HKP Genel Başkanı Nurullah Efe Ankut’un 1 Mayıs 2025 Değerlendirmesi

Saygıdeğer Arkadaşlarım;
Bugün Partimizi temsil eden anlayışımızı, kavgamızı, savaşımızı pratikte hayata geçiren Yoldaşlarımın hepsini kutluyorum, hasretle kucaklıyorum, gözlerinden öpüyorum.
Yoldaşlarım;
Şu anda yanımda Hüseyin Yoldaş’ımız var. 1977 yılında kavgamıza katılmış Şentepeli devrimci genç yoldaşlarımızdan biriydi. Biraz önce hesap yaptık 47 yıllık kavga yoldaşımız, savaş yoldaşımız Hüseyin Yoldaş.
Ve sosyal medyadan söz edilir ya, işte Partimiz adına sosyal medyada üç kişiyle mücadele ediyoruz; İlhami Yoldaş, Hüseyin Yoldaş ve Ben.
Partimizi herkese karşı; Ortaçağcılara, onların trollerine, Sevrci Soytarı Sol’a karşı Hüseyin Yoldaş’ımız yiğitçe savunuyor hiç ara vermeksizin, kesintisizce… Ara sıra bu kavgamıza Ayhan Yoldaş katılıyor, Halil Yoldaş katılıyor. Ama hepsi de, dikkat edersek, 65 yaşın üzerinde yoldaşlarımız.
Sosyal medya hayatın çok önemli bir parçası ve bu alanda, dediğim gibi, sadece üç yoldaş mücadele ediyor. Diğer yoldaşlar, ne yazık ki ellerinden telefonları düşürmemelerine rağmen, bu kavganın dışında yaşıyorlar, bu savaşın dışında yaşıyorlar.
Öyle mi?
Öyle, kanıtları açık, ortada.
O bakımdan takdirlerimi belirtirim, Hüseyin Yoldaş’a karşı sevgilerimi, saygılarımı yoldaşça duygularımı iletirim.
Bugüne gelirsek…
Kavgamız sürerken birkaç saat önce bir değerlendirme yapmıştık, bu da bugünü kapatırken yaptığımız kısa bir değerlendirme olsun…
Savaş insanı özgürleştirir, mutlu eder savaş insanı. Biz de Mustafa Yoldaş’ın, Ayhan Yoldaş’ın, Hüseyin Yoldaş’ın tanık olduğu gibi, öğrencilik yıllarımızda ayda bir polisin yani Birinci Şube’nin, Müteferrika’nın hücrelerine, işkencehanelerine düşerdik. Bazen daha ağır işkencelerden geçerdik ama işkence seansları arasında yanımızdaki yoldaşlarımızla birlikte masaya yumruğumuzu vurur; “Buranın hâkimi biziz”, derdik. Yani işkencede direnmek mutluluk ve huzur verirdi bize. Kavgamızı, inancımızı, insanlığımızı, onun hakkını ortaya koyduğumuzu kendi kendimize somutça kanıtlamış, göstermiş olurduk. Teslimiyetse, diz çökmekse insanı çürütür, öldürür insanı, yaşarken leş haline getirir.
İşte o yüzden biz 1977’den bu yana hep; 1 Mayıs’ın anavatanı Taksim diyoruz.
Orada hain ABD kuklası, Süper NATO’nun, Gladyo’nun, Kontrgerilla’nın temsilcileri ve hain iktidar, Parababaları, Amerikancı iktidar; 500 bin kişilik 1 Mayıs’ı kutlayan devrimcilere, İşçi Sınıfımıza karşı, ilericilere karşı tuzak hazırladı.
İstanbul’un o günlerini bilen arkadaşlar bilir, Sular İdaresi’nin üzerinden ve o zamanki adı Intercontinental’di, o Taksim’e bakan büyük lüks otelin adı, şimdi bilmiyorum nedir, necidir orası (The Marmara, -y.n.), onun daha önceden tutulmuş olan odalarının pencerelerinden uzun namlulu tüfeklerle yaylım ateşleri açıldı.
