HKP Genel Başkanı Nurullah ANKUT’un Mısır Olaylarını Değerlendirmesi

06.07.2013
195
A+
A-

Sevgi ve Saygıdeğer Yoldaşlar,

Sözlerime Mısır Halkının günlerden beri onlarca şehit, yüzlerce yaralı vererek yiğitçe sürdürdüğü ve zaferle taçlandırdığı Politik Devrimini selamlayarak başlamak istiyorum.

 Buradan Video olarak izleyebilirsiniz

Bu isyan sürecinde edinebildiğimiz bilgilere göre 30 insan hayatını kaybetmiştir. Tabiî bunların tamamı isyancı şehitlerimiz değildir. Bir kısmı da Muhammed Mursi’yi destekleyen Ortaçağcı Müslüman Kardeşler’in militan, silahlı taraftarlarıdır. Ama ne kadarının halktan şehitlerimiz, ne kadarının Mursi’nin Ortaçağcıları olduğunu netçe şu anda bilemiyoruz.

Gerçekten de bu isyan sonunda İngiliz Sömürgecilerin Arap Ulusu’nu Osmanlı Sultanlarının temsil ettiği Hilafetten koparmak, böylece de kendi sömürü alanlarına katmak için 1700’lerden başlayarak geliştirdikleri, İslamın en insan düşmanı mezheplerinden olan Ortaçağcı Vahabilik ve onun daha eskilerden kurulmuş bir yandaşı olan Selefilik ve 1928’de yine Ortaçağcı şeyhler tarafından kurulan ve örgütlendirilen Müslüman Kardeşler örgütlerinin üçü birden, 1945 sonrası emperyalizm kenefinin jandarmalığını ABD’nin İngiltere’den devralmasıyla, ABD’nin geliştirdiği “Yeşil Kuşak Projesi” kapsamı içinde yer aldılar. Bunlar, ABD’nin ve AB Emperyalistlerinin her türden desteğiyle Çin sınırından Fas’a kadar uzanan Müslüman coğrafyasındaki tüm ülkeleri kapsayan Ortaçağcı dinci çalışmaların ve örgütlenmelerin bir ürünü olarak, Mısır’da Müslüman Kardeşler önderliğindeki ittifakla iktidara geldiler. Dikkat edersek. Suriye’de de antiemperyalist Beşşar Esad’a karşı aynı güçler emperyalistlerin her türden desteği altında savaşmaktadırlar 2 yıldan beri. İşte bu Ortaçağcı ittifakın iktidarını Mısır’daki 3 Temmuz Devrim’i ya da başladığı tarihi esas alırsak 30 Haziran Devrimi alaşağı etti.

Ve bu iktidar, bizim Antiemperyalist Millî Kurtuluş Savaşı’mız sonrasında devrilen ikinci Ortaçağcı, Şeriatçı, dinci iktidardır. Nasıl Birinci Kuvayımilliyeciler bir din devleti olan, Hilafet ve Saltanat üzerine oturan Osmanlı’yı yıkarak Laik bir Cumhuriyet kurdularsa burada da ilk kez AB ve ABD Emperyalistlerinin besleyip büyüttükleri, örgütledikleri, her türlü imkânlarla destekleyerek iktidara getirdikleri bir Ortaçağcı, AB-D işbirlikçisi, halk düşmanı, hain iktidar tepetaklak oldu.

Bu olay, tüm Ortadoğu, Müslüman ülkeler ve Türkiye için de ileri bir adımdır. Yani tarihsel süreç içinde tüm Müslüman Halkların bir üst basamağa sıçramasıdır bu olay. Çünkü Lenin de Üçüncü Enternasyonal konuşmalarında der ya; Ortaçağcılık, dincilik, şeyhlerin, mollaların hâkimiyeti, Şeriatçılık, emperyalizmden bile daha geridir, diye. Gerçekten de bu Antika gericiliktir. Yani Tefeci-Bezirgân Sermayenin ideolojisi olan gericiliktir bu. Emperyalizm ise Modern gericiliktir, Finans-Kapital gericiliğidir. Ve geri ülkelerde, Usta’mızın tanımıyla tencere kapak gibi, ya da çarkla dişli gibi bu iki gerici güç iç içe geçiyor, ittifak ediyor ve halklarımıza düşmanlığı, zalimane uygulamaları birlikte yapıyorlar. Tabiî sömürüden aslan payını modern yabancı Parababaları (ABD-AB Emperyalistleri) alıyor, komisyonu da yerli Parababalarına, Ortaçağcı uşaklara kalıyor.

İlk kez “Yeşil Kuşak Projesi” ürünü Ortaçağcı, Amerikancı bir iktidar, Halk İsyanıyla devrilmiş oldu. Yani bu “Yeşil Kuşak Projesi” denilen, Sosyalizme geçmeyi engelleyen ve Sosyalizm önünde bir set oluşturmayı, aşılmaz bir set oluşturmayı amaçlayan bu kuşak ve onun ürünü olan iktidar çatırdamış ve devrilmiş oldu.

