İşte Tayyip bu! İşte AKP’giller bu!

30.08.2016
230
A+
A-

İşte Tayyip bu!

İşte AKP’giller bu!

400 civarında insanımızın hayatını kaybettiği 15 Temmuz Ganimet Paylaşım Savaşı gecesinde, Pensilvanyalı İmam’ın tarikatını yenilgiye uğrattığı kesinleşen Tayyip, Atatürk Havaalanı’nda “Bu Allah’ın bir lütfu”, diyerek ellerini ovuşturuyordu ve bayram coşkusu yaşıyordu. Yanıbaşındaki Damat Berat Albayrak da, ağzı kulaklarında bir sırıtışla katılıyordu bu coşkuya.

Öyle ya; onlar için ölen ölmüş, kalan kalmış; ne umurlarında… Tek dertleri zaferlerini garantilemiş olmak. O da kesinleşmişti işte. Niye üzülsünlerdi ki, zaferi kutlamak varken…

Onun birkaç gün sonrasında Tayyip, Kaçak Saray’da bir kutlama töreni tertipledi. Oraya yandaşlarının büyükbaşlarıyla birlikte, 15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden FETO karşıtlarının yakınlarını da çağırdı. Onlardan biri de Yeni Şafak muhabiri Mustafa Cambaz’ın yakınlarıydı. Oğlunun anlatımıyla; “aşık”mış Cambaz, Tayyip’e. Eşi de, yine oğlunun anlatımıyla, “laf söyletmez” miş “Reis”ine.

İşte, bu acılı eş ve oğul da Kaçak Saray’ın davetlileri arasındaymış. Fakat burada kendilerine, o an oraya davet edilip karşılanan ünlüler kadar olsun itibar edilmemiş, değer verilmemiş. Onlara bir başsağlığı bile dileyen olmamış.

Orada, AKP’giller’in yaptığı yol ve köprülerin, 15 dakika arayla reklamları yapılmış, tekrar tekrar.

Tayyip salona girince de, futbol maçlarındaki holiganların sloganları temposunda “Recep Tayyip Erdoğan” naraları atılmış.

Bakmış ki anne ve eş, kendilerini hiç arayıp soran yok. Hiç ilgilenen yok. Tabiî tüm aynı durumda olanları da… Ve yaralıları da…

Anne hıçkırıklarla ağlamaya başlamış. Oğul da “Daha fazla durmayalım artık anne burada”, diyerek koluna girmiş annesinin ve kalabalığı uzun uğraşlar sonunda yararak dışarıya atabilmişler kendilerini. Bir yakınlarını aramışlar telefonla. O gelip almış arabasıyla. Sakin bir yere çay içmeye gitmişler.

Bu yaşanan bile, Tayyip ve AKP’giller’in başka havada, 15 Temmuz Kapışmasında bunlar için hayatını verenlerin ve onların yakınlarının başka bir havada olduğunu gösteriyor.

Hep söyleriz ya; Tayyip ve AKP’giller’de, empati yapabilme özelliği yok. Onlar kimseye acımazlar. Vicdan teşekkül etmemiştir onlarda. Gelişimleri aşamasında, 3-12 yaş arasındaki kritik eşiği oluşturan süreci heba etmişlerdir onlar. Bu yaşlar arasında, insanın ruhi şekillenmesi oluşur. İnsani, vicdani ve ahlaki değerler, bu kritik süreçte yüklenir insanların bilincine.

Bu süreci boş geçirdiniz miydi, artık yapılacak pek bir şey kalmaz. Ondan sonra vicdan teşekkül ettiremezsiniz o insanda. Ahlaki değerleri yükleyemezsiniz. İşte bu sebepten, gelişim psikologları, bu kritik süreç için “ya hep ya hiç kuralı işler”, derler…

AKP’giller’in ve Reisi’nin bütün düşündüğü, küplerini doldurmaktır, bitmez tükenmez, doymak nedir bilmez bir mal mülk hırsıdır. Kamu malı hırsızlığıdır, koltuktur, makamdır, ündür, pozdur.

Bunların, toprağın dışında ıslahı olmadığı gibi, gözlerini de toprağın dışında hiçbir şey doyuramaz. Çaldıkça, çırptıkça, aşırdıkça, vurdukça, yağmaladıkça iştahları daha da kabarır, daha da doymazlaşırlar.