Daha önce de söylediğim gibi, biz Sıraselviler Caddesi’ni tutuyorduk, oradan gelecek bir saldırıya karşı eylemci yoldaşlarımızın güvenliğini sağlıyorduk, o da tam Sular İdaresi’nin karşısına düşüyordu. Hemen Hüseyin Yoldaş gibi, yanı başımdaki bir gencin, kurşun bir anda göğsünden girdi sırtından çıktı. Göğsünü açtırdık baktık, girip çıkmış kurşun. Nefes almanda bir sorun var mı, dedim. Yok. Rahat nefes alıp verebiliyorum, dedi. İyi o zaman, tehlikeli bir organını parçalamamış kurşun, rahat ve sakin ol, dedim. Hemen arkamızdaki gazino salonuna, iki kapıyı tekmeleyerek, omuzlarımızdan iki arkadaşın desteğiyle iki çift tekme vurarak açtık kapıyı, girdik. Ve kalabalıkla birlikte içeriye girdik, o alandaki, yanımızdaki eylemci kardeşlerimizle ve gazinoyu doldurduk. Böylece o alanda hiçbir hasar verilmedi. Eylem bitince de, silah sesleri kesilince de, polis araçlarının dolaşması bitince de çıktık oradan sakince. Ve Kazancı Yokuşu’ndaki o yüzlerce ayakkabıyı gördük, yatan cesetleri gördük yani katledilmiş insanları gördük.
Yani işte o yıldan bu yana, artık Taksim 1 Mayıs’ın Anavatanıdır. Oradan vazgeçmek, o şehitlerimize sırt dönmektir, ihanet etmektir.
Ama biz Usta’mızın da dediği gibi; “Devrimin savaş erleriyiz.”
Nedir İşçi Sınıfı Devrimi?
Bir savaştır, değil mi?
Klasik savaştan farkı nedir?
O devrimin savaşçıları gönüllülerden oluşur.
Ama klasik savaşta, zorla analarının kucağından, kardeşlerinin, eşlerinin kucağından, kollarından koparılarak askere alınan, silah altına alınan insanlar yani halkın çocukları kırdırılır o savaşlarda.
Muhakkak ki, biz her savaşa karşı değiliz. Emperyalizme karşı verilen savaşlar, Ulusal Kurtuluş Savaşları bizim hep takdir ettiğimiz ve savunduğumuz savaşlardır, tıpkı Antiemperyalist Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız gibi.
Ama devrim savaşının taraftarları hep gönüllülerden oluşur, bizler gibi. İnsanlığının hakkını vermek isteyen, insanlığın değerlerini en yücelerde taşıyan ve savunan insanlardan oluşur. Hiçbir yasal mecburiyetimiz olmadığı halde ahlâki, vicdani ve insani değerlerimizin, teorimizin hakkını vermek için gönüllüce bu savaşa katılırız; hayatımızı hiçe sayarız, her türlü işkenceye gönüllüce katlanırız.
İşte bugün de 1 Mayıs’tan asla vazgeçmeyeceğimizi kanıtladık bir kez daha.
Ve bazı yorumcular; sadece Partimize saygı duyduklarını gösterdiler, sadece Partimizin devrimci parti olduğunu söylediler, dışımızdaki bazı tarafsız, hakkaniyetli insanlar.
Ama bizim dışımızdakiler ihanet ettiler Taksim’e.
CHP, zaten tersyüz edildi hep söyleyegeldiğimiz gibi. Sapık, uçkurcu Baykal döneminde başladı bu CHP’nin tahribatı. Ondan sonra Amerika tarafından göreve getirilen Sorosçu Kemal sürdürdü tahribatı, sonrasında da onun çömezi Özgür Özel ve diğer avanesi, İmamın Oğlu Ekrem ve diğerleri sürdürdü. Böylece CHP, CHP’lilikten çıktı. Sol da sol olmaktan çıktı. Onları da PKK-DEM, havuç ve sopa taktiğiyle yörüngesine çekti ve Amerika’nın hizmetine soktu. O yüzden onlar da 1 Mayıs’a ihanet ettiler. Zaten bir geçmişleri, bir kökleri yok onların. Köksüz yani serde yetiştirilmiş ot gibiler onlar; bir geçmişleri yok, bir teorileri yok, bir mücadeleleri yok.