CIA’nın eski Ortadoğu Masası Şefi Graham Fuller diyor ya bir röportajında: İslamiyet gerçekten de Komünizme karşı çok güçlü bir set oluşturuyor. O yüzden bunu Suudi Arabistan, biz, tüm müttefiklerimizle beraber Komünizme karşı bir silah olarak kullandık. Ama “Yeşil Kuşak Projesi”nin projelendiricisi ABD ve onun casus örgütü olan CIA’nın Ortadoğu Masası Şefi olarak benim, diyor.

Bu Ortaçağcılığı ve Ortaçağcı dinciliği İslam ülkelerinde bu denli etkin kılıp iktidarlara getiren hep AB-D Emperyalistleridir. Bu Yezid ve Muaviye dinciliğini…

Hatırlayınız yoldaşlar, Lenin de der ya; Emperyalistler sömürmek, yağmalamak için bir ülkeye girdikleri zaman, oradaki en gerici sınıf, zümre ve tabakalarla ittifak kurarlar, diye…

Dikkat edersek nasıl bizim Gezi İsyanı’nda en çok Mustafa Kemal posterli bayraklar taşınmış, yer almış, görülmüşse, Mısır’daki isyancı halkın elinde de Cemal Abdülnasır’ın portresi dolaştırılmıştır, görülmüştür, taşınmıştır.

Nasıl bugün tekerlenen Muhammed Mursi yani Müslüman Kardeşler’in devlet başkanı bizdeki Tayyipgiller’in ve onun şefi Tayyip’in eşdeğeri ise Cemal Abdülnasır da bizim Mustafa Kemal’in benzeri ve eşdeğeridir. Tıpkı Mustafa Kemal gibi antiemperyalisttir, yurtseverdir, laiktir, tam bağımsızlıkçıdır Cemal Abdülnasır da. Ve tıpkı Mustafa Kemal gibi Sovyetler Birliği’ne dosttur, Sosyalist Kamp’a dosttur. Onunla ittifak halindedir. İşte Mısırlı isyancı kardeşlerimiz Cemal Abdülnasır’ın portrelerini taşımışlardır ve onun devriminden güç almışlardır.

Abdülnasır ve antiemperyalist yoldaşları, hatırlarsak, 1952’de ABD ve İngiliz uşağı Kral Faruk’u “Hür Subaylar Hareketi” diye adlandırdıkları bir hareketin öncülüğünde devirerek iktidara gelmişlerdir.

Cemal Abdülnasır antisiyonistti bildiğimiz gibi ve emperyalizmin 22 parçaya böldüğü Arap Ulusu’nun birliğini sağlamak için hayatını adamıştı, ortaya koymuştu. Emperyalizm de Nasır’ı devirmek için türlü oyunlar tertipledi ama başarılı olamadı. Abdülnasır 1956’da Süveyş Kanalı’nı millileştirdi. AB ve ABD Emperyalistleri buna karşı çıktılar ama başarılı olamadılar, yenildiler. Ve 1967’de Siyonist İsrail’i, o devleti Ortadoğu’dan defetmek için savaşa girişti bildiğimiz gibi. Ne yazık ki, Sovyetler Birliği’nin yöneticilerinin hödüklüğü, öngörüsüzlüğü, zavallılığı yüzünden hezimete uğradı Mısır, Abdülnasır ve Arap ülkeleri İsrail karşısında. Yani bu olay tâ o zamandan aslında Sosyalist Kamp’ın ve Sovyetler’in adım adım çürüyerek, çöküşe gittiğinin bir habercisiydi.

Filistinlilerin de gerçek dostuydu Cemal Abdülnasır. 1970’te İngiliz beslemesi Ürdün Kralı Hüseyin, Filistinli gerillaları Ürdün’den kovmak ve onların Ürdün sınırından İsrail’e saldırılar düzenlemesini önlemek için büyük bir katliama uğrattı. Gerillalar kuş gibi avlandılar. Hiçbir varlık gösteremediler, oyuna geldiler Ürdün Kralı karşısında. Ve onun verdiği acıya Cemal Abdülnasır’ın kalbi tahammül edemedi, dayanamadı, bir kalp kriziyle hayata veda etti.

