tarihinde ilk kez toplumda bir cinsiyet, insan soyunun bir diğer cinsiyetine egemenlik kurmaya başlıyor. Biz buna kadının alta düşürülmesi diyoruz.  O güne dek eşit, kandaş,  özgür insanlardan oluşan toplumda, bir cinsiyet artık ikinci sınıf konumuna itiliyor. Tabii burada şeyi karıştırmamak lazım, özel mülkiyet söz konusu değil ama bir cinsiyetin başka bir cinsiyet üzerindeki egemenliğinden söz ediyoruz burada. Ve süreç içerisinde kadın hor görülmeye, küçük görülmeye, aşağılanmaya başlanıyor.

Zamanımız değerli siz bana süreyi hatırlatırsanız sevinirim Safiye yoldaş yoksa konu derin, konuştukça konuşuruz dinleyicilerimizi de fazla izleyicilerimizi sıkmayalım. Tabii süreç içerisinde insanlık tarihine baktığımızda, barbar toplumlar yerleşik düzene geçiyorlar ve yukarı barbarlık konağında tarımla buluşuyorlar. Bunun ardından da gene bildiğimiz gibi toplum içerisinde üretim süreçlerinde bir fazlalık meydana geliyor ve bu yerleşik düzen, tarım ekonomisine geçiş, insanlığın medeniyete sıçramasına yol açıyor.

Şimdi burada çok önemli bir ayrım noktasını çizelim nerede gerçekleşiyor bu süreç? Coğrafya üretici gücü olarak baktığımızda Güney Irak’ta Dicle ve Fırat nehirlerinin Basra körfezine döküldüğü yerde. Neden? Burası tarım yapmaya çok elverişli topraklar, yerleşiyorlar yerleşik toplum haline geliyorlar. İlk kez insanlık burada sınıflı topluma yani medeniyete geçiyor. Biz buna Sümer medeniyeti diyoruz. Tabi burada önemli olan bir şey, artık medeniyetle beraber sınıfsız toplum ortadan kalkmış durumda, sınıflı topluma geçiliyor ve insanlık tarihinde ilk kez toplum içerisindeki belli bir sınıf başka bir sınıfı egemenliği altına alıyor. Köleci toplum biçimidir biliyorsunuz Sümer toplumu. Dolayısıyla daha sonra insanlık, toplum biçimleri açısından baktığımızda köleci toplum, feodal toplum kapitalist toplum biçiminde en son da sosyalist toplum biçimi. Ancak biz sınıflı toplumları irdelediğimizde Sümer ile beraber artık iyice ana tanrıçalar burada ardık kaybolmuştur tamamen babahanlık düzeni yani ataerkil toplum düzeni hâkim olmuştur. Dolayısıyla kadın hem ezilen cinsiyet konumunda toplumun da artık sınıflı toplum biçimine geçmesi söz konusu. Dolayısıyla Sümerle beraber insanlık tarihinde kandaş toplum yerine özel mülkiyetin yer aldığı bir avuç insanın toplumun büyük bir kesimini ezdiği, sömürdüğü, yönettiği, onun üzerinde egemenlik kurduğu özel mülkiyet sahibi olan bir sınıfın hükümran olduğu bir toplum yapısına geçilmiştir.

Şimdi süreç içerisinde, baktığımızda bu ilk sömürücü, vurguncu, asalak sınıf doğuyor Sümer toplumunda. Biz buna Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfı diyoruz. Asalak, neden? Çünkü üretimle hiçbir ilişkisi yok bunların, aracılık yaparak keselerini dolduruyorlar. Ve zaman içerisinde bunlar tapınaklarla da bağlantılarını güçlendirerek dini kendi ideolojileri yapıyor ve dini bir araç olarak kullanmaya başlıyorlar. Bugünkü Türkiye’yi anlayabilmek için aslında bu bağlantıyı kavrayabilmek, görebilmek gerekiyor.

Tabii Barbarlıktan sonra Sınıflı Topluma geçilince de kadının ezilmesi daha da yaygınlaşmış ve katmerlenmiştir. Ve tüm sınıflı toplumlar boyunca da bu ezilmişlik ve sömürü kesintisiz biçimde süregeliyor. Sınıflı topluma geçişle birlikte kadın, sosyal hayatın da dışına itilerek aşağılanıyor, ikinci sınıf cinsiyet, zevk aracı muamelesi görmeye başlıyor.

Kadın süreç içerisinde, şunu da görmek gerekiyor monogam tek eşli oluyor ama erkek hiç tek eşli olmuyor. Burjuva toplumlarında da baktığımız da bu böyle. Tüm yasalar kadını erkekle eşitlese de yasal bütün eşitliksizlikler ortadan kalkmış olsa bile günümüze baktığımızda içinde yaşadığımız kapitalist toplum erkeğe daha çok para kazanma ve daha yüksek daha üst bir toplumsal statüde, konumda bulunma imkânı verdiği için kadının ev köleliği de devam ediyor.

