Bakın; Tayyip kimin çok heveslenip de yapamadığı ihanet taşeronluğunu yapmaktaymış, beş yıldan bu yana Suriye’de…

22.12.2016
285
A+
A-

Bakın;

Tayyip kimin çok heveslenip de yapamadığı ihanet taşeronluğunu yapmaktaymış, beş yıldan bu yana Suriye’de…

Yurtsever olmakla birlikte, anarşist yazar Banu Avar’ın 2012 tarihli bir yazısı geçti elimize. Banu Avar, yazısında 1957 yılına ait bir CIA ve MI6 Raporundan aktarmalar yaparak ABD ve İngiltere’nin tâ o yıllarda Suriye’ye saldırıp Baas İktidarını yıkarak kukla bir ABD-AB işbirlikçisi hükümeti işbaşına getirmek için anlaştıklarını ortaya koyuyordu.

Çok önemliydi, bizce de bu rapor. Raporu “Guardian”dan Ben Fenton, 27 Eylül 2003 tarihli yazısında açık ediyordu, bütün yönleriyle. Raporun kendisini bulamadık. Fakat, Ben Fenton da can alıcı bölümlerini aktarmıştı yazısında. O yazıya ulaştık ve çevirdik dilimize.

Olayın netçe görülmesi, anlaşılması için Guardian’da çıkan o makaleyi olduğu gibi aktaralım:

***

Macmillan destekli Suriye suikast komplosu

Belgeler, Beyaz Saray’ın ve No 10’un (İngiltere Başbakanlık Konağı’nın) petrolün körüklediği işgal planı komplosunu gösteriyor

Irak’taki savaştan 50 yıl önce, İngiltere ve Amerika, terör yaymakla ve Batının petrol kaynaklarını tehdit etmekle suçladıkları bir başka Arap ülkesine yönelik gizli bir “rejim değişikliği” peşine düşmüşler; Suriye’yi işgal etme ve önde gelen şahsiyetlere yönelik suikastlar gerçekleştirme planları yapmışlardı.

Yeni keşfedilen belgeler, Harold Macmillan ve Başkan Dwight Eisenhower’in 1957’de Suriye’nin Batı destekli komşuları tarafından Suriye’nin işgali için gerekçe olarak düzmece sınır olayları çıkarılması ve devamında Şam’daki en etkili üçlünün “yok edilmesi” üzerine kurulu CIA-MI6 planını nasıl onayladıklarını gösteriyor.

Korkutucu derecede açık tartışmalar içeren raporlar, Londra Üniversitesi Royal Holloway’de uluslararası tarih okutmanı Matthew Jones tarafından, Bay Macmillan’ın Savunma Sekreteri Duncan Sandys’in özel belgeleri içinde keşfedildi.

Tarihçilerin, istihbarat servislerinin 1957 Sonbaharında Suriye Rejimini devirme peşinde olduklarını bilmelerine karşın, üç önemli figürün katledilmesinin bu entrikanın tam kalbinde olduğunu gösteren belgeler ilk kez ortaya çıktı. 1957 Eylülü’nde Washington’da bir araya gelen çok gizli ve üst düzey bir çalışma grubu tarafından hazırlanan belgede, Şam’daki en önemli üç adamın öldürülmesi gerektiği konusunda Bay Macmillan ve Başkan Eisenhower için en ufak bir şüphe bırakılmıyor.

“Tercih edilen plan”ın bir bölümünde şöyle yazıyor:

“Özgürlükçü güçlerin eylemlerini kolaylaştırmak için, Suriye rejiminin askeri eylemlerini organize etme ve yönlendirme kapasitesini azaltmak için, kayıpları durdurmak ve yıkımı minimuma indirmek için, mümkün olan en kısa zamanda istenilen sonuçları elde edebilmek için, kilit niteliğindeki belli insanların ortadan kaldırılması amacıyla özel bir çaba sarf edilmelidir. Bu kişilerin ortadan kaldırılması, ayaklanma ve müdahale sürecinin hemen başında, zamanın koşullarının ışığında bir an önce başarılmalıdır.”

Londra ve Washington tarafından onaylanan belgede üç adamın ismi geçiyordu: Suriye Askeri İstihbarat Şefi Abd al-Hamid Sarraj, Suriye Genelkurmay Başkanı Afif al-Bizri ve Suriye Komünist Partisi Lideri Khalid Bakdash.