İşte o yiğit insanın gerçekleştirdiği Politik Devrimin bir ikincisidir 3 Temmuz’da Mısır Halkı’nın gerçekleştirdiği Devrim. 1952’de Hür Subaylar’ın ve Nasır’ın gerçekleştirdiği Devrim, askerlerin tepeden hareket ederek gerçekleştirdiği, yaptığı bir Devrimdi. Ama bugünkü Devrime bakarsak bu devrim bir halk devrimidir. Gerçekten de İsyana katılan kitlelerin sayısı 15 ila 20 milyon arasında tahmin edilmektedir. Ve Mısır’ın tüm kentlerini (sadece başkenti değil) kapsamaktadır İsyan. O yüzden ABD’nin en güvendiği, en dinci, en Ortaçağcı iktidar bile bu İsyanın gücüne dayanamamıştır. İsyancılar, Müslüman Kardeşler’in üslerini, yuvalarını, merkezlerini ele geçirmişler ve tahrip etmişlerdir. Belli hükümet kurumlarını ele geçirmişlerdir. Ve Mursi’nin sarayını kuşatmışlardır, ablukaya almışlardır. Ve bu İsyanın gücü karşısında Mursi’nin Hükümeti çatırdamıştır, Mursi’nin bakanlarından 7 tanesi Mursi’yi terk etmiş, istifa etmiştir. Ve içişleri bakanı, bir milyon iki yüz bin kişilik polis gücünü İsyancıların karşısından çekmiştir. Mısır polisi, İsyancılara karşı herhangi bir tavır koymayacak, demiştir. Yani bu İsyanın yanında yer almak anlamına gelir. Ve en son ordu, beş yüz bin kişilik ordu yani polisin yarısından bile az bir sayıya sahip olan ordu, nihayet yönetime el koyarak Mursi’ye son darbeyi vurmuştur. Yani bu Devrim, tamamen halkın aşağıdan gelen başkaldırısıyla gerçekleşen bir Devrimdir. Kaldı ki, bu son İsyan halkın ilk başkaldırısı değildir dikkat edersek. İki yıl önce gerçekleşen ve “Arap Baharı” denilen halk isyanlarıyla Amerikancı Hüsnü Mübarek iktidarı alaşağı edilmiştir.

ABD uşağı Hüsnü Mübarek kaç yıl iktidarda kalmıştı?

30 yıl iktidarda kalmıştır.

Onu iktidardan tepetaklak etti Arap Baharı eylemleriyle Mısır Halkı.

Hüsnü Mübarek bizdeki Demirel’e denk düşer. Aynı Demirel gibi Amerikan uşağı, satılmış, hain, halk düşmanı bir kişiydi. Mursi ise biraz önce söylediğim gibi Tayyip’e denk düşer. Tıpkı Tayyip benzeri… Zaten dosttular hatırlayacağınız gibi. Beşşar Esad’a karşı birlikte toplantılar düzenlediler ve tüm Ortaçağcıları birlikte örgütlediler. Ve Beşşar Esad’a birlikte saldırttılar. Her bakımdan Tayyip’in bir kopyasıydı Mursi.

Fakat Mısır Halkı, Hüsnü Mübarek’i devirmekle bir kazanım elde edilemeyeceğini gördü. Çünkü Amerika nerede bir halkın meşru hareketi, isyanı varsa hemen onun yanında görünür, ona dost görünür, böylece sonunda o hareketi rayından çıkarır, kendi istediği mecraya akıtır. Eğer isyanın yönetimi gerçekten devrimci, bilinçli, kararlı bir önderliğe sahip değilse ne yazık ki o isyanı kullanır ve kendi amaçları doğrultusunda yönlendirir. İşte böyle yapmıştır ve Müslüman Kardeşler’i iktidara getirmiştir Mısır’da da. Ama halk bir yıl içinde aldatıldığını gördü.

Mursi de tıpkı Tayyip gibi geçen Kasımda anayasayı değiştirdi. Anayasayı din dogmaları üzerine oturtmaya başladı ve kadını aşağılayan, ezen bir yığın yasa çıkardı, hatırlarsak. Yani tıpkı Tayyip gibi…

Halk, o zaman da yani 15 Aralık’tan itibaren Anayasanın din dogmaları üzerine oturtulmasına ve özellikle kadının aşağılanmasına ve de Mursi’nin kendisine olağanüstü yetkiler kazandırmasına tepki duyarak sokaklara dökülmüş, başkaldırmış; yine Tahrir’de çadırlar kurmuştu. İki ay civarında süren bu başkaldırıyı Mursi söndürmeyi başarmıştı…

Ruhiyatları hep aynıdır bu Ortaçağcıların… Başka türlü olamaz zaten, başka türlü değişemez bunlar. Çünkü bunlar, İslam’ın gerçek özünü kavrayamazlar.

Yani amaç nedir Hz. Muhammed’de?

Cenneti bu dünyada kurmak; bu dünyada insanı, hayvanı, bitkisi, dağı, ormanı, nehri, ırmağıyla uyum içinde bir cennet yaratmak. İnsanların ve canlıların, doğanın mutluca yaşamasını sağlamak. Bunu kavrayamadıkları için dinin öbür yönüne; afyon yönüne saplanıp kalıyorlar, dogmalarına saplanıp kalıyorlar. Ve o zaman da ister istemez Ortaçağdan dışarıya çıkamazlar. 1400 yıl öncesinden buralara gelemezler. Şu anı yaşıyorlar ama kafaları, ruhiyatları, kültürleri, anlayışları, sahip oldukları değerler ve ahlâk sistemi 1400 yıl öncesinin düzeniyle aynı.