Safiye Arslan:

Şimdiye kadar eşit, kan kardeş bir toplumdan bahsettiniz. İnsanın insanı sömürmediği, sömürmenin insanın aklına gelebileceği bir dönemde değil,  anaşahlık devam ediyordu. Hatta kadın, toplumu yöneten, önde gelendi. Ve yöneten ama o dönemde, şu dönemde anladığımız gibi de erkeği ezen konumda değildi. Şimdi sınıflı topluma geçişle birlikte dediniz, bir cinsiyetin diğer bir cinsiyeti ezmesi görülmeye başlandı.  Bu genel olarak böyle. Ülkemize geldiğimizde, Türkiye’ye geldiğimizde, kadınların durumu ne Türkiye’de? Söylediniz şu anki siyasi iktidar biliyoruz hepimiz Tefeci Bezirgân sermayenin devamcıları ve bir asalak sınıfın devamcıları. Bunların da kadın üzerinde bir baskıları var. Yani günümüzde Türkiye’deki kadınların durumu nedir, hangi aşamadadır?

Prof. Dr. Özler Çakır:

Günümüzde kadının ezilmesinin enstrümanlarına baktığımızda  ekonomik eşitsizlikler gelenekler, dinler, töreler, yasalar var. Dinin kadını aşağılaması var. Böyle bir durumda, kadının toplumda erkekle eşit statüye gelebilmesi, eşit maddi gelire sahip olabilmesi zaten mümkün değil. Türkiye’ye bakacağız ama şöyle bir Ortaçağ sürecine dönüş yapalım. Çünkü bunu anlayabilmek bununla bağlantı kurabilmekle ilişkili.

Ülke dincileştikçe, Ortaçağ karanlığına doğru bayır aşağı yuvarlandıkça, aynı oranda kadın cinayetleri de, kadına ve çocuğa yönelik, kız erkek ayrımı yapmayan taciz ve tecavüzler de biliyorsunuz artmaktadır. Ülkemizde de durum böyle de, Batıda da kadının sömürülmesi ezilmesi söz konusu. Aynı biçimde değil.

Bunun sebebi nedir diye baktığımızda oradaki süreçlerle bizi bir karşılaştırmak gerekiyor. Biliyorsunuz Batı toplumları, burjuva devrimlerini 15’inci Yüzyıl ile 19’uncu Yüzyıl arasında yapıp kesin sonuçlara ulaştılar. Yani burjuva ekonomik düzenini, yani kapitalist ekonomiye dayanan toplum biçimini bütünüyle egemen kıldılar. Onlarda Antika, yani Ortaçağ kalıntısı sınıf ve tabakaları bırakmadı burjuvazi sınıfı. Onları kazıdı ve ekonomik hayattaki varlıklarına son verdi. Şimdi kendisi ortada olmayan bir sınıfın, yani Ortaçağ Tefeci Bezirgân Sermaye dedik; ideolojisi de din olan sınıfın kendisi ortada kalmayınca zaten dünya görüşü, düşüncesi de ortada kalmaz bu böyle bir ilişkidir, süreçtir. Şimdi burjuvazi orada kendi devrimci barutuyla iktidara geldi. Geldiğinde devrimciydi ve çok önemli atılımlar yaptı. Sanayide, bilimde ve laikliği de bu anlamda yerleştirdi hayatın içerisinde.

Şimdi kapitalizm açısından kadını irdelediğimizde; kapitalizm, kadını da işgücünü satarak üretime katılan, böylece de artı değer yaratan özgür birey haline getirdi. Kapitalist toplumun doğası bunu emrediyordu. Bunun üzerinde yükselen kültür, ahlâk, sanat, din, felsefe ve kadın erkek ilişkilerini belirleyen kurallar ve adetler de bütünüyle altyapıyı oluşturan kapitalist ekonomik sistemle uyum içerisinde oldu. Şimdi ben Komünist Manifestodan alıntı yapmak istiyorum bu durumu netçe ortaya koyabilmek için;

“…Kısacası burjuvazi, dinsel ve siyasal gözbağlarıyla üstü örtülü sömürünün yerine, apaçık, utanmaz, dolaysız, çıplak sömürüyü geçirmiştir. 

Bugüne dek üstün değer verilen ve sofuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar eylem varsa burjuvazi bunların hepsinin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip atmıştır. Doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da, kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir.

Burjuvazi, aile ilişkilerinin yürek titreten duygu dolu peçesini yırtmış ve onu düz para ilişkisine indirgemiştir…”                                             

Yani burjuva toplumu kadın erkek ilişkilerinin ya da aile ilişkilerinin üzerindeki kutsal peçeyi kaldırıp atmış ve bu ilişkileri salt çıkar ilişkilerine indirgemiştir ve böylece kadını artı değer yaratan özgür birey haline getirmiştir.

