İşkencecim ölmüş, 2016’da. Dün haberim oldu…

Saygıdeğer Arkadaşlarım;

Bugün affınıza sığınarak, kendimden söz etmek istiyorum biraz…

Ünlü işkencecim ölmüş. Partide, İsrail’in Filistinli gençlere, çocuklara, kadınlara işkence ettiği konu edildi hatta bu Siyonist alçak, zalim, Filistinli kadınlara tecavüz bile ediyormuş. İşte bunun bir videosunu bir Kadın Savcı ortaya çıkardı. Bu Siyonist Devlet, yüreğinde insanlık adına değerler taşıyan o Kadın Savcıyı da hemen görevden aldı, başına ne felaketler getirecek kim bilir…

Ben de yoldaşıma sordum; bak bakalım dedim, benim meşhur bir işkencecim vardı (1967-71 yıllarında İstanbul’da, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünde öğrenciyken aşağı yukarı her ay gözaltını alınır, Sirkeci’deki Sansaryan Han’ın en üst katında bulunan Birinci Şube’de yani Siyasi Şube’de işkenceden ve sorgulamadan geçirilirdik), işte oradaki şeflerden biri, Fahrettin Belli adını taşıyordu. Diğer çömez işkenceciler ona “Fahri Abi” diye hitap ediyorlardı kısaca. Hukuk mezunu olduğunu söylüyorlardı. Ve kendisi Karamanlıymış. O yıllarda biliyorsunuz Karaman Konya’nın bir ilçesiydi. Ve bana; “Memleketin de adını kötüye çıkardınız, bizim memleketten komünist çıkmaz”, diye sitemde bulunurdu. Ben de; “Ben memleketimizin aslında gurur kaynağıyım, yüz akıyım. Ülkemizi yarısömürge durumuna düşüren ABD Emperyalistlerine ve onların yerli işbirlikçilerine karşı Mustafa Kemal’in de şiarı olan Ülkemizin Tam Bağımsızlığını ve halkımızın mutluluğunu savunuyorum”, diye cevap verirdim.

Demirel Başbakandı. Fahrettin Belli bizzat kendisi işkence yapmazdı, amirdi; odasında otururdu, onun piyonları, azgın piyonları, onun buyruğu üzerine bizi işkenceden geçirirlerdi. Daha Siyasi Şube’nin içine girer girmez çember oluşturmuş durumda beklerlerdi bizi. Oraya varır varmaz, dört bir taraftan tekme ve yumruklarla saldırarak bizi darp ederlerdi. Tabiî biz de gücümüz yettiğince karşı koyardık onlara, bu onları daha da azgınlaştırırdı. Sonra bizi yere yatırıp falakadan geçirirlerdi. Ayak tabanlarımız şişerdi somun ekmekler gibi, falaka sopalarının darbeleri sonucunda. Ve ondan sonra ayağa kaldırıp tuzlu su döktükleri zeminde yürütürlerdi bizi, tabanımız patlamasın, tuzlu su ayağımızın şişini indirsin diye. Sonrasında yeniden falakaya yatırırlardı ve bu arada sapık cellatlar apış aramıza tekmeler savurarak bizim erkekliğimize saldırırlardı. O yüzden bütün işkencecilere potansiyel olarak ya da aktif olarak “sapık” diyorum ben. Erkekliğe düşmanlar yani…

İşte bu sebepten, okulu bitirir bitirmez, bunlar bir işkencede benim üretkenliğimi yok edip kısırlaştıracaklar ve benim için hayatlarını değiştiren, köyden şehre göçen anacığım-babacığım acıma dayanamayarak ardımdan ölecek, hiç değilse çocuklarım olsun ki onlarla teselli bulsunlar ve hayata tutunsunlar diye, işte o yüzden hemen evlendim ve talihim o kadar yaver gitti ki gönlümün Sultanı, eşimi buldum.