Ahzap Suresi’nde kadınlara ne denir?

“Evlerinizde oturun”.

Bu buyrukla mealen şu denmektedir:

“Kadının mekânı yatak odasıyla mutfağın arasıdır.” Kadına biçilen mekân burasıdır. Mecbur olmadıkça kadın sokağa çıkmayacaktır, evinde oturacaktır. Üç, beş, daha fazla çocuk yapıp onu büyütecektir. Sokağa çıktığı anda da cilbab giyecektir yani kara çarşaf. Kadın, gözlerinden başka hiçbir yeri görünmeyecek şekilde bedenini örten çarşaf giyecektir. Aynen böyle tanımlanır kadın ve onun dünyası.

Kur’an’ın bu yaklaşımını anlamak için Hz. Muhammed’in kadını insan sayılmadığı yani hiçbir hakka sahip olmadığı yerden alıp oraya getirdiğini koymak gerekir, görmek gerekir. Hz. Muhammed tamam bunları söylemiş, bunları yapmış ama bunları da istemeden yapmış. Gönlünden geçen bu dogmalar değil aslında. Daha önce de söylediğimiz gibi Hz. Ömer’in ve diğer sahabelerin zorlamasıyla, ısrarıyla ortaya konan ayetlerdir bunlar. Ve kadına getirilen statüdür. Tayyipgiller, Mursigiller Ortaçağın skolâstik kafasıyla, mantığıyla düşündükleri için bunların gönlündeki kadınların yeri de budur. Ve ona yönelik düzenlemeler yapmıştır Mursi. Dikkat edersek Tayyip de aynı adımları atıyor. Tayyipgiller iktidara geldikten sonra kadına yönelik şiddet olağanüstü artmış ve kadına yönelik cinayetlerin sayısı 14 kat artmıştır. Bu doğal, kaçınılmaz. Erkeğe gık deme hakkı yok kadının. E, öyle olunca da erkek, kadın hakkını aradığı anda, istediği anda, ben de insanım dediği anda cinayete kadar her türlü şiddeti uygulama hakkını kendinde görüyor. Dinin kendisine o hakkı verdiğini sanıyor.

İşte buradan kaynaklanan bir tepki olarak Mısır isyancılarına baktığımız zaman kadınların hep ön safta olduğunu görüyoruz. Çünkü kadınlar kendilerine hazırlanan bu zulüm düzenine başkaldırıda ön safta yerlerini almışlardır. Hani Usta’mız da Parti Programı’mızda der ya; “yarımız olan kadını ön safta görmek” diye. İşte yarımız olan kadın Mısır İsyanı’nda ön safta yerini almıştır. Bizim Devrimimizde de yerini alacağından hiç kuşkumuz yok.

İşte darmadağınık edilen, alaşağı edilen, paramparça edilen bu Ortaçağcı düzendir Mısır’da. Mısır’ın ABD yapımı, ABD işbirlikçisi, hain, halk düşmanı Tayyip’i devrildi, tekerlendi. Sıra Türkiye’de. Türkiye’nin de ABD yapımı, hain, işbirlikçi, halk düşmanı Ortaçağcı Mursi’sinin tekerlenmesi gerekir. Demek ki sıra biz Türkiyeli devrimcilerde ve Türkiye Halklarında, yoldaşlar. Orada nasıl tekerlendiyse burada da o şekilde bunların tekerlenmesi gerekir. Yani insanlarımızın Ortaçağın karanlıklarına götürülmekten kurtulması gerekir.

Hep söylüyoruz ya; Meclisteki dört partinin dördü de ortak paydalarında Amerikancıdırlar, diye. Karakteristikleri bu. Farklı farklı oynamaktadırlar. Tayyipgiller dinci oynar, CHP Cumhuriyetçi oynar, MHP Türk milliyetçisi oynar, BDP Kürt milliyetçisi oynar ama hepsinin ortak paydası Amerikancı oynamaktır, arkadaşlar. Bunlar halkımıza, işçimize, memurumuza yıllık yüzde 5-6 oranında zam yaparken, kendi maaşlarını yüzde 40-50-60 arttırmaktan hiç sıkılmazlar. Hiç tartışma yapmadan beş dakikada bu konuda anlaşırlar ve göğüslerini gere gere, hiç utanıp sıkılmadan bunu savunurlar ekranlardan. Çünkü utanma yok bunlarda, utanmayı, arlanmayı yitirmişler.