İşte bu kurallar, anlayış, kültür ve dünya görüşü çerçevesinde sürmektedir Batının burjuva toplumlarında kadın erkek ilişkileri. Yani kadın sosyal hayatta, ekonomide üretim sürecine doğrudan katılmaktadır. Süreç, Batıdaki kapitalizmin gelişimi bunu olanaklı kılmıştır. Biliyorsunuz daha sonra kapitalizm serbest rekabetçi döneminden tekelci, emperyalist aşama dediğimiz aşamaya sıçradı.

Şimdi bize baktığımızda ise yani onların emperyalizm çağında bizim anti-emperyalist birinci kurtuluş savaşımız 1919. Yani bizim gibi burjuva devrimini 20’inci Yüzyılda, yani kapitalizmin dünya çapında devrimci barutunu tükettiği emperyalizm çağında yapan Doğu Toplumları, ne yazık ki devrimlerini hep yarım bıraktılar.

Yani Antika Tefeci-Bezirgân Sınıfların egemen olmamakla birlikte, toplumda tüm dişleri ve tırnaklarıyla kanlı canlı biçimde varlığını sürdürmesine olanak tanındı. Yani Ulusal Kurtuluş Savaşımız çok önemli şeyleri gerçekleştirdi. Ama emperyalizm çağında yani burjuvazinin devrimci barutunu yitirdiği bir çağda Batıda olduğu gibi bir devrim yapabilmesi ne yazık ki tarihsel bakımdan mümkün değildi. O nedenle Antika tarihin egemen sınıfı olan Tefeci-Bezirgân Sermaye biraz sinmiş gibi göründü ama tüm dişi tırnağıyla canlı kaldı ve eline geçtiği ilk fırsatta da ortaya çıktı. Başını çıkarttı. Bu böyle gerçekleşti süreç içerisinde. Bunu ülkemizin toplumsal tarihinde de çok rahatlıkla görebilmekteyiz. Sonuç itibariyle, burjuvazi gerici bir süreçte ve gerici biçimiyle iktidara geldi. Ve Finans-Kapital Zümresi ülkemizde, onun yedek gücü ise Antika Tefeci-Bezirgân Sermaye domuz topu oluverdiler. Ve çok kısa bir süre sonra da ne yazık ki tekrar halkımızın üzerinde bir egemenlik kurarak o günden bugüne de çalışan, işçi-köylü yoksul emekçi halklarımızı inim inim inletmektedirler.

İşte tam olarak bu sebeple  bizde ve bizim gibi kapitalist üretim bakımından geri kalmış ve de emperyalizmce işin doğası gereği geri bırakılmış toplumlarda kadın, işgücünü dilediğince satan ve kapitaliste artı değer yaratan özgür birey olamadı tam olarak. Çünkü laiklik de zaten tam anlamıyla bu süreçte yerleşmedi.

Kapitalizm öncesi toplumlarda olduğu gibi kadın, erkeğin malı durumundadır bir anlamda. Dolayısıyla da erkeğe tabi olmalıdır, erkeğin emrinden çıkmamalıdır, eğer çıkar ise o zaman büyük suç işlemiş sayılır, şiddete uğrar ve hatta öldürülür.

Şimdi kutsal kitaplara da baktığımız zaman her birini aydınlık, sorgulayan bir akılla incelediğimiz zaman bunların bir takım çelişkiler ve tekrarlar içerisinde olduğunu görüyoruz ama sonuç itibariyle Tefeci Bezirgân sermayenin ideolojisi olan din bezirgânlığının hâkim olduğu bir toplumda, eğer insanların kafası bununla iğdiş edilirse, günümüzden 1400 yıl önceki şeylere inanırsınız. Dolayısıyla öyle görmeye başlarsınız toplumu da. O zaman çocuk gelinlere söyleyecek bir şeyiniz kalmaz. Bunlara inandığınız anda şikâyet edemezsiniz bu kalkar ortadan. Ne Muhammed Mursi’ye dokuz yaşında evliliği yasallaştırdı diye kızma hakkınız kalır o inançla bakarsanız dünyaya ne de Alparslan Kuytul’a.

Yani eğer 2020 Türkiyesi’nde1400 yıl öncesinin kuralları ile  toplumu yönetmek istiyorsanız, kadına  ve çocuklara böyle bakmanız ve davranmanız çok doğal bir sonuç oluyor ne yazık ki. İnsanlara da bütün bunlar anlatılırsa eğer birazdan değineceğim daha ayrıntılarıyla eğer devam etmemi isterseniz bir sorunuz yoksa sevgili Safiye Yoldaş. Şimdi süreç içerisinde AKPgillerin iktidara geldiği andan itibaren biz bu noktadaki Ortaçağcı toplumun her alanında başta da eğitim olmak üzere uygulamaları görüyoruz. Yani insanlara sürekli 1400 yıl öncesinin yaşam biçimi anlatılırsa ama tabi şunun da altını çizmek gerekiyor. Bizim şu anda iktidarda bulunan AKPgiller aslında Hz. Muhammed İslamiyet’ini de kesinlikle savunmuyorlar. Kesinlikle bununla bir bağlantıları yok. Böyle bir şey söz konusu değil. Onların şu anda savunduğu, dile getirdiği yerleştirmeye çalıştığı, halkımızın kafasını iğdiş etmeye çalıştığı İslamiyet, Muaviye Yezit İslamiyet’i, CIA-Pentagon İslamiyet’i. Dolayısıyla bunda ne bir ahlaki değer, ne bir namus ne bir ırz kalıyor. Çocuğa, küçücük çocuklardan, yaşını başını almış kadınlara kadar bakışları hep aynı. Yani söylemeye çalıştığımız şey şu; sınıfsal bir temeli var aslında ülkemizde kadının bugün içinde bulunduğu durumun, çektiği eziyetlerin, çektiği zulmün.