Neyse…

İşkencecim bana ajanlık teklif etti; “Komünistlikten vazgeç sana İstanbul’un en kral, en rahat, en bol geçim sağlayacak işini bulayım”, dedi. Ben düşünmeksizin reddettim; “Sen işkencecisin kanun, Anayasa, insan hakları tanımıyorsun. Bak bizi her ay işkenceden geçiriyorsunuz. Hemen hemen burayı bir kanunlarla çalışan kurum olmaktan çıkardınız, işkencehaneye döndürdünüz”, diyordum ve “namuslu bir iş bulamazsın sen bana” diye reddediyordum. Ve bu, onu daha da kızdırıyordu.

Bazen; “Yahu ananı babanı düşün hiç değilse. Bak onlar seni okusun, adam olsun diye gönderdiler, okulunu bitir”, diyordu. Ben; “Anam babam bana vatan sevgisini, halk sevgisini, Kuvayimilliye, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının sevgisini öğretti. Benim dedem seferberlikle birlikte askere alınıyor ve Antiemperyalist Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın zaferi sonrasında yani 8 yıl sonra köye geliyor. Yani 8 yıl boyunca askerlik yapıyor Mustafa Kemal’in Ordusunda, komutasında. O yüzden ben gayet iyi biliyorum ki, en doğru yoldayım”, diyordum.

Bazen de; “İşin gücün senin komünist eylemler; yahu dersine çalış, okulunu bitir”, diyordu. Herhalde biraz da saygı duyuyordu benim kararlılığıma, inancıma. Ben; “Benim notlarım 100. Tam not alıyorum bütün sınavlarımdan”, diyordum. Buna inanamıyordu; “Bizimle dalga geçme”, diyordu. Ben de; “Açın telefonu, okulumuzun kalemine sorun, doğru mu söylüyorum, yalan mı söylüyorum. Benim için dersler çerez, hepsi benim için çok kolay ve o yüzden hep tam not alıyorum”, diyordum. Şaşırıyordu ve etrafındaki çömezler de şaşırıyordu; “Şuna bakın ya, hayret” diye.

Bu işin bir yönü… Diğer yönü:

Cenazesi İstanbul’da kaldırılmış.

Kimler varmış cenazede?

İşte fotoğraf görülüyor.

Fotoğraf giriyor…

Derin Mehmet var en önde, yani Mehmet Ağar.

Uyar, böyle bir işkenceci şefe Derin Mehmet’in muhabbet duyması doğal. Aynı ekiptendirler çünkü.

Ve kimler görünüyor?

Orhan Gencebay adlı insan sefaleti.

Evet, o da çoktan intihar etti, Kaçak ve de Haram Saray’a yanladı, onun amigosu oldu ve sevenlerinin gözünde artık çoktan bitti ve iğrenç bir nefret figürüne dönüştü. Ona da uyar.

Fakat bir de kimi görüyorsunuz?

Hepimizin “yaşayan en ünlü Tarihçi” diye bildiği; İlber Ortaylı’yı.

Bu adam nasıl bir adam yahu! Bu adam, 1970’li yıllarda Siyasal Bilgilerdeki Öğretim Üyeliği döneminde, derslerinde sosyalistliğiyle övünen bir adam yahu! Öğrencilerinden biri, bizim yoldaşımız, DİSK’e bağlı Nakliyat-İş Sendikası Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu, bizzat bunun tanığı. Şimdi nerelere gelmiş bu adam?.. İşkenceciliğiyle meşhur birinin cenaze töreninde boy gösteriyor.

Daha önce de gördük, bu adam Şevki Yılmaz, Halil Konakçı vb. iğrenç, Kuvayimilliye, Mustafa Kemal düşmanı meczup Ortaçağcılarla bir arada, yan yana durabiliyor. Onlar Mustafa Kemal ve Kuvayimilliye’ye hakaretler yağdırıyorlar bu da elinde bastonuyla bel bel bakıyor, tık diyemiyor. Ve yine, Nazi hayranı, Faşist Cuntanın ağababası, başgorili Kenan Evren hayranı olan Celal Şengör’le kanki, yan yana televizyonlara çıkıyorlar.

