Bu yazımız da, PDA Tekkesini, sığınılacak güvenli liman sanma gafletine düşen İP’li kadınlara bizim hediyemiz olsun

Bin Kalıplı Doğu Perinçek ve PDA Avanesinin İhanete Karmış Hazin Siyasi Serüvenine Dair… (14)

Bu yazımız da, PDA Tekkesini, sığınılacak güvenli liman sanma gafletine düşen İP’li kadınlara

bizim hediyemiz olsun

İlkin, Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Evren Balta’nın 17 Şubat 2015 tarihli Yurt Gazetesi’nde yayımlanan “Bizi öldürenler, koruduğunu söyleyenler!” başlıklı makalesinden başlık altı spotu olarak verilmiş şu paragrafı aktaralım:

“Siyasal iktidarın kaç çocuk doğuracağımı, ne zaman evleneceğimi, sokakta ne giyeceğimi denetlemesi ile sıradan erkeklerin onlarla ne zaman sevişmek isteyeceğimi denetlemek istemesi arasında çok büyük bir fark yok. İkisi de bana rağmen, benim için, benim bedenim adına karar verme ve bunu uygulama hakkını kendilerinde gören korkunç bir cinsiyetçiliğin dışavurumları!”

Evet, aynen de öyledir, yoldaşlar. Biz de bu değerlendirmeye bütünüyle katılıyoruz. Burada karşı çıkılan yaklaşımlar, her şeyden önce kadınlar üzerinde erkeğin denetim, yönlendirme hakkı olduğunu ön kabul olarak savunan yaklaşımlardır. Söz konusu yaklaşımda, kadının özgür iradesiyle kadınlık işlevleri ve bedeni üzerinde tasarruf hakkı bulunmaz. O hak erkeklere aittir. Özetçe kadın, kendi haline bırakılamayacak, çünkü bırakılırsa ne yaptığına ve yapacağına güvenilemeyecek bir cinsiyettir. Bu sebeple de kadının hayatının, sosyal yaşamının tümünün nasıl olacağına karar verme hakkı sadece erkeklerindir. Çünkü erkek, kadından üstündür. Kadın kendini bile yönetemez. Ama erkek, hem kendini, hem kadını yönetecek yetkinliğe sahiptir.

Kadını Sorunu’nun çözümü budur, egemenlere göre. Adamlar böylece meseleyi kökten çözmüş olurlar. Kadın ne mi yapacak?

Erkeğine danışacak. Bu eşi olur, yoksa babası olur, erkek kardeşleri olur. Onların buyruğuyla hareket edecek.

Tabiî bu sorun çözüş, kadını sosyal hayattan tümüyle koparan, onu Lenin’in deyişiyle “yatakla mutfak arasında köle yapan” bir sonuca yol açar, kaçınılmaz biçimde.

Yani, kadının özgürlüğünü reddeder. Onu ezilen cinsiyet durumunda tutar.

Yine bu anlayış, kadına gönlünden kopup büyük fedakârlıklarda bulunarak ufak tefek hak kırıntıları verir. Bununla da övünür, bakın biz kadına ne haklar veriyoruz, diye.

10 bin yıldan bu yana kadın hep bu ve benzer anlayışlar sonucu köle durumunda tutulmuştur. Günümüz burjuva toplumunda Parababaları, kadın işgücünün daha ucuz olmasından dolayı kadınlara üretimde belli oranda da olsa yer almaları imkânını sağlamıştır. Ama bu da tümüyle kendi kâr hırslarının bir sonucudur. Yoksa kadını düşünmelerinin değil.

Burjuva toplumu, düzeni var olduğu sürece ne yazık ki kadınların kurtuluşu mümkün olmayacaktır. Çünkü bu toplumun ekonomik gücü erkeklerin elindedir. O güce sahip olan, onu elinde bulunduran her şeyi, tabiî kadın da buna dahildir, parayla elde edebileceği bir meta olarak görür.