Bunlar, bu sömürü ve talan düzenlerinin karşısında yer alan, buna bir tehdit oluşturan ve hatta bu düzenlerine laf etmeye kalkanlara karşı dizginlenemez bir öfkeye, kine ve saldırganlığa girişirler. Çünkü onların mabedi, Kâbesidir vurgun mekanları.

İşte bu sebepten, daha düne kadar kardeş oldukları, sarmaş dolaş oldukları Pensilvanyalı İmam’a ve onun tarikatına mensup olanlara karşı düşmanlıkta ve zulümde sınır tanımıyorlar. Hep söylediğimiz gibi; bunların dünyadaki birinci düşmanı biz devrimcileriz. Çünkü bunları, aşağılık, insanlık düşmanı sömürü ve talan düzenleriyle birlikte toplumdan silip süpürüp atacak olan, Tarihin lanetli sayfalarındaki yerine koyacak olan sadece bizleriz. O bakımdan, bizlerin güçlenmesi, bunları öfkeden deliye döndürür. Bunların sınıf yapısını ve karakterini biz, iki ciltlik “Tayyipgiller, Kökeni ve Sınıf Yapısı” kitabımızda, en ayrıntılı şekilde gözler önüne serdik.

Fakat burada, Önder’imiz Kıvılcımlı’nın 1969 yılında bunları nasıl tahlil ettiğini, bunların iğrenç ruh dünyalarını, insan düşmanı oluşlarını nasıl ortaya koyduğunu bir görelim:

“Türkiye’de “kozmopolit” olma bakımından Finans Kapitale tıpatıp uygun ve çarkla dişli gibi içiçe gelen tek bilinçli ve kasıtlı sosyal sınıf Tefeci-Bezirgân sınıfıdır. Çünkü bu sınıf oldu olasıya modern “MİLLET” karakterini bilmemiş ve tanımamıştır. İlk Mekke ve Medine kentlerinden beri Antika Toplumun kutsal “ÜMMET” düzeyini yaşamaktadır. Ümmetçiliği aşamadığı için, kendiliğinden “VATANSIZ” ve “MİLLETSİZ” olan Tefeci-Bezirgân sınıfı, ister istemez 1300 yıllık Hilafet ve Saltanat düşkünlüğüne bağlıdır. Saltanatı kendi toprağının devletçiliğinde bulamadığı gün, Finans-Kapitalin uluslararası yapısına giren yerli şubesini başına taç etmekte sakınca bulmaz. O zaman gözünü kırpmaksızın bütün kasaba eşraf ve agavatını Türkiye devrimci güçlerine karşı, Sen Bartelmi katliamlarına taş çıkartan, kana susamış eğilimiyle Haçlılar Seferi açmış durumda buluruz.

“Bu durum, Türkiye’de hayli sol ve sosyalist edebiyatı, kitaplarda okumuş, millete “turist bakışlı” kimseleri şaşırtmaktadır. Bu kimseler formüllerini biraz gözü kapalı ezberledikleri bir “MODERN KAPİTALİST SINIF” önünde bulunuyormuş izlenimine aldanırlar. Bir avuç Finans-Kapitalist ile ülke düzeyine yaygın fakat yeri geçmiş çağlarda duran Tefeci-Bezirgân sınıfının kaynaşması bu izlenimi “Hafız-ı Kapital” olanları kolayca aldatabilir. Aldanılmamalıdır.” (Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye’de Sınıflar ve Politika, Derleniş Yayınları, 4’üncü Baskı, 1993, s. 19-20)

Görüldüğü gibi, Önder’imiz, bu vurguncu, asalak, halk düşmanı sınıfın bütün karakteristik özelliklerini çok özlü bir şekilde ortaya koymuştur.

İşte, Tayyip ve AKP’giller de bu sınıfın siyasi planda en önde gelen temsilcileridir. İşte bu nedenle, biz bunlara, daha kuruldukları ilk günden itibaren normal bir siyasi parti gözüyle bakmadık. Çünkü bunlar, modern burjuva toplumunun, bu yapıdan kaynaklanan ve onun çıkarlarını savunan normal bir siyasi parti değildir. Bunlar hak, hukuk, adalet, acıma, vatan, millet duygusu ve sevgisi nedir bilmeyen bir vurgun örgütüdür, bir ihanet örgütüdür, bir suç örgütüdür.