Bu Celal Şengör Nazi hayranı, bunu gizlemiyor. Kenan Evren ve faşist diktanın hayranı. Cenazesine çelenk gönderiyor; “uçaktaydım, Avrupa’ya gidiyordum duyduğumda”, diyor. “Eğer Türkiye’de olsaydım katılırdım cenaze törenine”, diyor. Ve bu adam, “insan dışkısı yararlıdır” diyebilecek kadar halk düşmanı bir ABD kuklası, ABD uşağı, sermaye uşağı. Halk çocuklarının üniversiteye girmesine de karşı. “Bunlar diyor, üniversiteye geldiler mi, kazandılar mı bizim başımıza bela oluyorlar. Okulu bitirince de devletin başına bela oluyorlar, en iyisi bunlar üniversitelere alınmasın”, diyen adam bu halk düşmanı. İşte bununla kanki.

Yani ülkemizde hukuku, adaleti, ahlâkı Tayyipgiller öylesine çökertti ki, işte böylesine insan sefaletleri de bütün gerici içyüzlerini sergilemekten çekinmez hale geldiler.

Bir diğer işkencecim, o yıllarda Birinci Şube’nin bir numaralı şefi; Zeki Akkaya… O da ölmüş olmalı ama onu da arattım yoldaşlarıma internette, onunla ilgili bir kayda pek rastlayamadık. Bazı dosyalarda adı geçiyor sadece, onun dışında bir kayda rastlamadık. Sanırım o da ölmüştür. Çünkü o, Fahrettin Belli’den daha yaşlıydı. O da sorgulamıştı bizi. O da bizzat işkence yapmaz ama işkenceci çömezlerine buyruk verirdi.

İşkencelerde yüzümüz, gözümüz, bedenimiz morluklar, çürükler içinde kalırdı. Gözlerimize kan otururdu ve batardı o kanlar. O yüzden bir eczaneye gittim; “Ya bu kanlar rahatsız ediyor beni, bunun bir ilacı var mı?”, dedim. “Visine” göz damlası verdi eczacı ve o çok iyi geldi. İki-üç gün içinde gözlerime oturan kanı sıyırıyordu ve rahatlatıyordu, gözlerimin batması geçiyordu. Ve benim gardırobum olan somyamın altındaki valizimde saklardım o Visine’yi, her işkenceden çıkışımdan sonra eve gelince damlatırdım.

Bu bıyıklarımı demetiyle yolarlardı bazen. Düşmandılar. Bazen makaslarla keserlerdi, bu arada dudaklarımı da kesip yaralarlardı. Sonunda bıyıklarımı tümden kesip, bıyık bırakmamaya karar verdim bu sebeple öğrencilik yıllarım boyunca. Yani ne diyelim, son yılında öğrenciliğimin.

İşte Arkadaşlar işkenceciler de ölüyor… Onlar halk düşmanı, Amerikan uşağı, vatan millet düşmanı olarak bir hayatı sürdürüp, bitiriyorlar ve yok olup gidiyorlar. Arkalarında da hep kendilerini lanetle anan insanlar bırakıyorlar.

İnsanlar şöyle ya da böyle mutlaka ölecek… Ama önemli olan insanlığımızın hakkını vererek yaşamak. Uzun ya da kısa yaşamak önemli değil. İnsan doğduk, insan olarak var olduk, insani değerlerimizin buyruğuyla yaşamımızı yönlendirmemiz, planlamamız, ona uygun olarak bir yaşam sürmemiz gerekir. Eğer bunu yapabilirsek ne mutlu bize diyeceğiz ve bizi hep iyilikle yâd edecek yakınlarımız, sevenlerimiz, torunlarımız ve bizi tanıyanlarımız. Hayat işte böylesine kısa ve yapılması gereken bu.

Ne için yaşadık?

Kısa vadede ülkemizin tam bağımsızlığı ve halkımızın mutluluğu. Uzun vadede tüm insanlığın kardeşliği, eşitliği, mutluluğu. Bir anadan doğmuş kardeşler gibi insanoğlunun yaşadığı bir dünya kurabilmek.

İşte bunlar için yaşadık, mücadele ettik. Ve sanıyoruz, hatta öylesine kesin inanıyoruz ki, hayata en yüce, en insancıl anlam veren, anlam yükleyen de böyle bir yaşam sürmüş olmak.

Kalın sağlıcakla…

05 Kasım 2025