Mülkiyet kişilerin elinde olmaktan çıkarılıp kamunun olunca o zaman erkeğin kadın üzerindeki hâkimiyeti de kendiliğinden mecburen son bulur. Tabiî 10 bin yılın oluşturduğu erkek egemen kültür, sosyalist topluma geçiliverince bir anda yok olmaz. Bu sebeple sosyalist toplumda da bu kadın düşmanı kültürün, geleneklerin, anlayışın ortadan kaldırılıp izlerinin bütünüyle silinmesi için kadınların bir hayli uzun bir süre örgütlü mücadele vermeleri gerekir…

Ne diyor Tayyip, meydanlarda, kürsülerde, ekranlarda, yoldaşlar?

“En az üç çocuk yapın.”

Tabiî Tayyip’inki nihayetinde bir istek, talep, temenni ve öneri olarak kalmaktadır.

Fakat zıvanadan çıkmış bir Pol Pot Karikatürü, kadına karşı bu zalimane tutumu bin kat daha artırarak, şiddetlendirerek, Kant’ın deyişiyle “kategorik imperatif” yani “kesin buyruk” olarak öne sürmektedir.

Hem de ne adına?

Devrimcilik adına, komünistlik adına, Marksistlik adına.

Kime karşı mı?

Örgütündeki kendi eşi hariç tüm kadınlara karşı.

Tabiî bütün despotlar gibi eşiyle kendisini, koyduğu yasağın kapsamı dışında tutmaktadır. Çünkü o, yasak koyucudur. Yasaklara uyucu değil. O emredecek, herkes de ona tartışmasız uyacak, boyun eğecek. Uymayanın örgütte yeri yoktur.

Evet yoldaşlar, şimdi yine 10 yıllarca PDA Hareketinin Doğu Perinçek’ten sonraki adamı (İkinci Adam) olmuş, aynı zamanda da Perinçek’in kız kardeşi Feyza’yla evlenip eniştesi olmuş Gün Zileli’nin anılarından bir bölüm aktaralım. Yanlış anlaşılmasın bu anılar PDA Hareketi’ni bir belgesel sadakatinde anlatan, ortaya koyan anılardır. Hep söylediğimiz gibi eksiği vardır ama yanlışı yoktur anlatılanların. Görelim:

“1976 yılının başında, Feyza hamile kaldı. Parti’nin “çocuk yapma” yasağına o güne kadar sadakatle uyduğumuz halde, M. K. Çamkıran’ın ve Doğu Perinçek’in bu yasağı delmelerinden cesaret alarak oldukça gevşek davranmaya başlamıştık. Birbirimize itiraf etmemekle birlikte, Feyza da ben de memnunduk durumdan. Ama aynı zamanda da endişe içindeydik. Ya “parti”, çocuğun doğumuna izin vermezse? Niçin vermesindi canım? Doğu’ya, Çamkıran’a nasıl vermişti? Gerçi onların izin istediğini de hatırlamıyordum ya! Onlar de facto bir durum yaratmışlardı. Biz de öyle yapamaz mıydık? Hayır, yapamazdık. Çünkü ikimiz de “parti” disiplinine harfi harfine uyacak, şahsi isteklerimizi “parti”nin iradesine bağlayacak ölçüde naif devrimcilerdik.

“Haftalık raporumda, Doğu’ya, “Mozambikli”nin (Feyza için bu adı kullanıyorduk), “kazaen hamile kaldığını” bildirdim ve “ne dersiniz” diye sordum. “Keşke olmasaydı, ama ne yapalım olmuş bir kere, hayırlı olsun” türünden bir yanıt bekliyordum. Ertesi hafta gelen cevap tam tersi yöndeydi. Cevapta, “iyi bir kürtajcıya” gitmemiz ve bir daha sefere “daha dikkatli olmamız” isteniyordu. Gelen cevapla ikimiz de yıkılmıştık. Ama, “parti disiplinine” kafa tutacak kadar cesur olmadığımız gibi, Doğu’nun “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” sözünü hatırlatan tutumunu eleştirecek -içten içe eleştirsek de- bunu dışa vuracak ölçüde gelişmiş bir kişiliğimiz yoktu. Bu “emre” köle gibi itaat ettik.