Özetlemek gerekirse, ABD-AB emperyalistleri tarafından iktidara getirilen 2002 yılında ve iktidarda tutulan AKPgiller bir sınıfı temsil ediyorlar. Tarihin en eski, en asalak ve ideolojisi de din bezirgânlığı olan sermaye sınıfını temsil ediyorlar. Yaptıkları ne varsa hep bu sınıf karakterleri gereği. Bu sınıf varlığını, vurgun, talan ve ahlaksızlık üzerine kurmuş ve öyle sürdürüyor. İşte o yüzden de burada kısaca değinmek gerekiyor çünkü Kuvayi Milliye sonucu kurulan Cumhuriyetimiz görece de olsa laiklikle kadınlara da önemli bir nefes alma olanağı sağlamıştı. Onun zaferi üzerine kurulmuş olan Laik Cumhuriyet’i kerte kerte tarumar ederek çökerttiler. Yerine de Ortaçağ’ın o karanlık dehlizlerini anımsatan bir Din Devleti inşasına giriştiler.

Şimdi baktığımız zaman bunlar sınıf karakteri bunlar hep namus eşittir kadın ezeli denklemiyle örgütsüz ve bilinçsiz halkımızı gerici saflara çekmekte çok ustalar. Hep bu yüz yıllardır denenmiş ve sonuç alınmış silahı kullanmaktalar. Yani bildiğimiz gibi halkı sömürüp ezen gerici sınıflar ezip soydukları alt sınıfları hep aldatarak güdebilirler ancak. Şimdi bunu yapabilmeleri içinde kafadan silahsızlandırmak gerekiyor dedik dolayısıyla laik, bilimsel eğitimin kırıntısına bile ne yapamazlar? Tahammül edemezler. Tüm eğitim kurumlarımızı ortaçağcılaştırdılar bu nedenden ötürü. Şimdi uygulamalara baktığımızda öğretim birliği yasasının izini tozunu bırakmadılar, tarikat yurtlarına muhtaç haline getirdiler yoksul halk çocuklarımızı, uyguladıkları sözüm ona eğitim modelleriyle bir yandan halkımızın bilincini örümcek ağına çevirirken, öte yandan da özellikle kadınların eğitim sürecine en erken terk edebilecekleri uygulamaların önünü açtılar. Çünkü onlar kadının toplumdaki rolünü erkekten farklı olarak çocuğuyla kurduğu ilişkiler ve çocuk üzerindeki etkisini çok iyi biliyorlar. İşte bu nedenle ihaleleri çoğaltarak bu okullara yapıyorlar yatırımlarını ve kadınların eğitiminin de önünü kesiyorlar. Bu da yetmiyor Türkiye’nin dört bir yanına dal budak sarmış tarikatları, Şıhları, mürşitleri ve benzeriyle genç kızlarımızı afyonlamaya devam ediyorlar ve onları ne yazık ki Ortaçağ geriliğine, köleliğine, cariyeliğine, dört duvar arasına mahkûmiyete yani aslında hareme gönüllü girmeyi arzular hale getiriyorlar. Ve bu hale getirdikleri kızlarımızın sırtından siyaset yürütmekte de hiçbir onursuzluk görmüyor Tefeci-Bezirgân Sermaye ve onların yardakçıları. Şimdi hani bir eğitimci olduğum için özellikle bu uygulamalar eğitim alanında çünkü halkın geri bırakılması bilimsel olmayan bir eğitimle, Ortaçağcı bir eğitimle ancak çok daha perçinlenebilir, Ortaçağcı anlayışa sürüklenebilir. O nedenle biliyorsunuz okul öncesi çocuklarımızı da içine alan Muaviye Yezit İslamiyet’in örümcek ağlarıyla kafalarını, bilinçlerini oymaya çalışan bir süreç çalıştı. Zamanımız kısıtlı o nedenle ayrıntılara değinmek istemiyorum ama işte birkaç örnek verecek olursak. “Dinimi Seviyorum Öğreniyorum” gibi projeler üretildi. Bu yolla haberlerde de okuduk aslında gazetelerde, sosyal medyada müftülüklerce görevlendirilen kişiler eliyle çocuklarımızın zihinsel, ruhsal ve fiziksel gelişimleri onmaz biçimde tahribata uğratıldı. Çocuklar kâbuslarla uyanmaya başladılar ve bir erkek çocuk anaokulunda çıkışta günah olduğu gerekçesiyle kendisini almaya gelen hatırladığım kadarıyla halasıydı. Halasının elini tutamadı. Şimdi işte namaz günleri diyen, namaz kılmayan insanların namazla buluşmasını sağlamak amacıyla namaz platformu üyeleri birçok okulda etkinlik düzenlediler ve önemli bir araştırmaydı ülkemizde yine bir eğitim bilimci meslektaşımın yaptığı araştırma ve bu araştırmada tarikatların nasıl okullarda cirit attığını ve sarıp sarmaladığını ortaya koyan bir çalışma İsmailağa tarikatına ait kurtların tanıtımı için MEB imzalı talimatlar gönderildi. Kuran kursun tanıtım broşürleri İmam Hatip Ortaokullarına, liselere duyurulması istendi, diyanetin beş dergisinin abonelik işlemlerinin okullarda yapılması talimatı verildi. Bu dergiler arasında Diyanet Çocuk ve Diyanet Arapça İlim Dergisi de yer almaktaydı. Hangi birini sıralayalım ki. İşte Diyanetin öğrencilere ücretsiz dağıttığı Peygamber ve Gençlik kitabında laiklik ve laik eğitim karşıtı propaganda yapılmaktaydı. Biliyorsunuz en son özel eğitim ve rehberlik hizmetleri genel müdürlüğünün psiko sosyal destek programı adı altında rehber öğretmenlerine dağıttığı kitapta iyi kadın tiplemeleri başı bağlı, başı açık kadınlar ve eğitimciler ise çocuklara şiddet uyguladığı mesajı verilmekteydi ve badem bıyıklı olmayan erkeklerinde çocuklara cinsel tacizde bulunduğu ve bulunabileceği böyle bir potansiyel taşıdığını anlatılmak istendiği görseller yer almaktaydı. Yani toplumu bu haliyle bu sınıf Ortaçağcı bir zihniyete doğru, Ortaçağın karanlık dehlizlerine doğru sürükledi.