Bunlar, Ortaçağ’ın ümmetçilik konağından bir türlü çıkamayıp sürekli orada yaşadıkları için, kendiliklerinden vatansız ve milletsizdirler. İşte bu sebeptendir bunların görünüşte, içi boşaltılmış bir Hilafet ve Saltanat düşkünlükleri. Bunlar, Osmanlı’nın ilk Dirlikçi Çağının değil, Derebeyleşmiş, Çökkün Çağının tutkunudurlar. Abdülhamidcilikleri, Vahdeddincilikleri, Dürrizadecilikleri, Damat Feritçilikleri ve işgalci Yunan Ordusu’nu dost ve müttefik sayışları ve de Birinci Kuvayimilliye ve Mustafa Kemal düşmanlıkları, hep bu lanetli sınıf yapılarından kaynaklanır.

Son günlerin önemli haberlerindendir, değil mi, GATA’nın (Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nin) adının “Haydarpaşa Sultan Abdülhamid Eğitim ve Araştırma Hastanesi” olarak, bir oldu bittiyle değiştirivermeleri. Böylece onlar, çoklu kazanç elde etmiş oluyorlar, kendileri açısından. Hem Çökkün Osmanlı hayranlıklarını, özlemlerini gidermiş oluyorlar, hem de Antiemperyalist Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın Önderi Mustafa Kemal’den, onun da önderleri arasında yer aldığı Meşrutiyet Devrimi’nden öçlerini almış oluyorlar.

Hatırlayacağımız gibi, Abdülhamid’in hayırhah bir tutumla desteklediği, Derviş Vahdeti liderliğindeki 31 Mart Gerici Ayaklanması’nı Mustafa Kemal’in de başında bulunduğu “Harekat Ordusu”, Selanik’ten gelerek bastırıyordu. Yarım da olsa askerlerin gerçekleştirdiği bu devrim sonucunda da Derebeyliğin ve Saltanatın temsilcisi olan Abdülhamit, tahttan indiriliyor ve Padişahlığı sonlandırılıyordu.

Tayyip ve AKP’giller, GATA’nın adının “Sultan Abdülhamit Hastanesi” olarak değiştirmekle intikam almış oluyorlar.

Abdülhamid, hatırlayacağımız gibi, demokrasiye de, halka da güvenmez ve inanmazdı. Onun anlayışı şuydu:

“Beni Hürriyete muhalif görenler yanılıyorlar. Kullanmasını bilmeyen bir memlekete hürriyet vermek, kullanmasını bilmeyen birine tüfek vermeye benzer. Herif, babasını, anasını, kardeşlerini öldürür. Sonra döner kendi kendisini vurur.” (HKP Parti Programı’ndan, https://hkp.org.tr/program/)

Halife Sultan Abdülhamit’in bu sözleri, ne kadar da benziyor, Tayyip’in ekranlardan, kürsülerden hemen her gün savurduğu demagojik sözlere, değil mi?

İşte kafa da, anlayış da aynı. Çünkü aynı sınıfın temsilcileri ve aynı asalak, vurguncu, halk düşmanı sınıf adına iktidarda bulunuyorlar.

Ustamız Kıvılcımlı ne diyordu yukarıda?

“Saltanatı kendi toprağının devletçiliğinde bulamadığı gün, Finans-Kapitalin uluslararası yapısına giren yerli şubesini başına taç etmekte sakınca bulmaz.”

Evet, bulmaz bunlar. “Ben adeta vatanımı pazarlamakla mükellefim.”, deyiverir Tayyip, kamu mallarını bir bir kırışarak yağmalattığı yerli yabancı Parababalarına, onların holdinglerine, şirketlerine. Ve işte bu sebeptendir, bunların daha birkaç gün önce çıkardıkları özelleştirme maskesi giydirilmiş yasa ile, elde avuçta artık ne kalmışsa, tüm kamu mallarını yerli yabancı Parababalarının önüne atmaları. Tabiî hep tatlı komisyonlar karşılığında.

Hani ne demişti Tayyip?

“Kupon arsalar benden habersiz satılmasın.”

Yani aslan payını ben kapayım.

Yine, bir vurguncu Parababasının, Tayyip’in istediği orandaki komisyonu, kırparak getirmek istemesi üzerine, ne demişti Tayyip, Bilal’ine?

“Tayyip Erdoğan-Bilal Erdoğan Görüşmesi:

“Bilal Erdoğan: Dün Sıtkı bey geldi. Ondan sonra işte bir türlü işte böyle doğru bir şekilde transfer işlemini yapamadığını, bir 10 (Milyon Dolar) filan olduğunu şimdiye kadar birikenin, ondan sonra onu istediğimiz zaman verebileceğini bu şekilde devam edeceğini falan.