Hangi biri onların işkenceden geçti? Ve alnının akıyla çıktı işkencehanelerden? Hangi biri bedel ödedi?
Yok böyle bir şey.
Oysa Önderimiz ne diyor; “Hayatım boyunca işkencede direnmeyi en büyük erdem saydım”, diyor.
Bu kavgaya girdiniz miydi işkence kaçınılmaz. Parababaları, iktidarlarını gönüllüce teslim etmezler. Onlar en domuzuna diktatördürler, insanlık düşmanıdırlar. Bunu böylece bilmemiz lazım. Bunlarda insaf, merhamet, vicdan, ahlâk aranmaz.
İşte bunların en son temsilcisi Trump, avanesiyle birlikte Emperyalizmin içyüzünü gizlemeden ortaya seriyor.
Yani ne diyor?
“Gazze’yi boşaltacağım, orayı ben bir turizm alanına, yerine çevireceğim”, diyor. “Çok güzel bir alan orası, Akdeniz sahili”, diyor. Ve bunun dijital ortamda, yapay zekâyla yapılmış görüntülerini sergiliyor. Çevresindeki ekibi de öyle.
Emperyalizm bu. Onların demokrasiden, hukuktan, insan haklarından söz etmesi bütünüyle bir sahtekârlıktan ibaret.
Yani Lenin’in dediği gibi; “İnsanların, o liderlerin iyi ya da kötü niyetlerinden kaynaklanmaz emperyalist saldırılar”.
Oralardaki Tekelci Finans-Kapital dediğimiz Parababalarının, şirketlerin biriktirdikleri yüz milyarlarca dolarlık servetin, sermayenin ülke sınırları içine sığamaz oluşundan kaynaklanır.
Ne yapar o sermaye?
Dünyanın nüfus oranı açısından yüzde 85’ini oluşturan geri ülkelere taşar. Oraların insanlarının hem alınterini sömürür hem doğal kaynaklarını sömürür; bundan asla vazgeçemez.
Emperyalizm, gönüllüce emperyalizm olmaktan çıkamaz ve girdiği her ülkede de en gerici, en hain sınıf ve tabakalarla ittifaka girer.
İşte Türkiye’de de; TÜSİAD’la, MÜSİAD’la, TİSK’le, TOBB’la ittifaka girdi; yerli, hain işbirlikçi ortaklarını oluşturdu ve onların siyasi temsilcilerini oluşturdu.
O yüzden bu düzen; bir bütün emperyalizmle, içerideki işbirlikçi sermayeyle, hain sermayeyle, siyasileriyle, medyasıyla, kültürüyle, sanatıyla tamamı bir bütün. O yüzden biz bunların topuna karşı mücadele vermekteyiz, savaşmaktayız. Böylece tümünü görmemiz lazım.
İşte her şeyin sahtesini yaptığı gibi, solun da sahtesini üretti. Bunların, 68’liler denilen yani gerçek devrimcilerle hiçbirisinin bir ilgisi, bir bağı; ne kültürel bağı, ne siyasi bağı, ne organik bağı yok. ABD, bunları suni olarak, “kuş yumurtası üretmek” diyor CIA, öyle üretti bunları.
Zaten şu anda DEM, PKK, Amerika’nın yörüngesinde bildiğimiz gibi. 1991’de Sosyalist Kamp çöker çökmez, dümeni Atlantik’e kırdı ve Miami sahillerine demir attı. Ve o zamandan beri onu da ABD, CIA, Pentagon yönetiyor. Onun yörüngesindekileri de Amerika yönetiyor.
Ve biz gerçek devrimcilere karşı, Parababalarının üretilmiş medyası, devamlı onları öne çıkarıyor dikkat ederseniz. Bizim görüntülerimize, partimizin adına, mücadelemize bu sebepten yer verilmez. Onlar, bu düzene düşman olduğumuzu, onların düzenini değiştireceğimizi biliyorlar. O yüzden Parababaları ne kadar düşmansa onların şu an muhalifi oynayan medyası da o kadar düşman bize. Ama onların hepsi çevrimiçi oynuyor yani ihanet projesinin bir parçası onlar.