Peki, bunun Kadının üretim sürecinde yer almasının onun özgürlüğünü, toplumsallaşması için çok önemli olduğunu bildiklerinden, biraz önce de değindiğim gibi kadınların eğitim sürecini en erken terk edecekleri uygulamaları getirdiler.

Ben bu konuda da bazı istatistikleri vermek istiyorum.

Türkiye, karşılaştırmalı sonuçların bulunduğu Avrupa ülkeleri içinde eğitimden en erken ayrılma oranının en yüksek olduğu ülke konumunda. Kadınlar ve erkekler arasındaki farkta en yüksek oran Türkiye’de;  Kadınlarda ilkokul düzeyinde en yüksek yüzdeler, “Ailenin veya eşin izin vermemesi, (31.7)

TUİK 2018 verilerine göre:

25 yaş üstü okuryazar olmayan nüfus oranına baktığımızda Kadınlarda: 7.6; Erkeklerde: 1.3

Kadın istihdam oranı ise, erkeklerin yarısından bile az…

İstihdam Oranı 15 yaş ve üzerine baktığımızda   Erkeklerde: 65,7 Kadınlarda:29,4. Yani kadınlarda bu oran çok düşük. Üretim sürecine katılamadığını görüyoruz kadınların. Tabii bu istatistikler aynı zamanda şunu da ortaya koyuyor: kadının eğitim seviyesi arttıkça işgücüne katılımı da artıyor. Zaten o yüzden kadının eğitim almasının önünü engellemeye çalışıyorlar.

Mesela Okur-yazar olmayanlar 16,1, Lise altı eğitimli kadınlar yüzde 28,2, Lise mezunu  yüzde 34,7, Mesleki ve teknik lise 42,7 oranında iş gücüne katılırken, bu oran yükseköğretim mezunu kadınlarda yüzde 71,6’ya çıkıyor. Yani üniversiteden mezun olan kadınların işgücüne katılımı en yüksek düzeyde. Yani istatistikler bunu söylüyor.

Safiye Arslan: Özellikle günümüzde bu korona salgını döneminde çözüme doğru gidersek daha iyi olacak diye düşünüyorum. Buyurun.

Prof. Dr. Özler Çakır: Evet buraya kadar özetleyelim. Kadına yönelik sosyal medyada pompalanan aşağılayıcı söylemleri örnek vermiyorum bile. Özetle söyleyecek olursak ülkemiz ortaçağcı gericiliğin bataklığına doğru sürüklendikçe, kadın üzerindeki baskı, kadın düşmanlığı da giderek artıyor. Kadınımız onun özgürlüğünün değil esaretinin simgesi olan kara çarşafın altına hapsediliyor. Ve kadın cinayetleri de gittikçe artıyor. Kadına yönelik şiddet de artıyor. 2002-2019 tarihleri arasında en az 7089 kadın erkekler tarafından öldürülüyor. Yani bir kadın katliamı yapılıyor aslında ülkemizde.