“R. Tayyip Erdoğan: Sakın alma, sakın alma. (Başçalan miktarı az buluyor)

“Bilal Erdoğan: Ben almayacağım.

“R. Tayyip Erdoğan: Yok yok, hayır hayır alma, kendisi bize ne söz verdiyse onu getirecekse getirsin getirmeyecekse gerek yok. Başkaları getiriyor da o niye getiremiyor, laf mı. Bunlar ne zannediyor bu işi ya. Ama şimdi düşüyorlar, kucağımıza düşecekler merak etme.

Bilal Erdoğan: Tamam babacığım.” (http://www.kurtulusyolu.org/wp-content/uploads/2016/03/73-16-Sayfa.pdf)

Böyledir bunlar işte, arkadaşlar…

Vurulacak, yutulacak kamu malı gördüler mi, gözleri döner. Kaybederler kendilerini.

Bunlar, bütün bu ihanet ve vurgunlarının üzerini örtebilmek için de durup dinlenmeden, bir demircinin demirlerini döverek onlara istediği şekli verebilmesi için nasıl demiri ısıtıp akkor haline getirecek ateşini canlı tutması ve bunun için de belli aralıklarla körüğünün koluna asılarak kok kömürünün ateşi üzerine bol oksijenli hava üflemesi kaçınılmaz ise, vazgeçilmez ise, bunların da, din alıp satmaları o denli kaçınılmazdır. Durup dinlenmeden saf, cahil insanlarımızın dini duygularını istismar ederler ve onları “Allah’la aldatırlar”.

Demek ki bunların iktidara gelebilmeleri için de, orada tutulup bütün halk düşmanı uygulamalarına, sömürülerine, yağmalarına rağmen iktidarlarını sürdürebilmeleri de iki şeye bağlıdır:

1- Efendileri olan ABD Emperyalistlerine sadakatle bağlılıklarını ve hizmetkârlıklarını sürdürmelerine,

2- Durup dinlenmeden, din sömürüsü yaparak, Muaviye-Yezid Dini’ni pazarlayarak, insanlarımızı Allah’la aldatma ihanetini başarılı bir şekilde yapabilmelerine…

Tayyip ve AKP’giller, işte 2002’den bu yana, bu her iki iğrençliği de, ihaneti de çok başarılı bir biçimde yapmışlar, sürdüregelmişlerdir.

15 Temmuz Yağma Savaşı’ndan efendileri ABD’ce galip çıkarılmış olmaları da, işte bundandır. Efendileri, bir süre daha tepe tepe kullanacaktır bunları.

Askeri Hastanelerin tümünü yok ettiler ya; Ankara’daki GATA’nın adıyla birlikte yönetimini de değiştirdiler, kendi ellerine aldılar. “Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi” adını verdikleri yeni hastanelerinin değişim, yaygın adıyla “devir-teslim töreni”ne de kendileriyle aynı dünya görüşüne sahip türbanlı bir kadını dahil ediyorlar. Kendilerini temsil ediyor bu kadın orada. Şuymuş o kadının görevi de: Ankara 1. Bölge Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreterliğidir. Adı da Prof. Dr. Fatma Meriç YILMAZ’dir. Türbanlıdır bu hanım da AKP’giller kadınlarının büyük çoğunluğu gibi.

İşte, Tayyipgiller’in, “Artık Laik Cumhuriyet’in izini tozunu sildik. Bir dönemin Vahdeddin’leri, Damat Ferit’leri nasıl at oynatmışlarsa bu memlekette, biz de aynı pervasızlıkla atımızı oynatacağız.”, diyerek bayram sevinci yaşayanlardan biri de, onların “Yeni Akit” adlı gazetesidir. Bakın, bu Ortaçağcı dönüşümü nasıl bir bayram havasında ve coşkusunda veriyor, bu Ortaçağcı gazete:

“Sağlık Bakanlığı’na devredilen GATA ve askeri hastanelerden güzel haberler gelmeye devam ediyor. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bir yandan askeriyedeki temizlik devam ederken diğer taraftan da devrim niteliğinde kararlar alınıyor.

“Bir dönem yasaklarla ismi lekelenen ve başörtülü olduğu için kapalı kadınların içeri alınmadığı GATA’ya başörtülü başhekim atandığı iddia edildi.

“Askeri Hastanelerin Sağlık Bakanlığı’na bağlanması kapsamında devir teslim töreni gerçekleştirildi.