“O dönem kürtaj legal değildi. Bazı doktorlar, kürtajı, kendi muayenehanelerinde illegal yapıyorlardı. Tabiî, bu ameliyatın yeterli sağlık koşullarında yapılması da paraya göre belirleniyordu. Gerekli parayı yatırırsanız, son derece iyi koşullarda ameliyat olabilirdiniz. Ama, bu parayı veremiyorsanız, birtakım kasapların elinde başınıza ne geleceği hiç belli olmazdı. Tabiî biz, parasızlık dolayısıyla ikinci kategorideki vatandaşlar arasında yer alıyorduk. Aynı kötü deneyi daha önce yaşamış bir kadın arkadaş, Feyza’yı alıp, Aksaray’daki bu küçük “mezbahane”lerden birine götürdü. Ben gitmedim elbette. Ama Feyza’nın anlattıklarından bu korkunç yerin nasıl bir şey olduğunu gözümde canlandırabiliyordum. “Doktor” denen kasap, “kesip biçme” işlemini, aldığı “cüzi” ücrete uygun olarak, neredeyse on dakikada tamamlıyormuş. Zavallı kadınlar, eline düştükleri kasabın kapısında kurbanlık koyunlar gibi bekleşirken, o da içeride, kadınların rahminden kesip aldığı “kanlı et parçalarını” çöpe fırlatıyormuş. Anlayacağınız, her şey gibi “insanca koşullarda” “çocuk aldırmak da sınıfsal olanaklara bağlıydı. Hayatlarının hiçbir aşamasında insan yerine konmayanlar, burada da “insanî” bir muamele beklememeliydi.

“Böyle “ucuz” bir ameliyatın olumsuz sonuçlarına hazır olmak gerekirdi. Hayır, bununla, Feyza’nın, neredeyse üç aylık erkek çocuğunu aldırmasının onda yarattığı psikolojik sarsıntıyı kast etmiyordum. Sözünü ettiğim, on dakika içinde yapılan alelusul bir ameliyatın geride bırakacağı fiziki tahribat ihtimaliydi. Mikrop kapma, bıçak darbeleri sonucunda rahimde ya da rahim ağzında yara açılması, kanama olması ve içeride parça kalmasının yol açacağı büyük kanamalar vb. Sonuncusu Feyza’nın başına geldi. Kürtajdan sonra dinlenmek için Doğu’yla Şule’nin Küçükçekmece’deki evinde kalıyordu. Ben o gece, onun başında kalmak yerine kim bilir hangi büyük “tarihi görevin” peşinden koşarak geceyi başka bir yerde geçirmiştim. Sabah Doğu’ların evine geldiğimde tuhaf bir durumla karşılaştım. Kapı açıktı, içeri girdim. İçeride kimseler yoktu. Doğu, zaten o sırada İstanbul’da bulunmuyordu. Şule de gözükmüyordu ortalıkta. İşin daha da garibi, Feyza da yoktu yatağında. O hasta haliyle kalkıp nereye gitmiş olabilirdi? Tam o sırada, yataktaki kan izleri ve yerdeki kanlı çarşaf dikkatimi çekti. Büyük bir telaşa kapıldım. Tam evden çıkmak üzereyken Çamkıran girdi içeri. “Merak etme” dedi, “şu anda hastanede ve durumu gayet iyi.” O gece Çamkıran da tesadüfen orada kalmış. Gece yarısı Feyza’da büyük bir kanama başlamış ve Çamkıran bir taksi tutup onu hastaneye götürmüş. Meğer Feyza’nın rahminde parça kalmış. Bu çok tehlikeli bir şeydi, kanın zehirlenmesine ve annenin ölmesine bile yol açabilirdi. Hemen hastaneye gittim. Feyza, geçirdiği ikinci ameliyattan henüz uyanmamıştı. Uykusunda ağlıyordu.” (Gün Zileli, Havariler, s. 184-186)

Başta kadın gelmek üzere ailelerin, birlikteliklerin özlem ve iradesini tanımayarak Hareketine koyduğu, halkımızın deyişiyle bu manyakça çocuk yapmama kuralını ya da çocuk yapma yasağını ve onun ölümün eşiğinden dönen, doğurmak istediği evladını kaybeden mağduru olan Feyza Zileli’yi konu ederek soruyor Hürriyet’in kadın muhabiri Gülden Aydın (bu kadın da PDA’ya yıllarca müritlik etmiştir) Bin Kalıplı Şeyh’e olayı:

“Zileli’nin kitapta yazdığı gibi partili kadınların doğurmasına karşı mıydınız, kürtaj yapmalarını mı söylediniz?