Peki, içinde yaşadığımız Covid 19 salgını sürecinde tüm dünyada ve hem ülkemizde en çok mağdur olanlar kimler oluyor? Yine işçi, emekçi, yoksul kadınlar ve onların çocukları oluyor tabii ki. Çeşitli çalışmalar bu süreçte, Covid 19 salgını sürecinde bu durumu şöyle özetliyor.

Safiye Arslan: Özler Hocam, bu süreçle ilgili bir şey var onu kısaca vermek istiyorum. Tüketici Hakları Derneğinin verileri açıklandı. Türkiye’de özellikle bu salgın sürecinde 24 milyon anne var ve bunların 4,8 milyonu açlık sınırında. Şu anda da açlık sınırı biliyorsunuz asgari ücretle eşdeğer, 2400 TL tutarında. Ve 14,5 milyon da yoksulluk sınırında yaşıyor. Yani bu dönem en çok kadınları etkiledi. İşgücü dağılımında erkeklere göre eşitsiz olanaklara sahip kadınlar. Yine 11 Nisan – 11 Mayıs tarihleri arasında bu dernek nakdi yardım yapan bir dernek olmamasına rağmen 100’ün üzerinde başvuru var, bir aylık süre içerisinde. Bunun 39 tanesi kadın, anne. Sonuçta yine basında Bakırköy’de “artık yemek alınır” diyen bir anne yer aldı. Salgın dönemi de ne yazık ki yine kadınlarımızı daha çok etkiledi diye düşünüyorum. Evet buyurun.

Prof. Dr. Özler Çakır: Evet Covid19 süreci de tüm sınıflı toplumlarda ve dünyada ama farklı şekillerde kadına yönelik bu sıkıntıları, sorunları, eşitsizlikleri daha net bir biçimde ortaya koydu. Örneğin bizler de çevremizde görüyoruz, yaşıyoruz bütün bunları. Ama tüm dünya için de geçerli. Yapılan birtakım çalışmalar var dünyada da. Ev işlerini üstlenen, evde gereksinim duyulan bakımı üstlenen bu süreçte kimler olmuş? Kadınlar olmuş. Yani erkeklere oranla en az 3 kat daha fazla aile işlerini yapmaktaymışlar.

Salgın nedeniyle aile içi şiddetin yaşandığı evlerde kadınlar, şiddet uygulayan kişiyle daha fazla vakit geçirmekte ve bu kadının da güvenliğini ve sağlığını tüm dünyada gene daha fazla tehdit etmiş.  Ayrıca ruh sağlığı bakımından da daha fazla tahribata uğramış kadınlar. Yapılan çalışmalar bunu gösteriyor.

Bir diğer önemli konu da mesela kadınlar bakımından bana ilginç geldi. Sağlık hizmetleri sunan meslek gruplarının %59’unu oluşturan hemşirelerin %90’ını oluşturan kadınların, iş ve ev arasında yaşadıkları hem fiziksel hem de psikolojik sorunlar söz konusu olmuş. Çünkü hastanelerde şu an eşi benzeri görülmemiş biçimde bakım ihtiyacı olan Covid19 hastalarına hizmet eden hemşirelerin hem hastanelerde kendi güvenliklerini koruma hem de evlerinde ailelerinin ve bakıma muhtaç kişilerin bakımını planlama sürecinde yaşadıkları güçlükler, cinsiyet bakımından kadınların üzerine bir kat daha yük bindirmiş durumda erkeklerle karşılaştırıldığında.

Safiye Arslan: Evet hocam şimdi sonuca doğru gidelim.

Prof. Dr. Özler Çakır: Ben ülkemizden de somut örnekler de vermek istiyorum. Bir de şiddet açısından irdeleyelim. Nisan ayı boyunca olan rakamlar var. Bu süreçte en çok güvende olmaları gereken yerde, evlerinde öldürüldükleri ortaya çıkmış. Çünkü sokağa çıkma yasakları oluyor. Nisan ayında öldürülen, yapılan istatistiklerde, 20 kadının 16’sı evlerinde öldürülmüş. Yani yüzdeye vuracak olursak %80’i evlerinde öldürülmüş ülkemizde. Şimdi tabii bu arada AKP’gillerin yaptığı bir takım uygulamalar da var Covid bahanesiyle kadına yönelik. İnfaz yasası ile tecavüzcüler, çocuk tecavüzcüleri ve kadın cinayetleri işleyenler de salıverildiler. Ve basından izledik, bunlar daha dışarı çıkar çıkmaz kadın ve çocuklara ara vermeksizin ne yaptılar? Saldırılarına devam ettiler. Her gün bir haberi izliyoruz basında, sosyal medyada. Ben bir eğitimci olarak izliyorum, sosyal medyada kadınların yaptığı çeşitli videolar da dolaşıyor. Şimdi bakıyorum evde uzaktan öğretim başladı çocuklarımız için. Bunun nasıl gerçekleştiğini eleştirdik o ayrı bir şey ama. Kadınlar daha çok çocuklarıyla ilgilendikleri için bir de öğretmen olmayan kadın öğretmenlerimiz çıktı ortaya. Evde çocuklarının internetle cebelleşmesi, ev ödevlerinin yapılması vb. bununla da en çok kadınlar ilgileniyorlar ve kendi çektikleri videoları da kendilerinin bu süreçte yaşadıkları sorunları da sık sık sosyal medyada paylaşıyorlar.