Hep söylediğimiz gibi burjuva partilerinde tersine bir seleksiyon var ahlâkî değerler yönünden. Yani yukarıya doğru çıkıldıkça o değerler azalır, tükenir, biter. Bir de bu konuda anlaşıyorlar. Hemen bugün sabah, dördü de anlaşarak, Mısır’daki İsyanın zaferini Meclisin İnsan Hakları Komisyonu denen komisyonunda aldıkları bir kararla kınıyorlar. “Mısır’daki askeri darbeyi kınıyoruz”, diyorlar dördü de. Çünkü Amerika’nın isteği, talebi bu…

Obama da dikkat edersek yaptığı açıklamada eldivenli konuştu. Tabiî Obama, Tayyipgiller gibi değil, çok usturuplu konuşuyor. Onlar eldivenli oynarlar, çıplak elle oynamazlar. Hep alengirli konuşurlar. Obama, çok endişe duyduğunu söylüyor Mursi’nin devrilmesinden, çok kaygılı olduğunu söylüyor ve tutuklamalara, Mursi ve yandaşlarının tutuklanmalarına derhal son verilmesini istiyor. İngiltere de benzer bir açıklama yapıyor. Tabiî üzgündürler güvendikleri iktidarın devrilmesinden dolayı. Hele hele bir Halk İsyanı sonucunda devrilmesinden dolayı… Ama yeni gelenle de tabiî hemen davranışa geçip işleri aynen sürdürme peşindeler. O bakımdan bizim yerli uşaklar gibi sivri bir dil kullanmıyorlar.

Hep söyledim yoldaşlar: Bir hareketin devrim mi, darbe mi, ilerici mi, gerici mi olduğunu anlamak için elimizde şaşmaz bir ölçüt var:

Bu hareket halka ne verdi? Halk düşmanlarına ne kazandırdı?

Biz böyle bakarız. Eğer halka olumluluklar getirmişse, kırıntılar halinde bile olsa özgürlük, demokrasi, kazanım, mutluluk getirmişse bu ilerici bir harekettir. Ama halka değil de halk düşmanlarına, ezen sınıflara yani Parababalarına ve onların ağababası AB-D Emperyalistlerine serbestlik, onların gönüllerince zulüm yapmalarını, talan uygulamalarını sağlayan yasalar, bir ortam, bir zemin yaratmışsa o gerici bir harekettir. O darbedir, gerici, karşıdevrimci bir harekettir. Yoksa hareketin önderliği sivil mi, asker mi; bu ölçüt olmaz. Asker de insandır, sivil de insandır. Bizim gibi ülkelerde asker de halk çocuklarından oluşur, sivil de halk çocuklarından oluşur.

Ha, Fransa’da burjuvalardan oluşur subaylar. İngiltere’de soylulardan oluşur. Ama bizim gibi ülkelerde hep halk çocuklarından oluşur. Hasbelkader onlar askeri okullara gitmişlerdir, asker olmuşlardır. Biz sivil okullara, üniversitelere gittik, sivil öğrenim gördük. O bakımdan onlara siyaseti yasaklamak burjuvazinin oyununa gelmek olur.

Bu birinci önemli noktadır.

İkinci önemli nokta da şudur: Biz hep diyoruz ki burjuva demokrasisi bitti. Dünyanın hiçbir yerinde burjuva demokrasisi diye bir şey kalmadı. Sadece sosyalist ülkelerde halk demokrasisi var. Proletarya demokrasisi var. Burjuva demokrasisi 19’uncu Yüzyılda bitti. 20’nci Yüzyılla beraber, yani burjuvazinin Finans-Kapital aşamasına, Parababaları aşamasına geçmesiyle birlikte artık tekellerin, Finans-Kapitalin dünya çapında hâkimiyeti, diktatörlüğü, zulmü var. Devletlerin tamamı artık Parababalarının emrindeki bir yürütme komitesinden ibarettir. Onların çıkarlarını savunan, çıkarlarını koruyan bir örgütten ibarettir devletler. Yoksa demokrasinin zerresi kalmamıştır, bitmiştir.

Peki, seçimler ne?

Seçimler bir kandırmaca, bir oyun, bir hile, bir dolap, alçakça oynanan bir dolap, bir düzenbazlıktır seçimler. Seçimlerden Parababaları kimi isterlerse onu çıkarırlar. O yüzden Usta’mız “demokrasicilik oyunu” der buna arkadaşlar. Bu namussuzca oynanan bir oyun, bir kandırmaca bu. Parababalarının istemediği hiç kimse sandıktan çıkamaz. 1950’den bu yana ABD’nin istemediği hiçbir siyasi parti sandıktan çıkamaz. Çünkü medya başta olmak üzere, devletin bütün kurumları artık Parababalarının elindedir. Adli mekanizmadan tutun da eğitime, polis gücüne, idarî güce yani valilik, kaymakamlık vs. varıncaya kadar hepsi Parababalarının özel memuru durumundadır. Böylece Parababaları dişlerinden tırnaklarına kadar toplumun her kesiminde örgütlüdürler. Kitleleri onlar yönlendirir, onlar doktrine eder. O bakımdan onlar kimi isterlerse onu sandıktan rahatlıkla çıkarırlar. Kaldı ki binbir türlü seçim hilesi de bulurlar. O hileleri de yapmakta özgürdürler onlar. Seçim kurulları da ellerinde, seçim mahkemeleri, yüksek seçim kurulları da ellerinde… Yani Tayyip’in nasıl milletvekili ve sonra da Başbakan olduğunu hepimiz biliyoruz. Aslında mevcut yasa ve anayasaya göre Tayyip’in muhtar bile olamaması, seçilememesi gerekir ama her şey kitabına uyduruldu; anayasa değiştirildi, yasalar değiştirildi, Tayyip buralara kadar geldi ve milletin başına, halklarımızın başına 11 yıldır bela oldu.