Daha bir yıl önce büyük ölçüde Anthony Eden’in Süveyş’teki feci maskaralıkları sayesinde iktidara gelmiş bir başbakan olarak Macmillan gözle görülür biçimde savaş yanlısıydı. Raporu günlüğünde “en çetin rapor” olarak niteledi. Gizlilik çok üst düzeydeydi. Macmillan “gevezeliğe” eğilimli olmaları nedeniyle raporun İngiliz şeflerden ve personelden dahi gizli tutulmasını emretti.

Albay Adib Shishakli’nin muhafazakâr askeri rejiminin 1954’te Baas Partisi ve Komünist Parti politikacıları ile onların Suriye Ordusu’ndaki müttefikleri tarafından devrilmesinden beri Suriye’de gün geçtikçe yükselen Batı karşıtlığı ve Sovyet sempatisi, Downing Street’te (İngiltere Başbakanlığında) ve Beyaz Saray’da kaygıları arttırıyordu.

Eylemin çağrısını yapan CIA’nın Ortadoğu Şefi, eski Başkan Theodore Roosevelt’in torunu Kermit Roosvelt idi. Roosvelt, Albay Sarraj’ı, General al-Bizri’yi ve Bay Bakdash’ı kukla başkanın arkasındaki asıl güç olarak tanımladı. Hatta bu üçlü, İngiltere ve Fransa’nın gizliden İsrail’le de anlaşarak bir önceki yıl Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesini ortadan kaldırmak gibi feci bir girişimde bulunmasından sonra Nikita Kuruşçev’in yörüngesine daha da yaklaşmıştı.

1957’de Amerika, Süveyş Kanalı hareketine karşı olsa da Başkan Eisenhower; Moskova’nın komünizmi Ortadoğu’ya yayması için Suriye’nin bir merkez olabileceği tehlikesini daha fazla göz ardı edemeyeceğini hissetti. O ve Bay Macmillan Suriye’nin, terörizm ihraç ederek ve ülke içi muhalefetleri cesaretlendirerek Batı yanlısı komşularını istikrarsızlaştıracağından korktu. Daha da önemlisi, Suriye aynı zamanda Batı yanlısı Irak’ın petrol sahalarını Türkiye’ye bağlayan, Ortadoğu’nun ana petrol boru hatlarından birinin de kontrolünü elinde tutuyordu.

“Tercih edilen plan” şunu da ekliyor:

“Suriye’de bir iç karışıklık çıkararak ilerleme yönünde bir siyasi karar alınınca CIA hazırlanacak ve SIS (MI6) bazı kişilerle de ortak çalışarak, Suriye içinde küçük sabotajlar ve ani saldırılar düzenleyecektir.”

Bu iki servis eylemlerinin çakışmaması ve birbirlerini engellememesi için uygun şekilde fikir alışverişi yapmalıdır. Eylemler Şam’da yoğunlaştırılmamalı; operasyon abartılı bir görüntü vermemeli ve Suriye rejiminin anahtar kişilerinin ekstra bireysel koruma tedbirleri almalarına yol açmaktan kaçınmaya mümkün olduğunca özen gösterilmelidir.

Sabotaj

Rapor; gerekli düzeyde korku yaratıldıktan sonra, Irak ve Ürdün askeri müdahalesine bahane üretmek için sınır olayları ve çatışmaları çıkarılacağını söylüyor. Raporda aynı zamanda, Suriye’nin “komşu ülke hükümetlerine yönelik komploların, sabotajların ve şiddetin sponsoru gibi gözükmek zorunda kalacağı” belirtiliyor. “CIA ve SIS, tansiyonu yükseltmek için hem psikolojik alandaki hem de eylem alanındaki kapasitelerini kullanmalıdırlar.” Bu, Ürdün’deki, Irak’taki ve Lübnan’daki “sabotaj, ulusal komplolar ve çeşitli güçlü askeri eylemler”le ilgili suçların Şam’ın üzerine atılacağı anlamına geliyor.

Plan bir “Özgür Suriye Komitesi” kurulması ve “Suriye’deki paramiliter ve başka eylemsel yeteneklere sahip politik hiziplerin” silahlandırılması çağrısını yapıyor. (Plana göre) CIA ve MI6, iç kalkışmaları-örneğin Güneydeki Dürzîleri- teşvik edecek, Mezze Hapishanesi’ndeki siyasi tutukluların serbest kalmasına yardımcı olacak ve Şam’daki Müslüman Kardeşleri kışkırtacaktı.