“669 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Askeri Hastanelerin Sağlık Bakanlığına devri kapsamında yapılan törene Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl, Ankara 1. Bölge Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreteri Prof. Dr. Fatma Meriç Yılmaz, GATA Komutanı Tümamiral Prof. Dr. Hayati Bilgiç ve GATA Başhekimi Tuğgeneral Prof. Dr. Ufuk Demirkılıç katıldı.” (http://www.yeniakit.com.tr/haber/gataya-basortulu-bashekim-atandi-iddiasi-dogrulanmadi-206521.html)

Yeni Akit, karşıdevrime “devrim”, diyor, değil mi?

Onlar böyle. Kavramların içini boşaltırlar. Anlamlarını ters yüz ederler. Sadece bu konuda değil, her konuda… Onların hayatı yalan, demagoji, iftira ve kandırmacadır. Aldatmadır…

GATA

Törende yer alan sözde asker hekimler de memnun sırıtışlarla pozlar veriyorlar, değil mi?

Yazık…

Onların da içini NATO boşaltmış. Koftiden askerler haline getirmiş.

AKP’giller, toplumun Ortaçağ’a gidişini hızlandıran, sözümona kanunlar, yönetmelikler, düzenlemeler yapıyor art arda, değil mi?

İşte onlara iki örnek daha:

“YARGIDA BUNLAR DA OLDU

“Önce üniversitelerde, sonra imam hatip liselerinde, devlet dairelerinde türban serbest bırakıldı. Bu düzenleme sırasında türbanın silahlı kuvvetlere, emniyete, yargıya girmemesi de öngörüldü. Ama zamanı gelince buralara da yayılacağı biliniyordu.

“Darbe girişimi soruşturması, kamu kesiminde açığa almalar, tutuklamalar derken, askerimizin Suriye’ye girmesine gözler çevrilmişken, birden kadın polislerin türban takabileceklerine ilişkin yönetmelik düzenlemesi yapıldı. Sıra türbanın yüksek yargıya taşınmasına geldi. Sessiz sedasız onu da yaptılar.

“Yargıtay ve Danıştay’da üye sayısını azaltmak amacıyla yapılan düzenleme kapsamında bütün üyeler önce açığa çıkarılacaktı. İşte tam o günlerde Cumhurbaşkanı tarafından Danıştay üyeliklerine Göç İdaresi Başkanlığı 1. Hukuk Müşaviri Oya Işık ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi 1. Hukuk Müşaviri Binnaz Mahioğlu atandı. Yasa gereği, yüksek mahkeme üyeliklerine, üyeliği sona erenler arasından atama yapılacağı için iki kadın üye de yeniden seçilebilecekler arasında yer aldı.

“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Danıştay üyeliğine 24 üye seçildi. Cumhurbaşkanı’nın atadığı 3 kadın üyeden Oya Işık ve Binnaz Mahioğlu türbanlıydı. Böylece türban, Cumhurbaşkanı kontenjanından atanan iki üyeyle birlikte yüksek yargıya da girmiş oldu… Yüksek yargıdaki bu durum, türbanın artık alt mahkemelere de sokulacağı anlamına geliyor. Yakın bir gelecekte yargıda sakal dönemi de başlarsa buna da şaşırmamak gerekiyor.” (Saygı Öztürk, Sözcü Gazetesi, http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/saygi-ozturk/turban-yuksek-yargiya-da-tasindi-1370169/)

ve-turban-yuksek-yargida-3008161200_m2 copy

türban polis

Hep, işte bu sebepten deriz:

Bunlar, Muaviye-Yezid Dini’nden de, CIA-Pentagon-Washington Dini’nden de asla vazgeçmezler. Harfiyen uygularlar onun kurallarını. Çünkü asalak, sömürgen, vurguncu, halk düşmanı Antika Tefeci-Bezirgân Sınıf temelleri, zihin yapılarına kodlamıştır bunları.

Hatırlayacağımız gibi, bunların en kıdemlisi, ömrünü Birinci Kuvayimilliye, Laiklik ve Mustafa Kemal düşmanlığıyla geçirmiş ve o konuda sayısız suçlar işlemiş, Kanlı Pazar’ın ve orada katledilen iki devrimci gencin (Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan’ın) katillerinden Meclis Başkanları, Tayyip’in ve avanesinin de “Abi” diye hitap ettiği İsmail Kahraman, ne demişti, bir süre önce?