“- Kürtaja karşıyım. Anadolu çocuğuyum. Ben öyle bir terbiyede büyüdüm ki bu türlü şeyler söyleyemem. En küçük çocuğum 8 yaşında. Doğduğunda, ben 53, Şule 46 yaşındaydı. Ona bile kürtaj yap demedim. 80 öncesi öyle bir hava vardı. Çocuk olmasın, ne olacağımız belli değil diye.” (Gülden Aydın’ın D. Perinçek’le yaptığı röportaj, Hürriyet, 04.05.2002)

Bin Kalıplı fırıldak burada da meşrebine uygun olarak hiç utanıp sıkılmadan yalana ve inkâra sapıyor. Onlarca kişinin bildiği, kurbanı olduğu yasağı yok böyle bir şey, diyerek inkâr etmeye çalışıyor.

Dedik ya onun için yalan, dümen, hile son derece sıradan işlerdir. Neredeyse içgüdüselleşmiştir bu tür ahlaksızlıklar.

Fakat, psikolojik sorgu tekniği açısından bu yanıtı okuyan her uzman burada yüzde yüz kesinlikte yalan söylendiğini anlar. Bir kere “Anadolu çocuğuyum. Ben öyle bir terbiyede büyüdüm ki bu türlü şeyler söyleyemem”, diyerek sorudan kaçıyor. Soruyu saptırıyor. Cevap vermiş gibi yapıyor ama cevap vermiyor aslında. Bir ikincisi, en küçük çocuğum doğduğunda eşim şu yaşta, ben şu yaştaydım falan diyerek yine sorudan kaçıyor.

Bir kere senin o çocuğun, söz konusu yasağı savunduğun dönemde mi doğdu?

O gün, yani röportajın yapıldığı 2002 yılında çocuğun 8 yaşında ise doğum tarihi 1994 olur. Bu tarihte hep bildiğimiz gibi ne Maoculuk kalmıştır, ne Mao Zedung Düşüncesi, ne Pol Pot iktidarı ne de böyle akıl ve vicdan dışı parti yasaklarının sökeceği bir ortam. Bu manyaklıkların hepsi iflas etmiş ve tarih olmuştur artık. Kaldı ki senin en küçük çocuğun Gün Zieli’nin yukarıdaki satırlarda anlattığı dönemde doğmuş olsa bile sen kendini o yasak kapsamı dışında tutmuşsun zaten. Bu sebeple bu gerekçesinin de iler tutar yanı yoktur.

En sonuncusuysa, tevil yoluna saparak konuyu kütleştirip budayıp ılımlandırarak aslında hani derler ya çaktırmadan kabul etmiş oluyor yasağını. Şöyle diyor: “80 öncesi öyle bir hava vardı. Çocuk olmasın, ne olacağımız belli değil diye.”

Nerede öyle bir hava vardı?

Senin şeyhi olduğun Tekkenizde değil mi?

Ne olacakları belli değilmiş. Lafa bakın! Peki, işçinin, köylünün, aydının, esnafın ne olacağı belli mi? Kimin geleceği belli Türkiye’de? Her an halkımızın her bir ferdi işsiz kalabilir, aç kalabilir, cezaevine girebilir, yok yere mahkûm edilebilir, yaralanıp sakat kalabilir ve hatta ölebilir.

Gördüğümüz gibi yoldaşlar bu adamla ve kendine benzettiği avanesiyle konuşmanın, tartışmanın hiçbir anlamı olmaz. Yılan gibi kıvrılır, kayar, döner, bükülür bunlar. Bir sonuca ulaşamazsınız. Çünkü içtenlik yok, ahlak yok, namus yok, utanıp sıkılma yok. Bunlar Tayyipgiller’in sol kulvardaki versiyonudurlar. Neyse, geçelim bakalım…