Planı yapanlar, Baas/Komünist rejimi sıkı biçimde anti Sovyetik olan başka bir rejimle değiştirmeyi düşündüler. Fakat bunun halka hitap etmeyeceğini ve “muhtemelen daha başlangıçta sert tedbirler ve gücün despotik biçimde kullanılmasını” gerektireceğini kabul ettiler.

Plan hiçbir zaman uygulanmadı. Bunun başlıca nedeni Suriye’nin Arap komşularının eyleme geçmeye ikna edilememesi ve yalnızca Türkiye’den yapılacak bir saldırının kabul edilemez bulunması idi. Bir sonraki yıl, Baasçılar eski müttefikleri Komünistlere sırtını döndü ve Suriye’yi Nasır’ın Mısırı’yla, 1963’e kadar sürecek olan bir federasyona götürdü.

***

Aslında Guardian yazarı da ABD ve AB Emperyalistlerinin iğrenç, kanlı, alçak, ahlâksız ve namussuz, halk düşmanı içyüzlerini ortaya koymuş.

Adamlar, daha doğrusu emperyalist haydut çakallar, tıpkı Afganistan’a dünyanın dört bir yanından devşirdikleri CIA-Pentagon dincisi Ortaçağcı Cihatçıları eğitip, silahlandırıp saldırtarak; namuslu, yiğit, yurtsever ve halksever lider komünist Muhammed Necibullah liderliğindeki halkçı iktidarı yıktıkları gibi, kitle imha silahları var bahanesiyle saldırıp Irak’ı ölüm tarlalarına çevirdikleri gibi, Yugoslavya’yı parçaladıkları gibi, Libya’yı cehenneme çevirerek Muammer Kaddafi liderliğindeki halkçı iktidarı yıktıkları gibi, Suriye’ye de saldırıp halkçı Baas İktidarını yıkmayı ve yerine satılmış, işbirlikçi, despot ve hain bir kukla iktidarı kurmayı tâ 1957’de düşünmüşler, planlamışlar, projelendirmişler ve uygulama girişimlerinde bulunmuşlar.

Fakat bildiğimiz gibi, o yıllarda Sovyetler Birliği ve Sosyalist Kamp var, dünyada. Dünyanın üçte biri sosyalist iktidarlar tarafından yönetilmektedir. Bu sebepten, 1991 sonrasında olduğu gibi, NATO’larıyla, bombardıman uçaklarıyla, paralı askerleriyle ve CIA dincisi Ortaçağcı cellâtlarıyla saldırmaya cesaret edememişler.

İblisçe, provokatif planlar yapmayı, komplolar kurmayı denemişler. Irak, Ürdün, Lübnan ve Türkiye’den provokatif saldırılarda bulunacaklar Suriye’ye, sonra da kendi suçlarını Suriye’nin üzerine atarak; “Suriye komşularına saldırıyor. Terör ihraç ediyor, istikrarsızlık yaratmaya çalışıyor komşu ülkelerde”, bahanesiyle sınır çatışmalarına girişecekler Suriye’yle. Sonra da Suriye içinden ve dışından CIA aracılığıyla devşirip silahlandırdıkları Ortaçağcıları Baas İktidarına karşı saldırtacaklar. Saldırı sonrasında da “Bakın halk da mevcut iktidarı istemiyor. Ona başkaldırdı”, yalanını ortaya atacaklar.

Suriye’nin Genelkurmay Başkanını, İstihbarat Başkanını ve namuslu, yurtsever ve halksever Komünist Partisi liderini canice, İblisçe, halkımızın deyişiyle puştça, bir suikastla ortadan kaldıracaklar. Böylece de Suriye’yi bir anlamda öndersiz yani başsız bırakacaklar. Kendini savunamaz duruma düşürecekler. En sonunda da Türkiye’den, Ürdün’den, Lübnan’dan ve Irak’tan askeri saldırıya geçecekler, Suriye’ye karşı. Baas İktidarını yıkacaklar, kendilerine bağlı satılmış, kukla bir kadroyu işbaşına getirecekler. Böylece de Suriye, kendilerinin bir uydusu devlete dönüşmüş olacak.

Planın özeti bu.

Alçaklar, planlarını uygulama sonrasında, işbaşına getirecekleri hainlerden derleşik iktidarın halk tarafından asla kabul edilmeyeceğini ve Suriye Halkının bu satılmışlar iktidarına karşı başkaldıracağını biliyorlar, öngörüyorlar. Buna karşı da kendilerince önlem düşünmüşler. Onların bu namussuzca düşüncesini Guardian yazarı, yukarıdaki makalesinde aynen şu şekilde aktarıyordu, gördüğümüz gibi:

“Planı yapanlar, Baas/Komünist rejimi sıkı biçimde anti Sovyetik olan başka bir rejimle değiştirmeyi düşündüler. Fakat bunun halka hitap etmeyeceğini ve “muhtemelen daha başlangıçta sert tedbirler ve gücün despotik biçimde kullanılmasını” gerektireceğini kabul ettiler.”