Tabiî konu konuyu açıyor. Burada. CHP’nin ve Baykal’ın ihanetini de görmek lazım. Bunların hepsi Amerikancı dedik ya, yoldaşlar… Amerika’nın emri üzerine Tayyip’in seçilmesi için CHP de, Baykal da ittifak etti, birlikte o yasal değişiklikleri yaptılar. Tayyip’i oraya getirdiler. Yani her kritik durumda bunlar hep birleşirler. Bunların muhalefetleri, karşıtlıkları; Usta’mızın deyimiyle “kayıkçı kavgası”dır. Göstermelik olarak Mecliste ağız kavgası yaparlar. Yoksa ABD’nin çıkarlarından ve hizmetinden asla dışarı çıkmazlar. ABD’ye karşı asla kusur etmezler, bir dediğini ikilemezler ABD’nin.

Aslında bunlar dört parti değil kırk dört parti olsa Mecliste tek partidir işin esası. Çünkü ha tek parti aynı işi yapıyor, ha dört parti, ha kırk dört parti… Bir fark yok ki… Sonunda ABD’nin bir dediği iki edilmiyor. Onun çıkarları her şeyin önünde ve üstünde tutuluyor. Demek istediğimiz, demokrasi yok ki askerin bir eylem koymasıyla o ortadan kaldırılmış olsun. Olmayan bir şey nasıl yok edilebilir, ortadan kaldırılır? Bu kandırmacadır yani.

Bir ilerici harekette asker yer aldı diye ona karşı çıkmak tamamen Parababalarının bu dolmalarını yutmak olur, cehalet olur, gafillik olur, bilinçsizlik olur. O bakımdan bir hareketi değerlendirirken halka ne verdi, halktan ne aldı, Parababalarına ne verdi, Parababalarından ne aldı? Sadece ölçütümüz bu. O zaman hiç şaşmayız, biz buna bakarız.

Bu hareket Mısır Halkına kazanımlar getirmiş midir? Mısır kadınlarına kazanımlar getirmiş midir?

Getirmiştir.

Ortaçağcılığa son vermiş midir?

Ortaçağcı iktidara son vermiştir.

Amerikan uşağı iktidara son vermiş midir?

Son vermiştir.

Ha, tabiî Mısır’da biraz önce de söylediğimiz gibi, iktidara muhakkak ki bundan sonra yine bir Amerikancı güçler cephesi gelecektir. Amerika eninde sonunda işi toparlayacak ve kendi mecrasına akıtacak. Kendine hizmet edecek bir iktidarı iş başına getirecektir. Çünkü Sovyetler’in ve Sosyalist Kamp’ın çürümesi, yıkılmasıyla sol yanımız çok büyük bir yara aldı. Halkların sol yanı aldı aslında o büyük yarayı. Ve onu kapatabilmemiz, onarabilmemiz daha yıllar alır. Mısır’daki bu Halk İsyanına baktığımız zaman gerçek anlamda devrimci, bilinçli bir örgütlülük, bir önderlik yok. Tıpkı bizim Gezi Eylemlerimizde olduğu gibi halkın “yeter artık bu zulüm!”, diyerek isyanını meydanlara, sokaklara dökmesi var. Ve sadece Mursi ve Müslüman Kardeşler karşıtlığı üzerine bir isyan ortaya koyması var. Yoksa İsyancıların bir programı yok. Ama Ortaçağcılığa karşılar kesince, orada netler. Onun dışında ilerici, devrimci bir program ortaya koyabilmiş değiller. Zaten homojen de değiller.