Biz hep diyoruz ya yoldaşlar bunlara, Pol Pot Karikatürü, diye. Aslında o bile değil de… Çünkü Pol Pot, ülkesini işgale girişen ABD Emperyalistlerine karşı 5 yıl süren bir halk savaşına önderlik etmiş ve emperyalistleri ülkesinden kovmuştur. Bu emperyalist saldırı ve işgal döneminde Kamboçya halkı 600 bin ila 800 bin arasında kayıp vermiştir. ABD Emperyalistleri, Ortadoğu’da da 1990 Körfez Savaşı’ndan bu yana uygulayageldikleri gibi mazlum ülkeleri uçaklarıyla, füzeleriyle bombalamayı pek severler. Ve hep yaptıkları gibi bu canavarlıklarını sevimli sözcükler kullanarak adlandırırlar. Kamboçya bombardımanlarını da B52 ağır bombardıman uçaklarıyla “halı döşeme” adını verdikleri yöntemle yapmıştı emperyalist haydutlar, cellâtlar.

Bin Kalıplı’yı ele alırsak; onda Pol Pot’un sahip olduğu yüreğin-cesaretin binde biri bile yok. O aslında Pol Pot’u taklit etmeye kalkışan bir soytarıdır.

1975’te iktidara geldikten sonra Pol Pot bütün şehirleri boşaltıp insanları köylere tarım işçisi olarak çalışmaya gönderir. Çalışamayacak durumda olanlar itlaf edilir. Eğitimliler de öyle. Mesela, 1700 kişi sadece gözlüklü oldukları için katledilmiştir. Pol Pot’a göre gözlüklü adam okuyan adamdır. Okuyan adamsa zararlıdır. Hastalar, tarımda çalışamayacak durumda olanlar hemen katledilir. Kendisine karşı çıkanlarınsa zaten hiç yaşama şansı yoktur. Uzatmayalım yoldaşlar. Yaygın kanaate göre 1975 ile 1979 yılları arasında Pol Pot iktidarı 1 milyonun üzerinde Kamboçyalıyı katleder. Hatta bazı iddialara göre bu sayı 1 buçuk ila 2 milyon arasındadır. İktidara geldiğinde Kamboçya’nın 7 milyon nüfusu vardır. İşte bu 7 milyonun ortalama olarak dersek 1,5 milyonunu katletmiştir Pol Pot yönetimi. Aşağı yukarı nüfusun beşte birini yok etmiştir. Katliam kurbanları, her sınıf ve tabakanın insanlarından oluşur. Kadın erkek, yaşlı genç, çocuk, her yaştan ve her cinsiyetten insan kurban edilir. Öyle ki her evden en az 1 kişi katledilmiştir o süreçte.

Başkent Phnom Penh’in 14 km dışında bugün hâlâ “ölüm tarlaları” denen toplu mezarlara defnedilmiştir bu kurbanların bir bölümü. Şu ana kadar burada 129 toplu mezar keşfedilmiştir.

Şehrin merkezinde ise Pol Pot’un işkence merkezi haline dönüştürdüğü bir okul bugün müze olarak korunmakta ve yerli ve yabancı gezginlere gösterilmektedir. Rehberler buralarda hangi yöntemlerle insanların işkence gördüğünü anlatmaktadır. Enteresandır; buradan gelip geçmiş kurbanların kayıtları tutulmuş, resimleri çekilmiştir, önden ve yandan. Dosyalanmıştır bu kayıtlar. Onlar da sergilenmektedir bu işkence müzesinde bugün. Merak edenler internet ortamındaki onlarca videodan burada yapılan insanlık dışı işkenceleri sağ kurtulan kurbanların anlatımından, o günlerdeki Pol Pot’un görevlilerinin anlatımından ve bu soykırım müzesinin bugünkü görevli rehberlerinin anlatımından dinleyip öğrenebilirler. Tabiî içleri kaldırırsa…

Başkentteki bu soykırım müzesi Pol Pot’un ülkedeki pek çok hapishanesinin, işkencehanesinin en büyüğüdür. Burada takriben 20.000 insan sorgulanıp işkencelerden geçirilmiş ve katledilmiştir. Böyle işkencehanelerde katledilenler, aileleriyle birlikte yok edilmiştir; öldürmezsek büyüyünce intikam almaya kalkar, karşıdevrimci olur korkusuyla. Bir kısmı burada açlık ve işkenceden ölmüş, bir kısmıysa ölüm tarlalarına götürülerek orada öldürülmüş ve toplu mezarlara gömülmüştür.