Ne düşünmüş oluyor alçaklar böylelikle, arkadaşlar?

Halkın başkaldırısını önlemek ve olursa bastırmak için, faşist bir yönetim kurmalıyız, tâ başından itibaren.

İşte emperyalistler bu, arkadaşlar. Onlar ne uluslararası hukuk tanır, ne insan hakkı tanır ve de ne namus bilir ne de ahlâk…

İnsan soyunun yüzkarasıdır onlar. Sırtlanlar, çakallar bile onlarla kıyaslandığı zaman bir milyon defa daha vicdanlı kalır, insana yakın kalır.

Burada artık şunu demeliyiz, arkadaşlar:

Her kim ki Amerika ya da Avrupa Birliği; hukukun, demokrasinin, insan haklarının merkezidir, savunucusudur derse; o da en kesin anlamda haindir, alçaktır, namussuzdur, vicdansızdır, ahlâksızdır…

Onlardan insanlığa kötülükten, zulümden başka hiçbir şey gelmez.

Ne demişti, 1920’lerde, Birinci Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızın Önderi Mustafa Kemal?

“Fakat varlığımıza sataşan (tasallut eden) bütün Batı dünyası, Amerika da içinde olduğu halde, tabiatıyla büyük bir kuvvet teşkil ediyor.” (Mustafa Kemal, Aktaran: Fethi Naci, Atatürk’ün Temel Görüşleri, s. 46)

Ne demişti, 1967 yazında Bolivya dağlarından Havana’daki Tricontinental’e gönderdiği mesajında Che?

“Emperyalizmin bir dünya sistemi olduğunu, kapitalizmin son aşaması olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız ve o dünya çapında yenilgiye uğratılmak zorundadır. Bu mücadelenin stratejik sonu, emperyalizmin yıkılması olacaktır. Bize, bu dünyanın sömürülenlerine ve azgelişmişlerine düşen pay, emperyalizmin temellerini ortadan kaldırmaktır: biz ezilen uluslar, onlara sermaye, hammadde, teknisyen ve ucuz emek vererek ve onlardan yeni egemenlik araçları olan yeni sermaye, silah ve her çeşit materyal alarak mutlak bir bağımlılık içine sürüklenmekteyiz.

“Bu stratejik hedefin temel unsuru tüm halkın gerçek kurtuluşu olacaktır. Pek çok olayda bu kurtuluş silahlı mücadeleyle gerçekleşecek ve Bizim Amerika’da sosyalist devrim kaçınılmaz olacaktır.

“Emperyalizmin yıkılması hedeflenirken, onun başını kimin çektiği kesinlikle belirlenmek zorundadır. Bu, ABD’den başkası değildir.

“(…) düşmandan nefret etmeyen bir halk vahşi bir düşmanı yenemez.

“(…)

“Ve insanlığın kurtuluşu uğruna verilen savaşın bayrağı altında, uluslararası proleter ordularla gerçek bir proletarya enternasyonalizmi geliştirmeliyiz.

“(…)

“Eğer dünyada ölümün kendi paylarına düşen kısmıyla ve müthiş trajedileriyle, her günkü kahramanlıklarıyla, emperyalizme bitmez tükenmez darbeler indirerek, dünya halklarının artan nefretiyle emperyalizmin güçlerini parçalamak için iki, üç daha fazla Vietnam gün ışığına çıksaydı, geleceğe daha güvenli bakabilirdik!

“Bizim her eylemimiz emperyalizme karşı bir savaş çağrısı ve insanlığın en büyük düşmanı ABD’ye karşı halkların birliği için bir savaş marşıdır.”

Ve ne diyordu, 10 yıl kadar önce Fidel?

“Bu emperyalist haydutlar, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sonrasında bile çıkardıkları bölgesel savaşlar, yaptıkları işgaller, tertipledikleri faşist darbeler, katliamlar ve vahşi ekonomik sömürü ve talanları yüzünden 60 milyondan fazla insanın hayatını yitirmesine sebep olmuşlardır. Bu nedenle de bunlar Nürnberg benzeri bir mahkeme karşısına çıkarılıp insanlığa karşı işledikleri suçlardan dolayı yargılanmalıdırlar.