İşte bu ablukaya rağmen mücadele ediyoruz. Bizde umutsuzluk yok. Çünkü Tarihin akışının bizden yana olduğunu çok iyi biliyoruz biz.
Ve biz biliyoruz ki; bu savaş uzun erimli bir savaş, insanlık savaşı bu. Bir anda zafer kazanmak mümkün değil bu savaşta. Ama önemli olan, bu savaşın içinde yer almış olmak. Budur güzellik, budur insanlığın hakkını vermek.
Hep o yüzden aktarırım komünist şairimiz Arif Damar’ın o dizelerini. Ne diyordu, hep hatırlayacaksınız;
İlle de görmek için mi beklenir güzel günler
Beklemek de güzel
Biz buna bir dize daha ekliyoruz;
Ve en güzeli o güzel günlerin bir an önce gelmesi için berrak, billur bir denize dalar gibi kavgaya dalmak, hiç firesiz, hiç düşüncesiz, endişesiz…
O zaman ancak insanlığımızın hakkını veririz. Başka türlü hayat gelir geçer… İşte Hüseyin Yoldaş’ımla tanışalı 47 yıl olmuş. Daha dün gibi gelip geçti. Mustafa Yoldaş’ımla, Partimizin Genel Başkan Yardımcısıyla tanışalı, daha da fazla oldu, lise ikiden itibaren tanıştık. İşte yıllar geldi geçti, rüzgâr gibi aktı.
Yani Dr. Şafak Nakajima’nın da söylediği gibi; “Kim olursanız olun, nerede yaşarsanız yaşayın, ne kadar yaşarsanız yaşayın sonunda varacağınız yer aynıdır”, diyor. Aynı yere varırsınız diyor.
Hepimiz ölüm yolcularıyız. İşte dünyanın bir bölümünde insan olarak var olduk. Bize düşen görev; insanlığımızın hakkını vermek.
Hayat eşitsiz, acımasız, hakkaniyetsiz hayat…
Doğada da böyle. Bakıyorsunuz, bir yaban hayatının hayvanı, bir ceylan, bir geyik ya da başka bir hayvanın yavrusu, bir anda etçil, daha iri hayvanlar tarafından kapılıyor, yok edilip gidiyor. Ama bir kısmı hayatını kurtarıyor, ömrü neyse, 15-20-30 yıl yaşıyor.
Bu insanlar için de böyle. Mesela benim beş kardeşim, ölüp ölüp gittiler. En büyüğü 7 yaşındaymış, ben sadece ikisini görebildim. Ama biz, bakın 80’in içindeyiz, bu yaşa kadar yaşadık.
Ama biz insanlığımızın hakkını verir, sosyal eşitsizlikleri ortadan kaldırırsak, insandan kaynaklanan acıları ortadan kaldırırız. Yani insanın insana acı vermesini, zulmetmesini, sömürmesini, insanın insanı yük hayvanı yerine koymasını ortadan kaldırırsak, böylece tüm insanlar bir anadan doğmuş kardeşler gibi, mutlu bir toplum düzeni içinde yaşarlar, birbirleriyle de hep dost olurlar.
O yüzden biz; insana da, hayvana da, doğaya da dostuz, diyoruz hep.
Bir başka yöne gelirsek…
CHP sanıyorum 13 milyon civarında oy aldı son seçimlerde hatırladığıma göre. DEM de 5 milyon civarında oy aldı. Ama işte Kadıköy’e getirebildikleri insan ne?
Değişik kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, en fazla 35 bin.
Bir sürü de orada, sol parti var. Adı sol olan parti var dikkat edersek. Demek ki bunların 1 Mayıs diye bir derdi yok.
Ama 1 Mayıs; İşçi Sınıfının Uluslararası Birliğini temsil eder.
Çünkü dünyanın bütün proleterleri aynı şartlarda sömürülür, hep Parababaları tarafından sömürülür. Dünyanın öbür ucundaki proleterin de, çalışanın da alınteri Parababaları tarafından gasp edilir, bizim proleterlerimizin de.