“Cumhuriyeti kuranlar dinsizdi.”

Doğru. Cumhuriyeti kuranlar, Muaviye-Yezid Dini’nden değildi. CIA-Pentagon İslamı’ndan değildi, İsmail Kahraman! Senin gibi ABD Hizmetkârı değildi. Onlar, ABD’nin de içinde olduğu tüm emperyalist Batı alemini dünyada ilk kez yenilgiye uğratan Antiemperyalist Birinci ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın önderleriydi, kahramanlarıydı. Onlar, halkların, hatta dünyanın bütün mazlum halklarının kahramanlarıydı. Sense, ABD’ye hizmetkârlıkta ve sadakatte, halklara ise ihanette sınır tanımayan sömürgenlerin kahramanısın. Talancıların, vurguncuların kahramanısın. Akla kara gibi ayrısınız, farklısınız, o gerçek kahramanlarla. Düşmanlığın, düşmanlığınız buradan kaynaklanmaktadır hep.

Yine ne demişti bu şahıs?

“Laiklik bir kere yeni anayasada olmamalıdır. Böyle bir şey olmamalıdır. Dindar anayasa meselesinden anayasamızın kaçınmaması lazım. Dini olarak bahsetmesi lazım… Yeni ve dindar bir anayasa olmalı.” (http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/04/160425_kahraman_laiklik)

Laikliği ortadan kaldırdığınız anda, Demokrasi de, özgürlük de, özgür düşünce de, ifade özgürlüğü de bir anda son bulur. Ortaçağ’ın karanlıklarına yuvarlanıp gidersiniz. Ve orada da “Din Savaşları”nın içinde bulursunuz kendinizi. Hiç aklımızdan çıkarmayalım: Dünyada da, Türkiye’de de bütün tarikatlar ve cemaatler, sadece kendilerinin gerçek dindar olduğunu iddia ederler. Dışındakileri “din dışı”, “dinden çıkmış” olarak kabul ederler. Bu sebeple de, din adına onların sapkın inançlarının ortadan kaldırılmasını, kendileri açısından haklı ve meşru görürler. Din savaşları bir anda başlayıverir.

Açın interneti, izleyin değişik tarikatların videolarını. Hepsi de, tek doğrunun kendileri, başkalarınınsa sapkın olduğunu savunur. İslam ülkeleri arasındaki durum da budur.

Suudi, Türkiye’yi “kafir ülkesi” sayar.

IŞİD’se hem Suudi’yi, hem Türkiye’yi “kafir ülkesi” sayar. Hatırlayacağımız gibi, Tayyip’e de “Tagut” (İnsanları Allah’a (C.C.) karşı isyana sevkeden. İsyankâr. Her bâtıl mâbud. Şeytan. İslâmiyetten önce Kâbe’deki putlardan birinin ismi.) kimliğini vermişti IŞİD.

Şu an Suriye’de “ÖSO” denilen Ortaçağcı, Yezid İslamcısı, kelle kesen dinciler, aynı zamanda kimle de savaşıyorlar?

IŞİD denilen kelle kesen, Ortaçağcı Yezid İslamcılarıyla. Yani onlar da birbirlerini “din sapkını” olmakla itham ediyorlar. Ortadan kaldırılmalarının hakları olduğunu iddia ediyorlar. Laikliğin ortadan kaldırılması anında oluşacak tablo budur. Tabiî başka da hiçbir şey değil.

Burada özellikle şunu da, altını çizerek belirtelim ki, bunların kelle keserek, kadınları ve çocukları ganimet olarak paylaşarak saldırıp katledecekleri ilk kesim, toplumun laik insanlarının oluşturduğu bölüm olacaktır. Yani laikliği toplumdan çektiğiniz anda, toplum bir anda kan denizine ve ölüm tarlalarına dönecektir. Üzerinde en kara dumanların yükseldiği Cehenneme, yaşanmaz bir coğrafyaya dönecektir.

Aynı İsmail Kahraman, Kahraman Gerilla Che Guevara’ya da saldırdı, değil mi, “eşkiya” diyerek, “infazcı” diyerek?..

Hemen belirtelim ki Che, dünya malını elinin tersiyle itmiş bir Gerçek Devrimcidir. İnfazcılığı da asla olmamıştır. İsmail Kahraman, tam bir Ortaçağcı müfteridir. Saldırgandır. ABD işbirlikçisidir. Che, sadece Latin Amerika’nın ve Küba’nın değil, tüm mazlum dünya halklarının kahramanıdır. Onun amacı, her türden sosyal eşitsizliğin ortadan kaldırıldığı, tüm insanlığın tek bir sosyalist aile olduğu bir dünya kurmaktır.