Annelere, kadınlarımıza baktığımızda mutsuzlar. Salgın döneminde çok önemli bir takım şeyler oldu. Onların da vurgusunu yapmak istiyorum. Bu hayâsız saldırıları, kadını bu kadar aşağılayışları, insanlıktan uzak davranışlarını hiç çekinmeden, bu günlerde de hayâsızca dile getirdiler uygulamalarını.

Şimdi hepimiz gördük AKPgillerin İstanbul Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdür Yardımcısı Nail Nogay nasıl bir ahlaksızlık yaptı? “Çocuklarımız aç nasıl evde kalalım? Ben dilenmekten çöpten yiyecek toplamaktan geliyorum” diyen bir kadınımıza, bunun videosunu paylaşarak “Geber” diye yazabildi. Düşünebiliyor musunuz bir üniversitenin, bir fakültesinin dekanı, canlı yayında mikrofonun açık olduğunu unutarak üniversitedeki kız öğrencilere yönelik taciz sözlerini fütursuzca söyledi. Ve bunu hepimiz de izledik. Şimdi özetle toparlayacak olursak, bütün bunlar bize bunların en ufak bir acıma duygusu, insaniyet ahlak, vicdan sahibi olmadığını gösteriyor. Hiçbiri yok? Niye? Çünkü bunların sınıf karakteri böyle. Yani kadın sorunu dediğimiz sorun, sınıfsal bir sorun. Şimdi sorun sınıfsal bir sorunsa, çözümüne ne ile bakmak gerekiyor? Sınıfsal bir gözlükle bakmak gerekiyor. Çeşitli aslında söz edeyim mi zamanımız var mı bilmiyorum ama. Feminist bir bakış açısı bunun kesinlikle bir çözümü olamaz. Feminizm burjuva bir bakış açısıdır, kesinlikle de düzenden yana, daha doğrusu kadın sorununun üzerini perdelemeye örtmeye yönelik bir bakış açışıdır feminizm. Böyle bir ideolojidir. Neden? Çünkü burada sözünü ettiğimiz kadınlarla, işsizlik pahalılık cehenneminde inim inim inleyen 2324 TL sefalet ücretiyle geçinen kadınlarımızla, şiddet gören cinayete kurban giden kadınlarımızla, onlara bunu reva gören, böyle bir yaşamı reva gören kadınların durumu bir mi? Yani Zehra Zümrüt Selçuklar, Ayşenur İslamlar, Sema Ramazanoğulları, sırf kadın diye aynı kefeye konabilir mi? Ya da Ortadoğu’yu kan gölüne büründüren Condoleezza Rice’larla bir tutulabilir mi dünyadaki işçi-emekçi kadınlar? Hayır! Dolayısıyla feminizm, kesinlikle sınıfsal mücadeleyi gölgelemekte, ne yazık ki insanlarımızın zihnini bulandırmaktadır.

Peki, çözüm nasıl olacak? Kadının kurtuluşu nasıl gerçekleşecek? Kadınlarımızın, çocuklarımızın trajedisi bu ekonomik sosyal sınıf temelinden kaynaklandıysa, o zaman alt yapıda bu sınıfların varlığını ortadan kaldırmak gerekiyor. Yani bu katliamların önüne geçmek, onları sonlandırmak için onların müsebbibi olan sınıfları ortadan kaldırmak gerekiyor. Yani çözüm ve kurtuluş bu sınıfların ekonomideki varlığına son vermekten geçiyor. Yani ülkemiz bakımından ele alacak olursak, Antika Tefeci-Bezirgân Sermaye sınıfı ile modern Finans Kapitalistler ittifakının hüküm sürdüğü bu yapıyı, toplumun ekonomik temelinden söküp atmadan, hem toplumdaki bu felaketleri, hem de bundan dolayı kadınımızın içinde bulunduğu ve dolayısıyla çocuklarımızın içinde bulunduğu felaketleri sonlandırabilmek mümkün olmaz. O yüzden erkeğin kadını ezmesinin ortadan kaldırılmasının biricik yolu, toplumdaki sosyal eşitsizlikleri ortadan kaldırmaktan geçiyor.

Öyleyse kurtuluş, bunların ekonomideki, siyasetteki, kültürdeki, dindeki, felsefedeki, ahlaktaki varlıklarını, anlayışlarını ortadan kaldırmaktan geçiyor. Bu hangi düzende sağlanır? Sosyalizmde sağlanır. Başka bir düzen erkeğin elindeki bu sosyal gücü yok edemez. Kadını eşitleyemez. Yasalar ne kadar eşitlerse eşitlesin, burjuva yasalarındaki eşitlik hiçbir şey ifade etmiyor. Bunu günlük yaşamımızın her anında çok rahatlıkla görebiliyoruz. Yani yaşadığımız tüm sosyal sorunların çözümü içinde yaşadığımız sınıflı toplumun, insanın insanı sömürmesine ezmesine dayanan toplumsal düzenin ortadan kalkmasıyla gerçekleşecektir.