İşte asgari ücret 22 bin 104 lira. İstanbul’da bir ev kirasına yetmez bu çoğu zaman. Ancak çok küçük, yaşama elverişsiz evlerin kirasına yetebilir. Emeklilerimiz, ki 16 milyonu oluşturuyor, işte 15 bin liralık bir maaşa yani açlığa mahkûm ediliyor. 86 milyon insanımızın 60 milyonu yoksulluk sınırı altında yaşıyor yani. Ama Parababalarının kârları dikkat edersek hep artıyor. Bankaların kârları, şirketlerin kârları hepsinin artıyor, yüzde 200-300 artıyor. Demek ki halkımızın alınterini ve ülkemizin varını yağmalıyor bunlar.
Ama bunların umurunda değil, bu Kadıköycülerin. Onlar orada değil.
İsteseler birkaç milyon insanı yığamazlar mı Kadıköy’e?
Yığarlar, ama dertleri değil.
Zaten Özgür Özel ne diyor?
1 Mayıs, zaten bu dörtlünün işi, diyor. Yani bu; DİSK’in, KESK’in, TMMOB’nin, Türk Tabipler Birliği’nin işi, diyor. Biz onlara ancak destek verebiliriz, bizim işimiz değil, diyor yani. Bu güya adı “Halk Partisi” ama 1 Mayıs’a düşman, 1 Mayıs diye bir anlayışı yok bunun.
İşçi Sınıfının mücadelesi aslında uluslararası bir mücadeledir. 1 Mayıs onu temsil eder. O yüzden Birlik ve Mücadele… Kurtuluşu da birlikte olur.
Bölgesel olarak, tek tek ülkelerde kurtulabilir İşçi Sınıfı ama nihai kurtuluşa ulaşmadan, bölgesel kurtuluşlar hep tehlikededir.
İşte Sosyalist Kamp’ı yaşadık, yıkılışını da gördük. Emperyalizmin saldırıları karşısında ne yazık ki Lenin’in, Marks’ın uyarıları ve önerilerini dikkate almadıkları için, onun tersi bir tutum izledikleri için yenilgiye ve hezimete uğradılar.
Emperyalizm hep saldırıda, onun barış diye bir derdi yok, açık. Başkanları bunu açık dile getiriyor. Onlar hep savaş halinde. Yani kendi düzenlerinin, kendi sistemlerinin ortadan kalkmasına tehdit olarak görüyorlar İşçi Sınıfını ve devrimci mücadeleyi. Onu yok etmek için dünya çapında saldırı halindeler. Hep saldırıda onlar.
İşte bizler de devrimciler olarak, Che’nin dediği gibi; “Dünyanın dört bucağında yedi ikliminde emperyalizme karşı, onun ağababası, insan soyunun başdüşmanı ABD’ye karşı, savaş cepheleri açmalıyız.”
Ama bunların hiçbirinin, ne 1 Mayıs’ın anlamını, içeriğini kavramışlıkları var ne halkımızın dertleriyle ilgilenmişlikleri var. Bu milletvekilleride zerre miktarda insanlık olsa, asgari ücret 22 bin 104 lira, ben 197 bin lira maaşı nasıl alırım. Emeklileri 320 bin lira maaş alıyor bunların. Hastaneleri bedava, en lüks hastanelerde bedava hizmet alırlar. İşte en son çıkardıkları utanmazca yasayla trafik kurallarının da üzerine çıktılar; trafik kuralları da bunlara işlemez oldu. Bu nasıl bir ayrıcalık, ben nasıl halkı temsil ederim, diye düşünmüyorlar. Çünkü insanlıktan çıkmış bunlar varlık olarak. Boşuna demiyoruz biz; o 600’ün içinde en fazla bir elin parmaklarını geçmez namuslu, halkı düşünen insanların sayısı, diye.
İşte bu, 1 Mayıs’ta bir kez daha ortaya çıktı.
DEM desek, zaten Amerika tarafından oynatılıyor, yönlendiriliyor bütünüyle.
İşte en son gelişme, Beşşar Esad’ın devrilmesiyle birlikte Suriye’de kim kazandı?