O bakımdan sonunda ABD yine egemen olacaktır duruma ama bu devrimin getirdiği en büyük iki kazanım vardır halka:

Birinci Kazanım: Daha önce de söylediğimiz gibi Arap Baharı denilen o isyanlarda da, onları değerlendirirken de söylediğimiz gibi, halk gücünü görmüştür. Artık yeter diyerek meydanlara çıktığı anda hiçbir gücün karşısında duramayacağını görmüştür. Zaten aldatılmış olmasına rağmen Arap Baharı’ndaki o güç ve özgüvendi bu İsyanı zafere ulaştıran. Halk bu gücünü görmüş ve o özgüveni kazanmıştır artık. Onu hiçbir şekilde kaybetmez. Bundan sonra yeniden aldatılacaktır ama yeniden sokağa çıkacaktır. Yeniden aldatılacaktır, yeniden çıkacaktır. Defalarca tekrarlanacaktır bu isyanlar ve iktidara gelen Amerikancı yönetimlerin ihanetleri. Tekerlenip tekerlenip yenisini getirmek zorunda kalacaktır ABD Emperyalistleri ama halk her seferinde isyan ederek onlara başkaldıracak ve onları devirecektir. Ve bu isyanlar sürecinde, bu isyanlar zinciri sonrasında halk giderek bilinçlenecektir. Birinci kazanım budur, yoldaşlar.

İkinci Kazanım: ABD’nin Ortaçağcı güçlerle el ele verdiği BOP Planı çatırdamış ve parçalanmıştır. Henüz çökmüş olmasa bile parçalanmıştır artık. Yani ABD Projesi de parçalanmıştır.

Bu iki kazanım sadece Mısır Halkının kazanımı değildir. Tüm bölge halklarının ve İslam ülkelerinin, hatta giderek dünya halklarının kazanımıdır.

Bu Halk İsyanının bir kez daha kanıtladığı bir diğer kanun ise: Halk on milyonlar halinde başkaldırıp sokakları, meydanları doldurduğu anda, bizim gibi ülkelerde halkın bir parçası olan ordunun da bu başkaldırıya kayıtsız kalamayacağı; en azından parçalanacağı ve bir bölümünün gelip isyanın saflarına katılacağıdır. Bu bizim gibi bütün ülkelerde olacaktır bundan sonra da…

Şimdi buradan İsyanı hazırlayan sebeplere ya da İsyana güç veren sebeplere gelirsek…

Tabiî ki bu, zulme başkaldırıdır. Ama bu İsyanda, ABD Emperyalistlerinin Afganistan’da yaptıkları zulme karşı halkın tepkisinin rolü vardır. Yine bugünün gazetelerinde okuduğumuz haberlere göre ABD’nin insansız hava aracı Afganistan’da sivilleri vurarak 24 masum insanın ölümüne sebep olmuştur. Dikkat edersek oradaki Sosyalist iktidarı devirdiğinden bu yana Afganistan kanamaktadır.

Bu isyanda, ABD’nin Irak’ı işgalinin ve Irak’ta beş milyon Müslüman kanı içmesinin ve on binlerce Müslüman kadının ırzına geçmesinin ve halkların ona duyduğu kinin, nefretin rolü vardır.

Bu isyanda, Libya Halkının 70 bin insanını yok yere kaybetmesinin, AB-D Emperyalistlerinin ve Tayyipgiller’in ihanetleri ve saldırıları yüzünden kaybetmesinin, yurtsever, halksever, İslam Sosyalizmini benimseyen Muammer Kaddafi’nin canice linç edilerek katledilmesine halkların duyduğu tepkinin rolü vardır.

Ve en son Suriye’de yüz bine yakın Müslüman’ın AB-D Emperyalistlerinin emri ve yönlendirmesiyle katledilmesinin ve o katliama halkların duyduğu tepkinin rolü vardır.

Ve bu isyanın hazırlayıcı motifleri, etkenleri arasında bizim Gezi Parkı Direnişi’mizin önemli bir yeri vardır.

Bu isyanda zaferle sonuçlanan Brezilya İsyancılarının rolü vardır. Hatırlarsak; Brezilya’da da zamlara, hayat pahalılığına isyan eden Brezilya Halkı tüm taleplerini devlet başkanına ve hükümete kabul ettirdi. Devlet başkanı “bu isyancılarımla gurur duyuyorum”, dedi. Bunun da rolü vardır.

Ve bu isyanda, Kaddafi’yi şehit olarak niteleyen ölümsüz devrimci, yiğit yoldaşımız Hugo Chavez’in on yılar boyu ABD Emperyalistlerine meydan okumasının ve ülkesinden onların şirketlerini, tekellerini, ajanlarını kovmasının rolü vardır, yoldaşlar.

Dünya zaten her zamankinden daha fazla bir tek dünya. Bizim düşünce metodumuz olan Diyalektiğin çok önemli bir kanununa göre; her şey birbirine bağlıdır. Birbirini etkiler. Dünyanın öbür ucundaki bir devrimci hareket, dünyanın tüm ülkelerindeki devrimci hareketlere güç verir, etkiler onları. O bakımdan bu İsyanın etkileyicileri, motive edicileri arasında bu şanlı direnişleri, mücadeleleri görmemiz, saymamız gerekir.