Pol Pot da Bin Kalıplılar gibi Mao Tarikatının sadık mürididir ve “Mao Zedung Düşüncesi”nin tutkunudur. Yani o yıllarda Doğu Perinçek ve PDA Avanesiyle Pol Pot aynı yolun yolcusu, aynı tarikatın müridi, aynı ideolojinin savunucusudur.

İşte bu sebepten, Doğu Perinçek, Aydınlık’ın Yazı İşleri Müdürü Mehmet Ataberk ve muhabirlerinden Nuri Çolakoğlu’nu Çin ve Kamboçya’ya gönderir. Kamboçya’da 15 gün kalıp Pol Pot’la da röportaj yapar Aydınlıkçılar. Pol Pot’un emirlerine verdiği araba ve rehberlerle gezerler Kamboçya’yı. Tabiî sadece görülmesini istedikleri yerlere götürürler ve yandaşlarıyla konuştururlar. Onlar gözlemlerinin bir kısmını bir yazı dizisi biçiminde Bin Kalıplılar’ın Aydınlık’ında yayımlarlar. Tamamını da kitap haline getirerek Aydınlık Yayınları’ndan çıkarırlar. Bugün de sahaflarda bulunabilen kitabın adı “Savaşan Kamboçya”dır.

Anlaşılacağı üzere, bu anlatımlarda Pol Pot iktidarına övgüler düzülür.

Kitapta anlatılanlara göre Pol Pot parayı tümden kaldırır. Herkes iktidarın kurumlarının kendisine sunduğu karavanadan yiyecektir. Herkes saat 05.00’te kalkacak, yönetimin belirlediği görevleri yerine getirecek, saat 09.00’da da yatacaktır.

İşte o yıllarda böyle bir sözde sosyalist düzenin özlemi içindedir Bin Kalıplılar da.

Ne diyelim?

Bu çılgın, sözde komünist hastalıklı rejim, 1979’da Komünist Vietnam güçlerinin müdahalesiyle yıkılır ve katliam düzeni son bulur. Devrimci Vietnam Ordusu hızla girerek başkente ulaşır, Pol Pot iktidarını alaşağı eder.

Vietnam’ın bu tutumu Pol Pot’un bağlı olduğu ÇKP tarikat tekkesini çok rahatsız eder. Ve Vietnam’ı cezalandırmak için Çin Ordusunu Vietnam’a saldırtırlar. Fakat kısa sürede toparlanan, hazırlığını tamamlayan Vietnam karşı saldırıya geçerek işgalci Çin’i püskürtüp ülkesi dışına atar…

Vietnam’ın bu insani, vicdani ve devrimci tutumu MAO tarikatının bizdeki müritlerini de çok rahatsız eder. Bin Kalıplılar Vietnam Halk Cumhuriyeti’ne olan öfke ve kinlerini daha da bilerler. Küfürlerle saldırırlar Vietnam’a; “Sovyet Sosyal Emperyalistlerinin, Yeni Çarların kuklası Vietnam, komünist Pol Pot yönetimini yıktı”, diye…

Bin Kalıplı’nın örgütüne koyduğu çocuk yapma yasağı, Pol Pot’un yasak ve kuralları karşısında halkımızın deyişiyle “bal helvası” gibi mi kalır?

Fakat şöyle bir fark var arada: Buradakiler küçük bir grup, PDA Avanesi. Pol Pot’sa bir ülkede iktidara gelmiş bir önder. Emrinde bir devlet ve onun ordusu da dahil olmak üzere tüm kurum ve görevlileri var.

D.P. ve diğer Bin Kalıplılar da iktidara gelmiş olsalar inanın Pol Pot’tan farklı davranmazlardı.

Yine ben sık sık şöyle derim, Bin Kalıplılar ve Sevrci Soytarı Sahte Sol için:

“Allah Türkiye Halklarını bunların iktidarından korusun.”

Çünkü hem Bin Kalıplılar hem de Sevrci Soytarı Sahte Sol’un önderleri Pol Pot’la aynı ruhiyata sahiptirler. His yoksunu, robotlaşmış, zalimleşmiş insan sefaletleridirler. Hiçbir insani duygu taşımazlar. Vicdan ya hiç teşekkül etmemiş ya da yok olmuştur bunlarda.