Amerika, İsrail ve Pekekistan kazandı. Beraberler, iç içeler…
Ve ABD, Türkiye’yle, PYD-YPG’yi masaya oturttu, ateşkes imzalattı. Ve YPG’nin sözcüsü kadın, İlham Ahmet açıkça bunu söyledi; “ABD’nin gözetiminde Türkiye’yle ateşkes imzaladık ve biz bunun sürdürülmesini istiyoruz”, dedi. Ve o günden bu yana, dikkat edersek, Kuzeydoğu Suriye’yle ilgili hiçbir çatışma haberi gelmiyor. Çünkü ateşkes yapılmış durumda.
Ortadoğu’da tüm İslam ülkelerini olduğu gibi, Arap ülkelerini olduğu gibi, sağ sol bütün hareketleri olduğu gibi, hepsini ABD oynatıyor.
Direnen tek üç ülke vardı ABD ve İsrail’e karşı; Irak, Libya, Suriye. Onların üçünün de iktidarlarını ortadan kaldırdı. İki liderlerini öldürdü, biri de Rusya’ya kaçtı.
Demek istediğimiz; bizdeki iktidarlar da, solu oynayanlar da hain. CHP, namuslu olabilseydi, bugün 1 Mayıs’ı Taksim’de kutluyor olacaktık. Birkaç yüz bin insanı ardına alarak CHP’nin önderleri öne geçseydi, hangi polis barikatı durdurabilirdi o insanları?
Hiçbir polis barikatı durduramaz.
Kaldı ki, bugün gözaltına alınan arkadaşlarımızın da tanık olduğu gibi, onlar da halk çocukları. Zengin çocuğu gelip polis olmaz, Parababaları’nın çocukları. Onların da, büyük çoğunluğu diyelim, eğitimli, yüksekokul mezunu. Ve onların da çok önemli bir bölümü bizi anlıyor, bize sempati ve hayranlık duyuyor. Bizim kapımıza gelen polis görevlileri; “amca kendine iyi bak, bizim yapabileceğimiz senin için bir şey var mı”, diyerek ayrılıyorlar. Anlıyorlar bizi, çünkü siyasi olayları biliyorlar. İktidardakilerin, siyasilerin nasıl bir vurgun, soygun içinde olduklarını biliyorlar ve bizim mücadelemizi biliyorlar. Yani biz biraz kitleselleşsek 1970’li yıllarda olduğu gibi, hani o zaman POL-DER vardı. POL-DER, Polis Derneğiydi ama devrimci polislerden oluşan bir dernekti. Ve Konyalı yoldaşlarımız bilir; biz TÖB-DER’li devrimcilerle onlar (hemen karşı sokağımızda yerleri vardı, binaları vardı) hep iç içeydik. Faşistlerin pek çok katliam girişiminde bizimle birlikte mücadele ederek bizleri kurtardılar, korudular bizi yani. Ve 12 Eylül Faşist Diktatörlüğü, onları da yargıladı. Bizim Ankara’da yöneticimiz Metin Yoldaş, onların avukatlığını yaptı.
Yani demek istediğimiz kitleselleşmemiz, büyümemiz gerek… Onların hiçbirinin halk diye, vatan diye bir derdi yok. Biz devamlı savaşacağız. Tarih bizden yana. Ve savaş insanları özgürleştirir ve mutlu eder. Yani biz lüks bir arabaya binsek rahatsız oluruz ama bir dağ motorunun üzerinde yolculuğa çıksak, o bizi çok mutlu eder.
Biz savaşçıyız ve devrimci, savaşçı olmak zorundadır. Savaşçıyı da savaşmak mutlu eder. Teslim olmak, düşmanın emrine girmek, ölümden daha kahredici bir gerçek savaşçı için.
Ve bugün işte biz, bu kararlılığımızı bir kez daha gösterdik.
Ve bu uğurda, bugün Partimiz adına mücadele eden Yoldaşlarımı bir kez daha kutluyorum, hasretle kucaklıyorum onları.
Eninde sonunda biz kazanacağız, zafer bizim olacak!
Kalın sağlıcakla…
02 Mayıs 2025