Che’nin en büyük düşmanı da, “İnsan soyunun başdüşmanı” olarak ve de çok haklı olarak nitelendirdiği ABD Emperyalistleridir.

Che aynı zamanda, Fidel gibi, tüm Batı Emperyalist alemini dünyada ilk kez yenilgiye uğratan Mustafa Kemal’e hayrandır. Birinci Kuvayimilliyecilere de… Che’nin ve Fidel’in de esin kaynağıdır, bizim bu önderlerimiz, kahramanlarımız.

Yukarıda gördük, İsmail Kahraman, Mustafa Kemal’in ve Birinci Kuvayimillye’nin de düşmanıdır, emperyalist efendileri gibi.

İsmail Kahraman’ın Che’ye düşmanlığının bir sebebi de, ABD’nin sadık hizmetkârlarından oluşudur. Che ise, hem Küba’da, hem Afrika’da, hem Bolivya’da işte AKP’giller benzeri ABD işbirlikçisi hain iktidarlara karşı savaşmıştır. İşte bu sebepten de düşmandır Che’ye, İsmail Kahraman.

Özetçe dersek; Che devrimcidir, dünya halklarının dostudur, antiemperyalisttir. İsmail Kahraman’sa karşıdevrimcidir, Ortaçağcıdır, halk düşmanıdır ve emperyalizm yandaşıdır. Yani burada da bir akla kara durumu mevcuttur.

Neyse, geçelim…

Tayyip ve AKP’giller ne vurgundan vazgeçebilirler, ne din sömürüsü yapmaktan, ne de efendileri ABD’ye hizmetkârlıktan…

Onları iktidarda tutan, bunlardır çünkü. Saltanatlarını sağlayan, küplerini doldurtan bunlardır. Onlar değişmez. Başka türlü olamazlar. Ve hatta, asla istemezler ya, istemiş olsalar bile… Farklı davranmak onların doğalarına aykırıdır.

Artık önümüzdeki günlerde, askerden yargıya, polisten üniversiteye, türbanlı, çarşaflı, sakallı, sarıklı, cübbeli Yezid Dincileri doldurulacaktır. Bundan kuşkumuz olmasın.

Hep söylüyoruz ya; Tayyip ve AKP’giller’in ana hedefi, “Tayyibistan Faşist Din Devleti” kurmaktır. İşte onu bir an önce oluşturmak için bütün cinlikleri ve hinlikleriyle çalışıyorlar aralıksız.

Tayyip ve AKP’giller, Rusya’nın, Çin’in, İran’ın, Suriye’nin ve ABD’nin onayını, olurunu alarak Suriye’ye asker gönderdi ya; bazı İbişler, bunun antiemperyalist bir tutum olduğunu sanıyorlar.

Bre salaklar!

Rusya da, Çin de, İran da, Amerika da, Türkiye’nin parçalanması ve Ortadoğu’da bir Kürt Devleti kurulması konusunda hemfikirdirler. Yalnız burada şöyle bir sorun var:

ABD, kurulacak Kürt Devletinin Amerikancı olmasını, kendisine Ortadoğu’da ikinci bir petrol bekçisi olmasını ve İsrail’e kardeş olmasını istemektedir.

Rusya, Çin ve İran ise, bu yeni Kürt Devletinin Amerika’dan daha çok kendilerine yakın olmasını istemektedirler. Onun dışında bir anlaşmazlıkları, görüş ayrılıkları yoktur.

PKK, PYD, YPG, şu an 700 km’lik Türkiye-Suriye sınırının 600 km’ye yakınını elinde tutuyor. 90 km’lik kısmını şimdilik elinde tutmasa ne çıkar… Yani PYD-YPG güçleri, Fırat’ın doğusuna şimdilik kaydıyla çekilmiş olsa ne çıkar…

Unutmayalım; ABD Emperyalistleri gerçekçidir. Hedeflerine bir anda, her yönden varmayı tabiî ki isterler. Ama bu, tümüyle mümkün olmasa da önemli bölümü gerçekleştiği anda, şimdilik tamam, böyle olsun bakalım, derler. Geri kalanını önlerine koyup ona göre yeni bir program, proje oluştururlar. ABD’nin şu anki tutumu bu olmuştur. Bu tutum, söylediğimiz gibi, onun emperyalist genel siyaset tarzına uyar tümüyle.