Sosyalist iktidar mı görmek istiyorsunuz?

Alın size bir örnek: Küba. Küba’da devrimden bu yana yani 1959’dan beri bir tek insan işkence görmemiştir ve kaybedilmemiştir. İşte bu sebepten bu yüce devrimci değerlere sahip olduğu için Küba, devrimci hattan milim savrulmamıştır ve dünyanın başhaydut devleti ABD’nin 90 mil açığında sosyalizmin bayrağını dalgalandırmıştır. ABD Emperyalistleri bütün saldırı ve provokasyonlarına rağmen Küba’daki sosyalizmi yıkamamışlardır. Önderlerini korkutamamışlardır. Tam tersine Küba 65 yıldan beri burnunun dibinde ABD haydutlarına meydan okumaktadır. Sadece onlara da değil, tüm emperyalist haydutlara.

Sözü yine fazla uzatmayalım yoldaşlar. Bin Kalıplıların kalıplarından biri de işte bu Pol Pot Karikatürü oluşlarıdır.

Ne demiştik yazımızın başlığında?

Bu da bizim İP’li, (belki gücenirler, bizim adımız artık İP değil derler, o zaman yeni adlarıyla niteleyelim) Yeni Sahte Vatan Partili (YSVP’li) kadınlara hediyemiz olsun. Kabul buyururlarsa tabiî. Buyurmaya da bilirler mi dersiniz? Olur ya, belki. “Biz şeyhimizden memnunuz” da diyebilirler mi? Bilmem…

Kim bilir belki de bazıları bize kızacaktır, yine bu yazımızdan dolayı da. Sen bizi, aklımızı kullanmaya, sorular sormaya, olayları gerçekte ne iseler öylece görüp araştırmaya yönlendirmeye çalışıyorsun. Bu yaptığın feylozofların işi, akıl insanı şüpheye, şirke, Allah korusun inkara ve dinden çıkmaya yani sapkınlığa götürür. Nitekim tarikatlar da böyle der: Akılla bizim işimiz olmaz. Bizim işimiz inançladır. Biz inanırız sadece. İnancımızı ve tarikatımızı da asla sorgulamayız. Bu sebeple sen bizi dinden çıkmaya sevk ediyorsun, bize kötü yol gösteriyorsun. Biz sana kanmayacağız, diyebilirler…

Ne yapalım?

Derlerse diyecekler. Herkes seçiminde hür…

Biz uyarma görevimizi yapalım da… Çünkü devrimci sorumluluğumuzun gereğidir bu. Halklarımıza, insanlarımıza, özellikle de kadınlarımıza olan sorumluluğumuzun gereğidir bu. Gerisi artık herkesin ferasetine kalmış

Biz yine de son bir uyarı ve öneride daha bulunalım İP’li kadınlara:

Şeyhlerine ve PDA Avanesinin kıdemli müritlerine şunları sorsunlar. Sorular gayet basit ve nettir.

1- TİİKP ve TİKP’de çocuk yapma yasağı var mıydı? Şeyh bu yasağı koydu mu? Ve hemen de arkasından bu yasak bana değil, ben kapsam dışındayım, bu yasak siz müritlerimedir, dedi mi? (Çünkü pratikte Şeyh bu yasağı takmadığını göstermiştir.)

2-  Ebeveynin (anne babanın) istek, özlem ve iradesini hiçe sayarak, hastalıklı ruh yapısının bir ürünü olarak, ana karnındaki üç aylık bebeği zorla aldırtarak bu çocuğun hayatına son vermiş, dolayısıyla da açıktan bir cinayet işlemiş olmuyor mu Bin Kalıplı Doğu Perinçek?

3- 1975 ve 1979 döneminde Kamboçya’da iktidarda olan Pol Pot rejimini (Kızıl Kmer iktidarını) TİİKP ve TİKP açıkça ve kesince savunmuş mudur?

Sorsunlar bakalım İP’li kadınlar, kıdemli abilerine. Bakalım ne cevaplar alacaklar… 25.02.2015


HKP Genel Başkanı

Nurullah Ankut

savaşan kamboçya