Bu sömürü ve talan süreci sürdükçe kadının ezilmişliği de kaçınılmazca sürer. Ancak sosyal sınıflar ezen ve ezilen sınıflar ortadan kalktıktan sonra erkek belli bir zaman süreci içinde Genel Başkanımızın da altını çizdiği vurguladığı gibi çok net bir biçimde, her türlü hayvanlığından vazgeçecek gerçek insan olacak gerçek insan toplumuna insanlık konağına ulaşacağız o zaman. Yani bu insanlık dışı duruma son vermenin ilk adımı kadının sosyal hayatın her alanında programımızdandır “bu en aktif bir biçimde rol almasını sağlamaktır. Kadın ekonomik hayatta da, siyasi ve entelektüel hayatta da erkeğe eş değer bir görev alacaktır” bizim programımızda HKP iktidarında. “Yani ekonomik hayatta erkeğin hâkimiyetine son verilecektir. Kadın ve erkek eşitlenecektir böylece kadının aşağılanmasına yol açan (onu aşağılayan şartları devamlı üreten) mekanizma ortadan kırılmış, kaldırılmış olacaktır. Erkek egemen düzeni temeli ortadan kaldırılmış olduğu için yıkılmaya, kadının da hakkı olan saygınlığı yeniden kazanmaya başlayacaktır.

Kafaları en çağdaş bilimle, demokratik ve laik kültürle donatılan kadınlarımız elbette sosyal hayatın her alanında aktif biçimde çalışmak isteyecek ve toplumda hak ettikleri yeri alacaklardır. Tabi bu iş siyaset yapmayı da kendiliğinden içerir. Doğaldır ki bu alanda da erkeklerle yarışacaklardır. Böylelikle kurtarılmayı, yardım edilmeyi bekleyen ve uman; zayıf güvensiz insanlar olmaktan çıkacaklar en insancıl ideoloji sahibi kurtarıcılar topluma yön vericilerde olacaklardır.

Kadının kurtuluşunun ikinci ve son aşaması da toplumda 10 bin yıldan beri kökleşmiş olan, kadını aşağılayan geleneklerin ve kültürün alışkanlıkların bütünüyle ortadan kaldırılması silinmesiyle gerçekleşecektir.

Kurtuluş Partisi ve kadın örgütleri kadınlarımızın bu duruma yükseltilmesi için ne gerekiyorsa duraksamadan kararlıca yapacaktır.”

İşte bu nedenle,

Kadınların Kurtuluşu İşçi Sınıfının Kurtuluşundan Bağımsız Değildir” diyen;

Kurtuluş Partili Kadınlar olarak;

Yırtacağız kadınlarımızın üstüne çöken bu kahpe karanlığı.

Yıkacağız şiddetin, tecavüzün, adaletsizliğin, yokluğun-yoksulluğun, kadın ve çocuk cinayetlerinin sorumlusu olan bu aşağılık sınıflı toplum düzenini.

Kuracağız Devrimci Demokratik Halk İktidarını!

HALKIZ HAKLIYIZ, KAZANACAĞIZ!

Safiye Arslan: Teşekkür ederiz Özler Hocam bu değerli bilgileriniz için. Bizi kadının ta tarihsel sürecinden ele alıp günümüze kadar getirdiniz. Çözüm yollarını da Partimiz Halkın Kurtuluş Partisinin programından bizlere sundunuz. Ben de son söz olarak şunları söylemek istiyorum sizin sözlerinizden sonra: sırf kadın olduğu için aynı işi yapmasına rağmen fabrikalarda daha az ücret alan kadınlarımıza sesleniyoruz!

Yemek bulamadığı için sokaklarda “artık yemek alınır” diye utanarak dolaşan kadınlarımıza sesleniyoruz! Çocukları laik, bilimsel eğitim alamadıkları için üzülen kadınlarımıza sesleniyoruz!

Ve gençlerimize sesleniyoruz!

Çaresiz değilsiniz.

Halkın Kurtuluş Partisi var.

Bizler kadınlar olarak diyoruz ki: Örgütsüz isek, dağınık isek hiçiz. Ama örgütlü isek hepiz. Kurtuluşumuz örgütlenmekten geçer.

Sizleri Halkın Kurtuluş Partisi çatısı altında örgütlenmeye davet ediyorum. Bizlerle yoldaş olmaya davet ediyorum hepinizi. Teşekkür ediyoruz bizi dinlediğiniz için. Yayınımızı burada bitiriyoruz. Emeği geçen teknik ekipteki arkadaşlarıma da teşekkür ediyorum. Bizi izleyen dinleyen herkese teşekkürler. Partimize hepinizi bekliyoruz. İyi akşamlar.