Kaldı ki, ABD burada Türkiye’ye şu gerçeği kabul ettirmiş ve onaylatmış bulunmaktadır:

Bu 90 km’lik koridor dışında kalan sınır hattının tamamı artık PKK’nindir, PYD’nindir. Ona senin bir itirazın ve müdahalen olmayacak.

Tayyipgiller’i, Suriye’ye girilmekle antiemperyalist davrandı sanan korkaklar ve ahmaklar, işin çok önemli olan bu bölümünü görmek istemiyorlar, görmezlikten, bilmezlikten geliyorlar.

AKP’giller, ABD’den yani kendilerin projelendiren ve yapımını gerçekleştiren efendilerinden asla kopamazlar. Kopmaya yeltendikleri anda iktidarları tepetaklak edilir.

Eğer ABD, Tayyip’i ve AKP’giller’i devirmek isteseydi, kendini “Atatürkçü” olarak tanımlayan generallerin ve daha alt kademe subayların en ayığı ve ileri görüşlüsü olan Türker Ertürk’ün de dediği gibi, “emir-komuta zinciri içinde” bir askeri harekat yaptırır ve Tayyipgiller’i parmaklarını bile oynatmaya fırsat bırakmadan alaşağı ederdi.

Tam tersine; Pensilvanyalı İmam’ın ordusu harekatını sürdürürken, ona, çocukların bile yapmayacağı, akıl dışı hatalar yaptırtarak çelmeledi. Onu yendirdi, hezimete uğrattırdı. Bu şekilde, hem Tayyip’e bıçağın ucunu göstererek onu korkuttu, hem de daha sıkı bir şekilde kendi denetimi altına aldı. Denetimini pekiştirdi. “Bak istersem, seni bir işaretimle iktidardan ederim. Ve hatta yok da ederim. Bu güç bende.”, dedi.

Siz bakmayın; AKP’giller’den bazı yandaş, amigo yazar çizerlerin ABD karşıtı söylemde bulunmalarına. Yine bildiğimiz gibi, ABD, hizmetkârlarının uyuttukları, aldattıkları halka karşı inandırıcı olabilmeleri için, zaman zaman ABD karşıtı söylemde bulunmalarını, sadece hoş görmekle kalmaz, teşvik de eder. İster bunu. Böylece uşakları, uyuttukları halkı daha rahat, bir koyun sürüsü uysallığında kullanıp sömürebilirler. Tabiî bu sömürüden doğan aslan payını da ABD kasalarına aktarabilirler.

Yani Hafızlar;

Bu işler böyle yürür.

Sonra unutmayın; uyduları içinde giriştiği bir harekette ABD yenilmez. Başarır hep. Planını, projesini ona göre yapar. Ve işbirlikçilerini de o doğrultuda seferber eder. Dolayısıyla da, 15 Temmuz kapışmasında ABD kaybetmemiş, kazanmıştır. AKP’giller’le birlikte…

Daha önce de yazdığımız gibi, bu Ganimet Paylaşım Savaşı’nın kaybedeniyse Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türkiye olmuştur. Ortaçağ’a gidişin ve Yeni Sevr bataklığının cehennemine sürüklenişin önündeki bütün engeller kaldırılmıştır gayrı. Türkiye parçalanmanın eşiğindedir.

İşte böyle bir ortamda AKP’giller’den medet ummak, onun Büyük Reisi’ni antiemperyalist tutum alabilirmiş gibi göstermek ve Tayyip’e “Sayın Cumhurbaşkanım”, hitaplı mektuplar yazarak ondan taleplerde bulunmak, gaflet değilse ihanettir. Ve hangisi olursa olsun, korkaklıktır, çapsızlıktır, İbişliktir, hödüklüktür…

Ve hep söylediğimiz gibi ve hep de söyleyeceğimiz gibi; AKP’giller’i de, Meclisteki diğer Amerikancı üç sermaye partisi çeteyi de ve onların ağababası, insanlık düşmanı ABD Emperyalist Haydut Devleti’ni de ülkemizde ve Ortadoğu’da biz yeneceğiz. Biz Gerçek Devrimciler yenecek…

Bekle o günleri Türkiye!

Bekle bizi!

Sözümüzdür, mutlak geleceğiz…

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

30 Ağustos 2016

Nurullah Ankut

HKP Genel Başkanı