Aslında biz de yiğitçe direndik ve hâlâ da direnmeye devam ediyoruz. Tayyipgiller’i tepetaklak edebilirdik biz de. Ama ne yazık ki Amerikancı Kürt hareketi bizim Taksim Gezi İsyanı’mıza ihanet etti. Yer almadı bu isyanda. Bloke etti Kürt Halkını ve en son birkaç gün önce bu hareketin milletvekili Sırrı Sakık “Biz seçimle gelmiş AKP iktidarının sokağın gücüyle devrilmesine izin vermeyiz, istemeyiz böyle bir şeyi”, diyor. Hiç utanıp sıkılmadan söyleyebiliyor. Diyoruz ya bunların Tayyipgiller’den, ve benzerlerinden bir farkı yok, diye. Yok, hepsi Amerikancı bunların, işbirlikçi. Halk düşmanı bunlar. Yoksa devirebilirdik Tayyipgiller’i biz de. Yine devirebiliriz, yoldaşlar.

Tayyipgiller talanlarına devam ediyorlar. İşte Haliç’te iki gün önce ihale açtılar. Ferit Şahenk korkarak, Gezi İsyanı’mızdan korkarak, ihaleden çekildi. Ama Tayyipgiller’in yandaşı iki firma yine ihaleye devam ediyorlar. O gün işi bağlayamadılar ama bağlamak peşindeler. Üçüncü köprü inşaatında günde yüzlerce belki binlerce ağacı yine köklüyorlar, talan ediyorlar. Yalova’da ağaç müzesini, Mustafa Kemal’in düzenlediği ve halka emanet ettiği ağaç müzesini katlediyorlar. İzmir’de yine büyük bir yeşil alanı katlediyorlar, peşkeş çekmişler yandaşlarına. Atatürk Orman Çiftliği’ni katlediyorlar Ankara’da. Daha önce de söyledik ve bugünün haberlerinde de var bunlar.

Artvin Arhavi’de yeni bir HES projesiyle o güzelim doğayı ve yeşillikleri katlediyorlar. Köylüler günlerce gece gündüz nöbettelermiş. Fırtına ve yağmurun şiddetinden dolayı gece yarısında evlerine gitmişler. Tayyipgiller hemen iş makinelerini sokmuşlar ve katliama girişmişler. Köylüler, haber alır almaz yeniden gelmişler direnişe; jandarmayı çıkarmışlar köylülerin karşısına. Yani bunlar dur durak bilmez. Halk düşmanlığı, vurgun, talan, aşağılıklık, satılıklık yani ihanet, yalan, dümen, zalimlik bunların kişiliğini oluşturan karakteristikler, özellikler artık. Bunların karakteristikleri bunlar. Başka türlü davranmayı isteseler de beceremez bunlar. Yani insanlıktan iradî olarak; bilerek, isteyerek çıkmışlar bunlar. Vurgun, talan, ihanet, zulüm makinesine dönüşmüşler.

O bakımdan bunları devirebiliriz. Ve isyanımıza ara vermeden devam etmemiz gerekir aslında. Aynı kararlılıkta sürdürürsek inanın bunlar da dayanamaz, yoldaşlar. Bunları da deviririz. Sonunda bunlar tabiî ki gidici. Biliyorlar gidici olduklarını ve ihanetlerini. İşte bugün Tayyip tüm şürekâsıyla beraber; Davidson’la beraber ve diğer Hüseyin Çelik, Egemen Bağış vb. yani en has adamlarıyla beraber, en has Amerikan uşaklarıyla beraber Dolmabahçe’de üç saat toplantı yaptı. İzmir Urla’daki tatilini keserek hemen geldi. Paniğe kapıldı ve konu; Mısır İsyanı’nın zafere ulaşması, zaferi. Üç saat sonunda hiçbir açıklama yapamadılar. Bu isyan öylesine korkuttu, ürküttü ki onları, her zaman ekranlarda zıvanadan çıkmış, kendini kaybetmiş gibi bet sesiyle, hakaret içeren cümleleriyle, sözcükleriyle, salyalarıyla insanlara bağırıp çağıran Tayyip yok ortalıkta. Dilini yuttu.

Biliyorlar, kendi sonlarının da yaklaşmakta olduğunu biliyorlar. Tayyip, Mursi olmak üzere olduğunu biliyor. Bundan kaçışı yok. Eninde sonunda olacak. Ama çok zulüm yaptı. Kaçarak kurtulamayacak; yaptıkları ihanetin, döktüğü kanların, yaptığı vurgunların hesabını verecek. Hem kendisi, hem tüm şürekâsı… Bundan hiç kurtuluşları yok.

Hep dediğimiz gibi Tarihin yönü hep ileriye doğrudur. Belli sürelerle bayır aşağı gitse de, düz bir hat izlese de genel doğrultu ileriye doğrudur, yoldaşlar. Bunu durdurmanın mümkünatı yok. O bakımdan sonunda mutlaka biz kazanacağız. Halklar kazanacak, dünya halkları kazanacak.04.07.2013

Hep diyoruz ya halkız haklıyız yeneceğiz.