Guardian yazarı, o zamanki Suriye’nin Arap komşuları, bu planda rol almayı kabul etmediler, diyor.

Peki kim kabul ediyor, planda rol almayı?

Onu da söylüyor yazar: Türkiye.

Türkiye’deki Celal Bayar ve Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti Hükümeti…

Hatırlayalım; konunun bu yönüne ilişkin ne diyordu, Guardian yazarı?

“Plan hiçbir zaman uygulanmadı. Bunun başlıca nedeni Suriye’nin Arap komşularının eyleme geçmeye ikna edilememesi ve yalnızca Türkiye’den yapılacak bir saldırının kabul edilemez bulunması idi.”

Biz boşuna tekrarlayıp durmuyoruz, arkadaşlar; Türkiye’de 1950’den itibaren işbaşına gelen bütün iktidarlar ABD ve AB uşağıdır, haindir, halk düşmanıdır, satılmıştır diye. Zaten o iktidarların tamamını ABD Emperyalistleri devşirmiştir, örgütlemiştir ve devletin tepesine oturtmuştur. Yani bunların tümü ABD yapımıdır. İşte en son örnekleri de Kaçak Saraylı Reis’in AKP İktidarıdır.

Bugün artık sadece iktidar değil, Meclisteki muhalefet partileri de doğrudan ABD’nin, CIA’nın yönetimi altındadır. Dolayısıyla da onlar da haindir, halk düşmanıdır, Amerikan işbirlikçisidir.

Dikkat edersek; Meclisteki bu Amerikancı Dörtlü Çete’nin tamamı da ABD ve Avrupa Birliği Emperyalistlerinin 1957’de hazırlayıp ancak 2011’de uygulamaya koyduğu Suriye’yi çökertme, parçalama planının gönüllü savunucularıdır. Tabiî bunların öncülüğünü, iktidar olduğu için, Kaçak Saraylı Reis ve onun AKP’gilleri yapmaktadır. Beş yıldan bu yana meydanlarda o Reis höykürmektedir, “Zalim Esed, Zalim Esed” diye.

Kontrgerilla’nın Özel Partisi MHP’nin Bahçeli Şefi de bugün netçe görüldüğü gibi, Kaçak Saraylı Reis’in en önde gelen amigosudur. Bu sebeple, o artık Kaçak Saraylı’dan ayrı düşünülemeyecek denli kaynaşmıştır, AKP’giller’le.

CHP’nin Sorosçu Kemali de ne demişti, ABD’li efendileri karşısında?

“Biz Beşşar Esad’a Tayyip Erdoğan’dan daha fazla karşıyız.”

Amerikancı Kürt Hareketi PKK ve onun legal partisi HDP ve PYD, YPG ise zaten ABD’nin Suriye’deki ortağı ve yerel kara gücüdür, Obama’nın deyişiyle.

Ne demişti, Demirtaş ve Gültan Kışanak ABD’de emperyalist efendileri karşısında?

“Bize Suriye’de rol verin.”

O da verir tabiî…

Dedi ki; “Siz de benim yerel kara gücümü oluşturun Suriye’de.”

Öylece de oldu…

Suriye’de bugüne dek hayatını kaybetmiş yarım milyon civarındaki masum Müslüman Halkın katilleri işte bu canilerdir, arkadaşlar.

Düne gelirsek de, Suriye’de El Bab’da ABD yapımı IŞİD’le çarpışırken katledilen 16 askerimizin katlinin suçluları da bunlardır. Efendileriyle, işbirlikçi uşaklarıyla birlikte bunlardır…

İşte emperyalistler dünyasının karakteristikleri bunlardır, arkadaşlar. Ve de işte ABD işbirlikçilerinin, kendi halklarına ihanet edenlerin, satılmış hainlerin de içyüzleri budur.

İşte biz bu sebeple diyoruz, bunların tamamına, yani efendilerine ve uşaklarına; “halk düşmanları ve parçalayıcılar”, diye…

Hep söylediğimiz gibi ve de Fidel’in de söylediği gibi, bunlar eninde sonunda Nürnberg benzeri bir mahkeme önüne çıkarılacaklar. İnsanlığa karşı işledikleri suçlardan dolayı hesap verecekler.

Bunlardan hesap sormaz isek, Tarihin bize insanlık davası adına yüklediği sorumluluğun gereğini yerine getirmemiş oluruz. Yani tarihsel görevimizi yapmamış oluruz. Yapacağız…

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

22 Aralık 2016

Nurullah Ankut

HKP Genel Başkanı